Genel arşivleri - Anıl Şakrak
1
archive,category,category-genel,category-1,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

Genel

17 Oca Yaş Değiştirme Gününde Çocukluk Düşleri Kurmak

Bir yaş değiştirme gününe gelen öylesine bir yazı daha…
Onlarca bahane var yazamamam için.
Ama adı üstünde “bahane bunlar bahane”.

Hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.

demiş John Lennon abi.

İşte böyle bir yaştı benimkisi; eskisini verip yenisini alırken kayda geçsin istedim yaşananlar.

Birkaç iş değiştirdim hatta bazı arkadaşlarım ara ara şimdi nerede çalışıyorsun diye takıldılar.
Benim için çok kolay olmadı ama şartlar öyle gerektirdi.
Hatırlayın ne dediğini John abinin.

Ölümler oldu, doğumlar oldu, tıpkı sevinçler ve hüzünlerin olduğu gibi.
Yaşama dair ne varsa tekmili birden yaşandı.

Ne de iyi olmuş hepsi yaşanmış ki bana da yazacak mevzu çıkmış.

Geçen bir yılın sonunda gelmek istediğim yerde miyim?
Aslında buna nereden baktığımıza bağlı birazda;
Geçmişten bakarsam cevabım kesinlikle hayır ama şu andan bakarsam güzel bir yerdeyim.

Klasik eski yılın tortularını yeni yıla taşırken elime bir yerlerden aldığım bir not düştü;
Dücane Cündioğlu’nun 2016 Temmuz Ot Dergisi 41. Sayısından.

Çıplak olarak ölü bulunduğunda Romy Schneider’in avucunda sıkışmış bir kağıt parçasından babası Wolf Albach-Retty’nin bir zamanlar kendisine yazıp bir yaş gününde hediye ettiği şu sözler okunuyordu:

“Steck deine Kindheit in die Tasche und renne davon,
denn das its alles, was du hast!”

Almanca ile ilişkim çok sıkıntılı, malum Yüksel Çakmur zamanında 15li yaşlardaydım.
Geceleri herkes yattıktan sonra karanlık salonda sesi kısık televizyonda siyaset meydanı kamuflajında RTL, SAT1 ve PRO7 seyretmiş bir nesilden geliyorum.
Dudak okuma yeteneğim o günlerden miras !

Neyse çok sulandırmayalım alıntıyı…
Kısaca anlamı şu:

Çocukluğunu cebine sıkıştırıp kaç buralardan,
çünkü sadece senin olan tek şeydir o!

50 yaşına yaklaşırken son viraja girişte aklıma düştü bir anda çocukluğum,
Her şeye ve herkese rağmen yaşatmaya çalıştığım çocukluğum.

Çocukluktan dem vurunca şarkılar evren yanıltmadı yine beni; Dilime Su Soley’den “Dengesizim” şarkısı takıldı.
Ne diyordu şarkı da;

Gezdim durdum bin bir kapıGörmedim tek bir akıllıÇocukken ne güzelmiş hayatBir geri dönsem olmaz mı ya?

Bende bir düş gibi, 50liler kulübüne girmeden, bu son virajda onu yazmak istedim.
Malum hayat zor, şartlar her geçen gün ağırlaşıyor.
Ben elimde geleni ardına koymadan yaşatmaya çalışıyorum o veledi, ama seneye ne olur bilmiyorum.

Eski bir “yaş değiştirme töreninde”, ilk blog yazımda alıntılamıştım bunu;

Düşünüyorum da biz büyüyerek çocukluk etmişiz.

demiş Turgut Uyar.

Hayır Turgut Baba, katılmıyorum sana, çocukluğumu saklayarak büyükmüş gibi rol yaptım ben.
Hayat sahnesinde;

Bazıları seyrederken hayatı en önden, ben kendime bir sahne buldum oynadım.

Sana da selam Nietzsche Baba, ne geldiyse başıma seni ve senin gibileri okuduktan sonra geldi.
Ama çok da iyi geldi…

Kimileri görebildi o çocuğu, ki onlar da çocuktular aslında tıpkı benim gibi.

Hem zaten ben İkinci Yeniler’den Edip Babayı senden daha çok seviyorum.

***

Yıllar hızla geçiyor, teknoloji beynimizden daha hızlı ilerliyor.
Artık hep büyük hayallerin peşinde koşuyoruz ve de hiçbir şeyden tatmin olmuyoruz.
Çünkü ne aradığımızı, neyin peşinde koştuğumuzu bilmez olduk.
Anlamsız şeyler satın alarak ve bunları paylaşarak sanal hayatlar yaşıyoruz.

Bu arada aklıma düştü bir anda Nietzsche’nin bir sözü, görüyorsun değil mi Nietzsche Baba, beni bu güzel sözlerin mahvetti.

Bu da dahil tüm genellemeler yanlıştır.

Artık siz nasıl kabul ederseniz…

***

Bende bu aklıma düşen çocukluğun peşine takıldım; o masum , hayalperest çocukluğun.

Mesela;
Oyuncak tabancamla kovboyculuk oynarken mermim biterse diye tahtadan yapılan bir bıçağın kemere takılması,

Ya da soğuk bir kış günü eve dönerken, nefesinin yarattığı dumanla oyunlar oynayan ve burnuna gelen evlerin bacalarında tüten odunun is kokusu,

Eve geldiğinde sobanın üstünde yakılan mandalina kabuklarının kokusuna eşlik eden kaynayan ıhlamur çaydanlığı.
Şimdilerde ısıtıcısı da kaynatılan su içine atılan ıhlamurlar da bu koku yok, endüstriyel ıhlamur özlü içeceklerden bahsetmeye gerek bile yok.
Su hep aynı sıcaklıkta kaynıyor, ıhlamur aynı ağaçta yetişiyor ama bir şey eksik kalıyor, o tadı vermiyor.

Bilardo oynamak için gittiğimiz, yaşımız tutmasa da bizi idare eden kahvelerde verilen oralet ve tarçın çayını zaten unuttuk.

***

Bundan 4 sene önce ilk blog yazdığımdan beri toplam 1.461 kere güneş yeniden doğdu ve tabi ki de battı.
Çok da beni takmıyor, kafasına göre takılıyor ve insana “çok da takılma” diyor.

O gün baktığımda ortalama insan ömrü 78 yılmış, bugün baktım erkeklerde 74.8 yıla düşmüş.
Ek bilgi – bir erkek yakarışı – kadınlar erkeklerden 5,5 yıl daha fazla yaşıyorlar.

4 yıl önce 33 yıl daha ömrüm var diye yazmışım, Matematiksel olarak 29 yıl olması gerekirken artık istatistiksel olarak 26 yıldan biraz az kalmış.

Son 5 yılda 7 yılı aşkın yaşlanmışım yani başka bir deyişle…
Geriye dönüp bir bakınca haksız da değil istatistikler, neler sığdı şu son 4 seneye.
Neyse oralar girmeyelim şimdi zaten zor çıktık. (çıktık mı acaba?)

Ne diyordu Nietzsche, hatırlayalım ;

Bu dahil tüm genellemeler yanlıştır.

Seviyorum seni Nietzsche…

***

Bu sene yeni yaşımı bir satın-alma şartnamesi ile almaya karar verdim.

Anıl Bey ; Ne olacak bu  analitik düşünce tarzınız ve ne yazık sizinle birlikte onu da yaşayan insanlara! 

İç sesim de geldiğine göre yazıyı toparlayabiliriz.

Satın-alma şartnamesi ile bir plan yapıyor gözükerek John abiyi haklı çıkarma riskimim farkındayım ama ona sürprizlerim var.

Ne alıntılamıştım daha önce;

Herkesin bir hikayesi vardır ama herkesin bir şiiri yoktur.

Basit bir plan yaptım; Borges’in “Anlar” şiirindeki gibi yaşayacağım.
Tabi ki sorumluluklarımın ve de görevlerimin farkındayım.
Ama bunları da o şiir gibi yaşayacağım.

Peki sürpriz ne, nasıl şaşırtacağım hayatı?

Plan basit: “Tersyüz”
Yıllar önce bıraktığım bir davranış şekli, çocukluğumdan kalan.
Eskiden, ne zaman bir dejavu yaşasam, bir sonraki hareketim neyse tam tersini yapmaya çalışırdım. Yaş aldıkça otomatiğe bağladığımı fark ettim.
Yıllardır “Aklımın ipiye gönlümün kuyusuna inmeye” inandım ve bunu denemeye çalıştım hep ama bu sefer bir değişiklik yapmaya çalışacağım.

Gönlümün merdivenini aklımın duvarlarına dayayacağım. Tabi ki hep olamayacak bu ama ben her seferinde deneyeceğim.
Tıpkı her dejavu de ters yapmaya çalıştığım gibi.

***

Yaş değiştirme gününden bir gün önce, sosyal medya yine şaşırtmadı beni ve bir hikayeye denk geldim o dipsiz “reels” okyanusunda kaybolurken;

Zerre içinde Zerreyim ben
Ben kendimi bilmez miyim?
Yani işin sırrı kendini bilmekte
Değişmek istiyorsan bileceksin kendini!
Neyi Terk ettiğini bileceksin
Neyi terk ettiğini bileceksin ki,
Neye kavuşmak istediğini bilesin.
Şimdi düşünüyorum da…
Bırak bilmeyi
Ben aslında hiç öğrenemedim kendimi… 

Aşık Daimi’nin “Ben Kendimi Bilmez miyim” adlı eserine Haluk Bilginer’in eklemeleri ile ortaya çıkmış bir şaheser.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola,
Eyvallah…

Read More

29 Eki Yarın Cumhuriyet’i İlan Edeceğiz…

Bugün 29 Ekim 2023, Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşında.

Dün akşam birçok arkadaşım gibi sosyal medya hesaplarımdan, tıpkı geçmiş yıllara benzer
“Yarın Cumhuriyeti İlan Edeceğiz” başlığı ile paylaşım yapmayı düşündüm.

Bir an kendimi 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya köşkünde o sofrada hayal ettim.
Mustafa Kemal masada ayağa kalkıp;
“Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” dediğinde gözlerine baktım.
Ağzında çıkan o cümle, o yüce kararın bir gece sofrada alınan bir karar değil, yıllarca ilmek ilmek örülen, her adımı planlanmış bir vizyonun, en büyük adımı olduğunu gördüm gözlerinde.

Oysa yıllarca bizler, en azından ben, hep bu cümlenin yüceliğine takılmış kalmıştım. Neden mi öyle dedim; hep bunu paylaşır dururdum da ondan.

Atam, kusura bakma seni her anladığımı düşündüğümde; bir anına, bir yazına denk geliyorum ve de yeniden hırslanıyorum seni daha, daha iyi anlamak için.

Kurtuluş savaşı Atatürk’ün askeri dehası ve Anadolu insanının fedakarlıkları ile kazanılmıştır ama Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonu ve başarısıdır.

En yakınındakiler bile onun, bu çağın ötesindeki vizyonuna sahip değillerdi.

Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’tür,
Atatürk, Türkiye Cumhuriyetidir
Nokta

 

Kimse yanlış anlamasın bir putlaştırma ve ilahlaştırma değil benimkisi.

“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” demiş bir lideri, onu okuyarak anlamaya çalışıyorsan nasıl putlaştırabilirsin ki.

Vizyon geleceğin tasarlanmış bir resmidir der Susan Clayton “Takımınızın Yeteneklerini Geliştirmede Yönetim” kitabında.

6 Temmuz 1918 tarihindeki hatıra defterine “benim elime büyük salahiyet ve kudret geçerse, ben toplumsal yapımızda arzu edilen inkılabı bir darbe ile tatbik edeceğimi zannederim” diye yazan,

İstanbul’un işgali günü İstanbul’da yaverine;
“Endişelenme Abbas, geldikleri gibi giderler” diyen,

Sakarya Meydan Muharebesi öncesi, orduyu denetleyip, karargâha dönüşünde, akşam sofrada kurmaylarına, Avustralya’dan getirilecek Merino koyunları ile ince elyafa sahip Anadolu’ya has yaratılacak Merinos koyunun sayesinde mensucat endüstrisini nasıl kuracaklarını ve dışa bağımlılığı nasıl azaltacaklarını anlatan,

Vizyonu olan bir liderdir.

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”,
“En hakiki mürşit ilimdir.”,
“Ey Kahraman Türk Kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlarda üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”,
“Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.”,
“Efendiler siz hayatınızda mebus olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat hiçbir zaman sanatkâr olamazsınız. Böyle olunca da sanatçı el öpmez, sanatçının eli öpülür.”

demiş bir lider çağının çok ötesinde bir liderdir.

Hiç kimseyi bu kutlu günde tarihle ve sayılarla sıkmak değil amacım, herkes cebindeki internetin nimetleri ile her şeye ulaşabiliyor. Atatürk’ün çağının çok ötesinde bir vizyon sahibi bir lider olduğuna dair onlarca kaynağa ulaşabilirsiniz.

Ne mutlu ki bize, böyle bir lidere sahip olabilmişiz.

Onun tasarladığı ve takım arkadaşları ile bizlere sağladığı konfor alanında onu eleştirmek terbiyesizliktir, hadsizliktir.
Yapmamız gereken tek şey onun yarattığı vizyonu daha ileri taşımak için çabalamaktır. Bu konuda çok da başarılı olduğumuzu düşünmüyorum.
Bir yanlış anlamaya yol açmak istemem; bugünün konfor alanında, o günün şartlarını yaşamadan, yaptıklarının yanlış olduğunu söyleyebilme lüksüdür terbiyesizlik olarak atfettiğim.

“Cumhuriyeti biz kurduk, onu siz devam ettireceksiniz.” diyen bir lider var karşımızda.

Onu anlayabilmek konusunda da maalesef sınıfta kalmaktayız. 100. Yıla marşlar yazmak ya da güzel prodüksiyonlar ile reklam yapmak ile olmuyor bu işler. Politikaya girmek istemiyorum, siz boşlukları doldurursunuz.

Neden mi öyle dedim; 1 haftadır her kanalda bir şarkıcının 100. Yıl marşı veya büyük bir şirketin prodüksiyonuna denk geliyorum. Hepsi duygu dolu, insanın burnu sızlıyor ama sahte kalıyor en azından ben öyle hissediyorum.
Bir dip not; şu ana kadar dinlediğim en güzel 100. Yıl marşı; Norm Ender’in “Parla”. 10 numara 5 yıldız olmuş…

Bu hislerime en güzel tercüman ise, bu yazıyı yazmadan çok kısa bir süre önce seyrettiğim bir kısa-video oldu;

Sokak röportajında mikrofon uzatılan bir vatandaş nereden geldiniz soruna;
“Adanalıyık” cevabını veriyor.
“Sizi Adana’dan buraya hangi rüzgâr attı?” sorusuna da
“Ölümsüzlük nedir, kim ölümsüzdür, nasıl ölümsüz olunur bunu görmeye geldim kardeş” diye cevaplayarak Anıtkabir’i gösteriyor.

Bugün cumhuriyetimizin 100. Yılı;

Nice 100 yıllara.

Ama tekrar daha yüksek sesle ve gururla haykırıyorum ve haykırmaya devam edeceğim:

Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’tür,
Atatürk, Türkiye Cumhuriyetidir
Nokta

 

Bu yazının sürç-ü lisan olmaz.
Eyvallah

 

 

Read More

10 Haz İş İnsanları İçin Dilbert

Yanlış hatırlamıyorsam 2001 yılıydı; az adam ve bilgiyle harikalar yaratabilen bir ekibin parçasıydım. Hala parçası olduğum gurur duyduğum bir ekibin.
Aynı anda bir çok projeyi tamamlamaya çalışıyordum ve her birinin termin tarihlerine doğru yokuş aşağı freni patlamış bir kamyon gibi ilerliyordum.
Artık fazla mesai yapacak bir zamanda kalmamıştı, uykudan çalmak dışında.
Bu noktada direktörüme gidip bazı projelerin termin tarihlerinin ertelenmesi ya da ilave insan kaynağı eklememiz gerektiğini ifade ettim.
Elimde her türlü analiz ve argüman vardı. Çok hazırlamıştım kendimi; iki alternatiften biri olacaktı.
Ama bilin bakalım ne oldu?
Bana durum düzelinceye kadar her gün mesai bitiminde her proje için neler yapıldığını raporlamamı istedi.
Her ne kadar Dilbert ile tanışmam daha öncelere gelse de; bir anda bir Dilbert Karikatür’ü içerisinde rol alırken buldum kendimi.
Aynı şey Dilbert’ın da başından geçmiş ve yöneticisinden aynı şeyleri istemişti ve benimle aynı cevabı almıştı.
Ağlayacak halime güldüm ve de tüm ilave işlere ek, her gün normal mesai saatinin bitiminde “günlük proje güncelleme” dosyamı paylaşıp çalışmaya devam ediyordum.
Bu arada yöneticimi çok da gömmeyim; o rapor sayesinde bazı işleri daha kolay yapabileceğim yöntemini bulma şansı yakaladım. Hatta hala çok sıkışık dönemlerde bu veri toplama işini yapar ya da yapılmasını isterim.
Hala inanırım;
Zor işi tembel birine verin, nasılsa kolay bir yolunu bulur…
İlk tanışmamız 99 yılında mesleğe atıldığım yıllara denk gelir. O zamanlar Makina Mühendisleri Odası üyesi olmasam da Tofa-Arge’de her zaman odanın dergisini bulmak mümkündü. Internet kütüphanelerinin daha bu kadar yaygın olmadığı, her teknik döküman mücevher sayıldığı dönemlerden geçiyorduk. Hangi sayısı hatırlamıyorum ama son sayfalarda, sanırım mizah bölümünde,  cümle içinde Dilbert’ın adı kullanılmıştı.
Dilbert bir çizgi roman değildir, iş hayatının belgeselidir.
Bu Dilbert’de ne diye araştırmış ve Radikal gazetesinde günlük Dilbert dozumu almaya başlamıştım. Ama Dilbert’in iş dünyasına geçmem biraz daha zaman aldı.
Yazıya başlarken başlık konusunda oldukça zorlandım, ama kütüphanem imdadıma yetişti. Ayn Rand’ın “İş Adamları için Felsefe” adlı kitabı takıldı gözüme.
Cinsiyetçi olmamak adına da ufak bir güncelleme: İş İnsanları için Dilbert
Bu başlık içime sindi.
***
Daha önce yazdığım “Genç bir mühendise öğütler” yazıma da bir ek gibi kabul edilebilir bu yazı.
Hala inanıyorum: Dilbert iş hayatının bir belgeselidir benim için.
Bu arada eğer Ayn Rand henüz okumadıysanız, ne kadar şanslısınız. Yanlış anlama olmasın size imreniyorum da ondan öyle dedim.
Önünüzde 3 ciltlik Atlas Vazgeçti ve Hayatın Kaynağı var .Meraklıysanız James Stewart’ın harika oyunculuğu ile Hayatın Kaynağının 1954 yapımı filmini de seyredebilirsiniz. Atlas Vazgeçti’nin de filmleri yapıldı. Tabiki amatör bir sinefil olarak seyrettim ama olmamış gibi geldi bana. Kitaptaki ruhu yansıtamamışlar.
***
Neyse Dilbert’ı bekletmeyelim.
Dilbert Scott Adams’ın 16 Nisan 1989’da  yarattığı beyaz yakaların ofis yaşamını hicveden bir çizgi serisi. Ne ad vereceğimi bilemedim, 3 kutucuk içinde ofis hayatının belgeseli.
Scott Adams kübiklerde çalışmış bir telekominikasyon mühendisi, yaşadıklarından öğrendikleri var ve yeteneği var. Sivri saçlı patron, Wally, Alice, Dogbert, Catbert, Ratbert, Asok ve diğerleri: Dilbert’in çalışma arkadaşları, yaratılan her bir karakter, dönem dönem biziz ya da çalışma arkadaşlarımız. Yani öyle hep Dilbert olmak yok.
Anıl Bey, Dilbert’da EYT’den yayarlanmış mıdır sizce? 
***
2001 yılında üniversiteden arkadaşım Hakan’ın Tofaş’a başlaması ile sınıf arkadaşlığı ofis arkadaşlığına dönüştü. Hakan’la beraber Dilbert dünyasının yaşamıma yansımalarına farkındalığım arttı. Onun tavsiyeleri ile ilk Dilbert kitabımı aldım:  “Dilbert Principle”
Sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. O 3 kutuya sığan iş dünyası hicivlerini hep tecrübe ettim hatta tecrübe de ettirmiş olabilirim ama inkar ederim eğer iddia edilirse.
Size kitap tanımı yapmak gibi bir niyetim yok ama yaşadıklarımı paylaşacağım ve sizde bir heyecan yaratarak eğer okuduysanız benzer deneyimlerinizi duymak veya yaşadıklarınıza Dilbert çerçevesinden bakmanızı sağlamak, hiç okumadıysanız da bu tatlı laneti sizlere aktarmak arzusundayım. Bir tek ben gülmeyim yaşadığım traji-komik olaylara, sizde gülün isterim.
***
Ana sanayiden çıkıp yan sanayinin ezikliğinde, Kalite Sorumlusu olarak hayatımın ilk 16949 denetiminin kapanış toplantısına girdim. 4 gün nasıl geçti anlamadım.
Sadece “şemsiye açılmaz” diyordum kendime.
Kapanış toplantısının girişinde baş denetçi konuşmasını yapmaya başlamadan başından geçen en komik kapanış toplantısını anlattı, sanırım ortamı yumuşatmaya çalışıyordu.
Yıllar önce gerçekleştirdiği bir denetimde, firmanın kalite müdürü kapanış toplantısına Dilbert’dan bir karikatürle başlamış.
Dogbert denetim sonucunu Genel Müdürler paylaşıyor;
Hiç bir sisteminiz yok, proses ve talimatlarınız tanımlı değil.
Ama denetimi geçtiniz çünkü çalışanlarınız profesyonel birer yalancı.
Haksız olup olmadığına herkes kendi karar verecektir.
Ama türü ne olursa olsun denetimler birer “iletişim becerisi” ve “taktik savaşı”dır.
Denetçi yaptığı denetimi değerli kılmak için uygunsuzluk bulmak ister, denetlenen de uygunsuzluk bulunmadan denetimi geçmeyi başarı sayar.
Çoğu zaman güçlü olunan alanlarda bilerek bırakılan uygunsuzluklar, daha riskli alanlardan gelebilecek uygunsuzlukların önüne geçer.
Ana Sanayi / Yan Sanayi fark etmez; “Değişiklik Yönetimi”nde mi uygunsuzluk yemek istersiniz , “Doküman ve Kontrolü”nde mi?
Bu arada denetim performansı değerlendirme konusunda Murat Işık’tan aldığım dersi hala unutmadım:
Denetçinin başarısı bulduğu uygunsuzluk sayısı ile değil bulduğu iyileştirme fırsatı ile ölçülür.
Murat Abi, eğer okuyorsan teşekkürler seni tanıdığım için.
***
Direktörlerin Japonya seyahati sonrası sabah toplantıları moda olmuştu. Önce üst yönetim ana binada toplanıyor ardından da her direktörü kendi ekibini topluyordu.
Ben de çalıştığım her şirkette, bu hizalanma-aynı yöne bakabilme toplantıları yapıyorum. Hiç de karşı değilim, ama kültürel farklar bu toplantılarım verimliliğini belirliyor, bunun da farkındayım.
Bir de her dönemin moda kelimelerini kullanma hastalığı da buna eşlik edince , aşırı basmakalıp dialoglar geçiyordu toplantılarda.
O dönemin moda kelimeleri : Sinerji, Proaktif, Takım Çalışması idi. Bu aralar sürdürülebilirlik, çeviklik çok moda oldu.
Anıl Bey, benim babamın sürdürülebilirliği var. 
İç sesim, ortaklık yeteri kadar sulandı.
Sabah toplantısı öncesi bir Dilbert karikatürüne rastladım.
Wally toplantı girişinde herkese tombala (bingo) kağıtları dağıtıyordu ve sonra da kuralları açıklıyordu.
Eğer direktör aynı sıradaki kelimeleri bir cümle içerisinde kullanırsa tombala yapmış sayılacaktı.
Toplantıya girdik ve direktörümüz şuna benzer bir cümle kullandı (yıllar geçtiği için tam hatırlayamıyorum maalesef)
Daha fazla proaktif davranarak, takım çalışmamızı zenginleştirerek sinerji yaratmalıyız.
İçimde Bingo diye geçirirken, bu karikatürü bilen arkadaşlarla yanlışlıkla göz göze geldim. Gözlerimizi kaçırsak bile artık çok geçti; gözlerimden yaş geliyordu ve sonrasında alt dudağımda diş izi vardı.
Benzer bir anı da, Turgay Baba’nın sabah gönderdiği Temel’in “Yeniden Organize Olalım” fıkrası sonrası da yaşamıştım. Temel’in o fıkrasını bilmeyenler arattırsın internette. Bundan sonra biri onlara “yeniden organize olalım” dediklerinde artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Buna eminin.
***
Köln Ford Fabrikası : 6 Sigma Black Belt eğitimi kapanış toplantısında MasterBlack Belt’imiz ne düşündüğümüzü sormuştu. Tofaş’ta ilk girişte verilen “Problem Çözme Teknikleri” eğitim notlarının üzerinden geçilerek “Minitab” programını kullanmayı öğrendim. Bir de üniversite yıllarında gördüğüm “Hipotez Testleri”ni ilk defa (belki de son) kullanma şansım oldu dedim. Sonra da Dilbert’tan bir karikatür paylaştım.
Dogbert danışman rolünde Genel Müdüre “6 Sigma” Eğitimini satmak istiyor ve eğer bu sistemi uygulamazsanız batarsınız diye gözünü korkutuyor.
Genel Müdür’de tüm saflığı ile soruyor;
“Geçen yıllarda Toplam Kalite Yönetimini uygulamazsak da batarsınız dememiş miydin?” diyor.
Dogbert hemen cevabını veriyor;
“Ama bunun adı bambaşka.”
***
Bunlar gibi onlarca örnek gelip duruyor aklıma yazmaya devam ederken. Bir yerde durmak gerek, bende öyle yapıyorum.
Hangi pozisyon ve gelir seviyesinde olursanız olun, dünyada çok küçük bir “mutlu azınlıkta” değilseniz, çalışmak zorundasınız.
Her zaman söylediğim gibi
Çalışmak güzel bir şey olsaydı, zaten üzerine para vermezlerdi
Bari çalıştığınız sürede yaşadıklarınıza farklı bir açıdan bakmak isterseniz ve hala Dilbert’in dünyası ile tanışmadıysanız, bu köprüden önce son çıkış olabilir.
Zaten bir kere tadını aldınız mı, bırakamayacaksınız.
Daha önce de söylediğim gibi ; Tek sorun her seferinde esas karakter siz olmayabilirsiniz.
Telif hakkı konularında bir sorun olmaması için hiç bir karikatür ya da e-kitap bağlantısı paylaşımı yapmadım ama gerek wikipedia linkinden gerekse de googlelayarak herşeyi bulabilirsiniz.
Bulamazsanız bende hepsi var, beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz…

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola,
Eyvallah…

Read More

01 Haz Boyalı Kuş

Bir boyalı kuştum, boyalı kuş.

Hepimiz bu dizeleri Bulutsuzluk Özlemi’nin bir Şarkısı olarak biliriz.
Yaşça ufakken kütüphanedeki kitapları yazarları ile değil, kalınlıkları ve de isimleri ile tercih ederdik, en azından ben böyle yapardım. Sanırım ortaokul yıllarının sonunda idim, ilk Jerzy Kosinski kitabını okuduğumda. Daha Bulutsuzluk Özlemi’nden dinlememiştim.
İşte o zaman tanıştım “Boyalı Kuş” ‘luk mevzusuyla, tabi ki çok bir anlam da yükleyemedim. Ama aklımda derin iz bıraktı o boyalı güvercinin hikayesi.

Sonra üniversite yılları ve efsane Dost Kitapevi anıları;
Geçen sene bu zamanlarda bir nostalji  yapmıştım Ankara’da, 5 yılı bir saate sığdırılan rotada yürümüştüm  ve bunu sosyal medyamda paylaşmıştım. Belki biraz daha olgunlaştırarak Ankara günlüklerini “Bir Zamanlar Ankara’da” adı altında yazma vakti gelmiş de geçiyor galiba.

Neyse Dost Kitapevinin öğrenci dostu taksit uygulamalarıyla diğer Jerzy Kosinski kitaplarını da almıştım: Boşluk, Bir Yerde, Adımlar, Şeytan Ağacı.

Her biri en az Boyalı Kuş kadar güzel ve farklıydı.

Hele Peter Sellers’in efsane oyunculuğu ile ete kemiğe bürünen Bay Bahçıvan’ı unutmak mümkün mü? (1979 yapımı “Bir Yerde” kitabının “Being There – Merhaba Dünya – adlı film uyarlaması)

Peki neydi Boyalı Kuş’un alametifarikası;

Bir beyaz güvercini,

Süzülüp mavi göklerden yere doğruOmzuma bir beyaz güvercin konduAldım elime usul usul okşadımSevdim, gençliğimi yeniden yaşadım.

   Anıl Bey, lütfen Timur Selçuk’u ve beyaz güvercinini alıp yazıdan çıkar mısınız? 

Bir Beyaz güvercini, siyaha boyayıp kargaların yanına götürüp bırakırsan, orada barınamaz ve içgüdüsel olarak beyaz güvercinlerin yanına gider.
Orada ne mi olur?
Beyaz güvercinler bu kara güvercini kabul etmezler ve de onu parçalarlar.

Ne diyordu şarkıda;

Bir boyalı kuştum, boyalı kuş.

Yazıyı yazarken rastladım 2019 yapımı Boyalı Kuş adlı bir film varmış: bir tane daha film düştü izlenecekler bohçamın içine.


Seçimin ardından kendime söz verdiğim gibi televizyon seyretmedim. Bunun nedeni bu seçimin bir kazananı ya da kaybedeni olduğuna inanmadığımdan, takım tutar gibi yaklaşımımızdan memnun değilim. Benim için değerli olan zamanımı,

zaman kim için değerli değil ki Anıl Bey,

görüşü ne olursa olsun kendi kendilerini tatmin etmeye çalışan insanlardan oluşan, kıraathane muhabbetlerinin seviyesine bile ulaşmakta zorlanan ve adı tartışma programı olan monologlara denk gelerek  feda etmek istemememden olsa gerek, açmak istemedim .

Pazartesi akşamı eve gelince yemeğimi yedim ve bir film seyretmek istedim. Seçenekler fazla olunca insan ne seyredeceğini de bilmiyor ya da daha doğrusu karar veremiyor.

Anıl Bey;
kocaları kapsayan yazılı olmayan bir kuralında farkındasınızdır umarım; eşinizle bir film seyredecekseniz, o filmi ilk defa onunla seyretmelisiniz ama filmde bir sonraki sahneler hakkında görüşünüz ve öngörüleriniz olmalı. Bu öngörüler talep edildiğinde de koşulsuz ve yorumsuz paylaşabilmelisiniz. Koca olmak bunu gerektirir.

İç sesim sus artık, neyin peşindesin?
Yalancısındır bilirim ama sarhoşken hep sahicisindir.
Bizi Epimenides’in “Giritli paradoksu” ‘na sokma, hiç aklımızda yokken.

Hatırlamayan için; Giritli Epimenides “Tüm Giritliler Yalancıdır” diye bir ölümsüz ifade sunmuş. Bu ifadenin  büyüsüne kapılanları mavi ekranlarına kavuşturmuş. Bize bir şeyin ya doğru ya da yanlış olabileceğini öğreten dünyada, hem doğru hem de yanlış olabilmek.

Neyse, çok da riskli sularda yüzmenin bir anlamı yok.
Ben, bana verilen görevleri kabul ediyor ve görevlerimin üstünlüğüne inanıyorum.


2018 yılı yapımı “Green Book” filmi vizyona girdi o akşam bizim evde. İlk gösteriminde kaçırmıştım ama bu sefer ıskalamadım.

Filmin gerçek bir yaşam hikayesi olduğunu bilmiyordum. Ama filmde müzik vardı ve yol hikayesiydi. Her ikisi bile filmi seçmemde yeterli olmuştu.

Ne demişti Tolstoy;

Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.

Bu arada bu sözlerin Tolstoy’a ait olmadığını öğrendim. Ama olsun ben hala onun olduğuna inanıyorum. Bence ona daha çok yakışıyor.

İki zıt karakter yolculuğa çıkıyordu ve birer yabancı olarak şehirleri ziyaret ediyorlardı, vatandaşı oldukları ülkelerinde, birer yabancı olarak şehirleri ziyaret ediyorlardı.
1960’ların Amerika’sında ırkçılığın hala yaygın olduğu dönemde, çok ünlü bir piyano virtüözü olan Doktor lakaplı kahramanımız, İtalyan asıllı serseri ve içten içe ırkçı bir şoför eşliğinde Amerika’nın kalbine yolculuk yapıyorlardı.
Tabi ki harika mavi bir Amerikan arabasıyla.
Bu arada İtalyan serserimiz, canımız, ciğerimiz, kralımız “Aragorn” tarafından hayat buluyor.
Viggo Mortensen abimiz hangi karaktere bürünürse bürünsün, o her zaman “Aragorn” olarak bilinecek benim için.

Ahmet Telli ne demişti Anıl Bey;
“Büyük aşklar – dostluklar – yolculuklarla başlar
ve serüvenciler düşer bu yollara ancak”
Bir insanı en iyi yolda tanırsın değil mi?

Evet Anıl Bey, yol insana daha iyi tanıtır yanındakini,
hatta kendini.
Yolda olmak güzeldir.

Peki filmde neler gördüm ben;

Doktor tıpkı Postacı filminde Pablo Neruda’nın postacısındaki cevheri keşfetmesi gibi şoförünün içine bakabiliyor ve o cevheri çıkarıyor.

Şoförde, Cuma’nın Robinson Crusoe’ya yaptığı gibi doğal hayatı öğretiyor.

Filmi anlatmayacağım, ama filmin bir sahnesinde bir boyalı kuş belirdi ve bir çağrışım yaptı bana ve sonra bunlar kelimelere büründü.


Hepimiz farklı zaman ve mekanlarda Boyalı Kuş olmak zorunda kalabiliriz, kimimiz bunu fark etmez bile.

Arafta sıkışır kalırız, bazılarımız Araf’ta sıkışıp kaldığının bile fark etmez. O zaman sorun da olmaz tabi ama eğer farkındaysan, içinde bir ateş alev alır ve bir daha hiç sönmeden yanar durur.

Anıl Bey, öldüğünüzde ölü olduğunuzu bilmemeniz ve bunun başkaları için zor olması gibi bir şey mi bu? 

Bazen ne yapsan o maskeyi takmak zorundasındır, içine oturur kalır onun ağırlığı.
Küçük burjuva bir ailenin mensubuyken romantik devrimci gibi hissetmek, muhafazakar ya da deist bir insan iken farklı bir davranmak gibi bir şey.

Anıl Bey,
Aslında;
Tahir de olmak da ayıp değil Zühre olmakta…

Selam olsun Nazım Baba’ya

Mesele çıkabilmek için uğraş vermektir o araftan ve arınabilmek için çabalamak o sana ait olmayan renklerden.

Kendi rengini bulabilmek ve de o renkle kendini kabul ettirebilmektir.
Ama kabul etmiyorlarsa diye de başka renge bürünmeye çalışmamaktır.

Ne diyordu şarkıda Bulutsuzluk Özlemi;

Hep engellendim
Debelendim
Mahallede tektim
Ailede tektim

Umut ettim çok
Çok hayal kurdum
Yükseklerde uçtum

Birçok işe girdim
Birçok işten çıktım
Saçımı kesmedim hiç
Kravatım olmadı

Senin çok kravatın oldu Anıl Bey

Hem okudum çok
Hem de yazdım
Yapayalnızdım

Sen yalnız değilsin ama kalabalıklar içinde hep ıssız kalmak istedin Anıl Bey

Bi’ boyalı kuştum…

 

Boyalı ya da boyasız bu dünya sahnesinde kendi gibi kalabilenlere selam olsun…

Ne kadar sürçü lisan ettikse affola…

 

Read More

17 Oca Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Yazı

Ne demişti Edip Baba “Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir”de;

Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene.

Bir yaş değiştirme törenine yetişen öylesine bir yazı bu da.
17.533 gün olmuş hayata gözlerimi açalı, yani tam 48 yıl.
Bu sene de, adım Anıl olarak bir yaş değiştirme törenine daha tanık oluyorum.

***

İnsan zaman geçtikçe yaş değiştirme törenlerine daha farklı bakar oluyor. Geriye dönüp yaşadıklarına farklı anlamlar yüklemek istiyor, ama hatırlamakta zorlanıyor.
Yazmak ise bunları hatırlamayı kolaylaştırıyor. Bende bu sene böyle yapmak istedim.
Tıpkı başta söylediğim gibi; yaş değiştirme törenine yetişen öylesine bir yazı bu.

***

İlkokul yıllarında yaş değiştirme törenleri kadınlar matinesi gibi olurdu. Annem, annelerini bildiği arkadaşlarımı anneleriyle çağırır ve pasta kesilirdi. Kesinlikle pasta hep beraber üflenir ve sonunda da o günün hatırasına toplu bir fotoğraf çekilirdi.
En ufak çocuğun ayağı pastaya sokulur ve sanki o yapmış gibi eğlenilirdi.

Ortaokul yıllarında ise, annelerin çocukları evde yalnız bırakıp beraber eğlenmelerine izin verdikleri masum ev partileri olurdu. Geçenlerde eski kamera kasetlerini dijitaleleştirdiğimde bir tanesinin kaydını tekrardan izleme fırsatım oldu. Ne kadar çocukmuşuz.

Yaş ilerledikçe bu ev partilerine votkalı punch’lar ve salakça yapılan danslar eklenmişti.

Çocukluğumda bu ev partilerine Bonjour ya da Efes Pasta fırınından yaptırılan pasta eşlik ederdi. Akşamına ise göreceli olarak daha ufak bir pasta, ailecek kesilirdi. Bu pasta törenine ise kesin amca-hala gibi yakın aile çevresi de davet edilir ve akşam yemeğinin sonrası türk kahvesi sırasında pasta kesilir ve farklı kombinasyonlarda fotoğraflar çekilirdi. Analog bir dünya da nasıl çıktığını haftalar sonra öğreneceğimiz 36 pozluk anılar.

Yaş aldıkça aile ile yapılan bu törenler, dışarıda arkadaşlarla yapılır oldu.

***

En enteresan, akılda kalan yaş değiştirme törenim neydi diye sordum kendime bu yazıyı yazma fikri kafamda oluştuğunda.

40 yaşını, 24 saatin üstünde kutlamıştım dostlarımla. İsviçre’de başlayan yaşgünüm, Paris Havalimanında devam etti, oradan okyanusu geçtik ve Meksika-Cancun’da sonlandı. Seyahat dönüşünde, Burcu’m, aşkım, ailemi ve tüm arkadaşlarımı organize ettiği ve Uğur’un yönetmenliğini konuşturduğu bir video ile de ödüllendirilmiştim.

45 yaşında evde sürpriz partiye kurban gittim. Şirkette arkadaşlar beni işte oyaladılar, eve geldiğimde ise dostlarım viski dolabımı patlatmış beni bekliyorlardı. Buraya kadar her şey masumdu, ta ki dansözün elinde pasta ile bana doğru geldiğini gördüğümde kumpasın büyüklüğünün farkına vardım ve  karşısında şapka çıkardım. İyi dostlar biriktirmişim, bu görüntülerin hiçbiri basına sızmadı.

25, 30 ve 35’inci yaş değiştirme törenlerini hatırlamaya çalıştım ama bir şey çağrışmadı kafamda.
Yirmi beşinci yaş dönüm 2000 yılında denk geliyordu. Otuzuncusu kızımın doğumundan tam 16 gün önceydi.  Otuz beşincisi ise hayatımın çok karmaşık bir dönemiydi.

Ama bir yirminci yaş değiştirme törenim hayatımın en sıra dışı bir günüydü. Artık bunun da Anıl Şakrak Çıkmazı’nda yerini alması lazım.

***

Yıl 1995, Ankara.

Üniversitede ikinci yılım, 17 Ocak günü saat 9’da Üçlü Anfi’de yapılacak Fizik 101 finalinden sonra yarı yıl tatili başlıyor. Celal ile hemen plan yapıldı;
“Sınav sonrası hemen Sunshine’dan Pamukkale Turizm 12:30 otobüsü ile yola çıkarsak akşam 10’da Kordon’da bira içebiliriz.”

İzmir’de o kadar ortak arkadaşımız varken, bir tesadüfen eseri Odtü’de tanışmıştık Celal’le. Bilgisayar dersinde hoca gelecek hafta yapacağı dersi, bu haftaki ile blok yaptığını söylemesiyle aynı anda sınıftan iki kişi, o zaman İzmir’e kaçarız dedi; biri ben, biri de Celal.

– Anıl Bey hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Sadece zamanı gelmemiştir.
– Biliyorum iç sesim, biliyorum; bugün senin de başlangıcına iniyoruz merak etme.

Ben ikinci yurtta 503 nolu odada kalıyorum, Celal, Hızıroğlu Erkek yurdunda.
Gerçi ilk sene altıncı yurtta kalmıştım. Almanya’dan kızım gelecek diyerek kız yurduna dönüştürdüler önce  sonra karışık yurt olmuştu. Şimdi ne oldu en ufak bir bilgim yok.

16 Ocak Akşamı, soğuk ama açık bir hava vardı. Geçen hafta üst üste bir sürü sınava girmiştim. Bir sene Odtü Tatil tesislerinde hazırlık adı altında geçirdiğim tatil sonrası, artık dersler başlamış ve “uzun tatil” sonrası adapte olmanın verdiği zorlukları yaşıyordum.

Şimdi hatırladım, bir önceki hafta aynı gün 2 finale girip, ertesi günkü finale çalışmak yerine dolmuşa atlayıp Kızılay’a gitmiştim. Anlamsızca dolaşırken Kunter’lerle karşılaşmış ve tesadüfen “Olağan Şüpheliler” filmine gitmiştim. Sinemanın adını hatırlamaya çalıştım ama olmadı. Necatibey caddesine doğru olduğunu hatırlıyorum. Çünkü dolmuşlardan inip Dost kitapevi tarafına doğru yürümemiştim.

– Yine konudan koptun Anıl Bey. Artık 17 Ocak’a gelebilsek diyordum.
– Geliyoruz ama unutma şeytan ayrıntılarda gizlidir.

İkinci Yurt 503 nolu oda, efsane bir odaydı tıpkı her kesin yurt odasının olduğu gibi. Oda kütüphanemizi kurmuştuk, bazen ders çalışmak yerine onca zamandır sıramızı beklediğimiz kitaba yamulurduk. Benim ilk final dönemine Umberto Eco’da “Gülün Adı” gelmişti. 7 günü anlatan kitabı 7 günde bitirmiştim, hem de final haftasında.

İşte 16 Ocak akşamı, ÇS’de yarınki finale son bir kez daha baktıktan sonra 2 gibi yatağa giderek kitabın sonuna daldım.

– Anıl Bey herkes nereden bilecek Ç.S.’yi:  bilmeyenler için Çalışma Salonu. Hayatın boyunca en fazla 5 kere gitmişsindir ama çok iyi biliyormuş gibi anlatıyorsun. 

Tabi ki, sabah çok zor uyandım. Uyku sersemi yurdun penceresinden baktığımda ise şok olmuştum. Her yer bembeyazdı, ama öyle kar atıştırmış gibi değil, biz uyurken bayağı yağmış diz boyuna ulaşmış. Kar’ı sadece Uludağ’a geldiğinde görebilen, İzmir’de Kar’ımsı yağdığında heyecandan ne yapacağını bilmeyen ben, tabi ki beyaz örtüye çok sevinmiştim.

Yıllar içinde o beyaz örtünün hiç masum olmadığını, hele bir de gece soğuğu yediğinde bıçak gibi olduğunu düşerek, ya da arabayı üçüncü viteste kaydırarak kaldırmaya çalıştığımda öğrendim.

Telaş ve o masum beyaz örtünün büyüsü içerisinde Üçlü Anfi’de yerimizi aldık. Çantalar akşamdan hazırlanıp, Sunshine’da Pamukkale ofisine  bırakıldığından, sınav çıkışı için bir kaygımız yok, sınav hariç.

Celal’le sürekli göz teması içerisideyiz; kopya çekmek için değil, otobüsü kaçırmamak için. Sınava başladık, zaten Üçlü Anfi değil ders, bir sınav için bile  çok saçma bir yer. Orada en güzel anılarım cuma akşamları sinema geceleriydi.

Sınava 08:40 de başladık, ya da öyle hatırlıyorum ama saat 12’de çıkmazsak otobüse yetişme şansımız yoktu, onu çok iyi hatırlıyorum.

Sınavın ikinci saatinde arkamdan biri Anıl diye seslendi, işte içimdeki sesle o gün tanıştım. Sürekli olarak arkama baktığımdan rahatsız olan asistan arkamda dikildi. Neyse konumuz o değil.

– Evet Anıl Bey daha sınavdan çıkamadınız, önünüzde daha koca bir Ankara – İzmir otobüs yolculuğu var.

11:30 gibi yine bana seslenildi, arkama baktığımda Celal ile göz göze geldim, bir şey söylemedi ama aynı anda kalktık ve sınav kağıtlarını verip koşarak salonu terk ettik. Bu koşu yurtlar bölgesine kadar devam etti.
Kelimelere ihtiyaç duymadan anlaşmamız diğer derslerde de devam etti özellikle de kimya dersi laboratuarlarında.

Otobüse bindiğimizde ise kaygılıydı, çünkü bütün yol karla kaplıydı. Yanımızda bir çift çıkışlı walkman, Beach Boys’un Surfin’ USA albümü (diğer kasetleri hatırlamıyorum), 4 adet kalem pilimiz ve bir BIC marka mürekkebi bitmiş tükenmez kalemimiz (acaba neden) vardı.

Afyon’a kadar sorunsuz geldik, “bundan sonrası artık rahat” diye sohbet ediyorduk. Afyon’da sürpriz yaptığım annemlere kaymaklı ekmek kadayıfı ve birer pakette tahta bisküvi (eti form) aldık. Dün akşamın uykusuzluğundan olacak ekstra pil almadık, uyuyalım-dinlenelim akşam kordon’da bira içecez hayallerini kurmaya devam ediyorduk.

Afyon’dan harekette arkamızda yalnız oturan amcanın yanına Uşak’a kadar bir yol arkadaşı gelmişti.

Başımıza geleceklerin farkında değildik. Yeni yolcumuz, arabanın hareketi ile Almanya’da yaşayan oğlunun ne kadar yetenekli olduğunu anlatmaya başladı yanındaki kurbana. Önceleri yorumlarla Türk Super Mario Bros’un hikayelerine yorum yapan kurbanımızın, birinci saat sonrasında yan koltuktaki amcanın beyin ölümünün gerçekleşmesinde olacak, bu sefer bize sarkmaya başladı;
Ne okuduğumuzu, okul bitince ne olacağımıza takıldı. Her cevap, tabi ki oğlunun ne mühendisleri cebinden çıkardığına bağlandı.

Aklımızda tek soru vardı, Uşak’a kadar piller bize yetecek miydi?

Sonra araba yavaşlamaya başladı ve durdu. İlk on dakika çok da önemsemedik, ama sonrasında kaptan otobüsü stop ettirince, maceranın yeni başladığını anladık.

Afyon-Uşak arasında bir tır devrilmişti ve tipi fırtınasından dolayı araç kaldırılamıyordu. Tabi biz bunları sonra öğrenecektik. Ne cep telefonu ne de araç telefonu vardı.

20. Yaş değiştirme törenimi akşam Kordon’da arkadaşlarımla bira içerek kutlamanın hayalini kurarken, Afyon-Uşak karayolunda Super Mario Bros’un babasının hiç durmadan oğlu hakkında konuşmalarını dinlerken bulmuştuk kendimizi.

Soğuktan çantalarımızda ne varsa üst üste giyerek birer lahanaya benzemiştik.

Dışarıda kar fırtınası, bizim kulağımızda “California Dreaming”.
Kordon’da patates kızartması hayali ile Afyon’da yemek yememiştik.
Şimdi ise eti form üzerinde kaymaklı ekmek kadayıfına talim ediyorduk.

Saat akşam 10’da Kordon’da olma hayali ertesi gün sabah 8’de İzmir otogarına aç, bitap ve donmuş bir şekilde sonuçlanmıştı.

***

Daha ne kadar yaş değiştirme töreni yaşarım bilmiyorum ama her biri -hatırlamadıklarım bile- çok güzeldi.

Bu arada Yaş Değiştirme Töreni ne kadar güzel bir tanımlama olmuş; yaş günü, doğum günü, yaşlanma, yeni yaş alma vb… tüm tanımların yanında nasıl da şık duruyor ustanın ki.

Bazı dostlarımı bilerek yaş günlerinden bir gün sonra arar ve aldığı yeni yaşın hayırlı olmasını, alışıp alışmadığını ve de eskisini ne yaptığını sorarım. Şimdi düşünüyorum da bizler yaş almıyoruz, yaş değiştiriyoruz, yani yaşlanmıyoruz, demleniyoruz.

Ocak 2022 Oksijen gazetesinde, bunu okuduğumda beni biraz kaygılandırmıştı ama şimdi umutlandırıyor, sonuçta en zorunu geçmişim gibi gözüküyor;

En mutsuz olduğumuz yaş 47.
Mutluluk Eğrisi ölçeğine göre yaşam doyumumuz 23 ile 47 yaş arasında azalıyor. 45-50 arasında dibe vurup sonra düzlüğe çıkıyoruz. 50’li yaşlardakiler 40’larındakilerden, 60’lıklar 50’lilerden daha mutlu. Yaşlandıkça mesele toplumun görüşleri değil, kendine dürüst davranmakla oluyor. – Dr. Mark Hyman

***

Bu yıl tesadüfen bir yazarla tanıştım, yanlış anlaşılmasın bir kitabını sadece adaş olduğumuz için aldım. Yaş değiştirme törenine yetişen bu yazımı, o kitaptan çok sevdiğim bir alıntı ile tamamlayabilirim artık.

Müsvedde hayatlar yaşıyoruz, öylesine ciddiye almadan, özenmeden. Hep bir gün toparlarız düşüncesi var kafamızda. Hepimiz hiçbir zaman gelmemiş ve gelmeyecek o gün umuduyla yaşıyoruz. Ben artık müsvedde bir hayat yaşamak istemiyorum.
Hikmet Anıl Öztekin – Ne İçin Varsan, Onun İçin Yaşa.

Önümüzdeki günlerde,  kahramanımızı ne tür sürprizler bekliyor bilmiyorum ama bildiğim tek şey artık, müsvedde bir yaş-yaşam istemiyorum bu yeni değiştirdiğim yaşımda.
Bakalım yenisini değiştirme zamanı geldiğinde Gelir-Gider tablom ne diyecek bu hedefime dair?

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola…

Read More

12 Oca Yolda…

Bir perşembe sabahı, Derin’i alıp okula bırakıyorum. Tabi ki birçok kız babasının yaşadığı anlar; aradıktan 10 dakika sonra indi yine aşağı.
Her seferinde 10 dakika önce ara ya da 10 dakika geç git bir kere de o beklesin diyorum.

Kime diyorum ki?
Ona, üst komşuya, zihnimin kıvrımlarında dolaşan serseriye.

Olmuyor tabi ki.
Şaka bir yana yakında 18 yaşına basacak.

– O, 18 oluyorsa sen de 48 oluyorsun.
– Ya dur bir dakika, bir bırakmıyorsun adamı kendiyle konuşmaya çalışsın. Hemen yırtık dondan fırlar gibi çıkıyorsun.
– Konuşuyorsun zaten.

Neyse geri dönelim yazıya. Uzun zamandır yazamamaktan şikayetçiydim. Türlü türlü bahaneler buluyordum kendime.
Yoldayız ama hep yoldan sapmaya meyilli.
Aklıma geldi bir anda kim her şeye “bisiklete binmek gibi, bir kere öğrendi mi , hemen kolayca hatırlıyor insan” diyorsa onu bulup ağzına kürekle vurmak istiyorum.
Şimdi hatırladım; bende birkaç kez kullanmıştım bu benzetmeyi. Ne komik bir görüntü olur değil mi kendi ağzıma kürekle vurmam.

– Anıl Bey yola dönelim.

Gelişim kolejinin oradan bağlantı yolu yardımı ile Aliağa otobanına bağlandık.
Ne kadar saçma bir cümle oldu, tıpkı eskiden radyo da maç anlatan spikerlerin “Rıza orta sahada topla buluştu ve kendi ekseni etrafında döndü” cümlesi gibi.
Radyodan maç dinleyen bir neslin hayal gücüne mavi ekran verdirdi bu cümle, en azından benim öyle oldu.

– Yola dönelim Anıl Beycim.

Yolda,
Jack Kerouac’un kitabı; başlayıp da bitiremediğim bir sürü kitap gibi kütüphanede, bir daha aklıma gelip gözde kitaplarımın yanına, baş ucuna gelmeyi bekliyor masum masum.
Muhtemelen bu akşam haremden onu alacağım yanıma.

Biliyor muydunuz, insan beyni günde 6.000 düşünce üretiyormuş. Eşit dağıtırsak dakikada 4, normal (kime göre, neye göre) uyku zamanını çıkarırsak dakikada 6.
Daha en azından 20 dakika daha yol var. Bakalım nereye varacak mevzular.

Emiralem yoluna indik. Ya yalnız değil miydim ben arabada?

– Beni unutuyorsun Anıl Beycim.
– Kimsin sen ya sürekli başımın içinde başımı yiyorsun.
– Ben senim Anıl Beycim.
– O zaman ben kimim?
– Onu da mı bana soruyorsun. Onu da sen bulacaksın. Eğer başladığın o yazıyı bitirirsen tabi ki.

Aramakla bulunmaz “ben”, ancak bulanlar arayanlardır.

Bir anda fondaki müziğe takıldı kulağım;
Kavuşmamız şarkı şarkı olacak.

Skor ve dakika almak için şimdi Manisa’ya bağlanıyoruz; Hala yoldayız, daha Manisa’ya 20 km var.

Hop, evvelsi gün Gürol’la Route 66 yapmak lazım sohbetimiz geldi aklıma. Bu coğrafyanın gerçeği, hemen ne kadar benzin gider, kaça patlar hesabı yapmıştık.
Sonra ertesi gün, kahve sohbeti sırasında “onların Route 66 varsa bizim de E5’miz var” cümlesi üzerine google haritalardan yola bakmalar, Engin’in ofise gelmesi ve gelmesiyle muhabbetti görüp kaçması.
Özleyeceğim bu anlık gelişen sohbetleri.

Emiralem kavşağını geçtik artık sol şerit bizim. Fonda “Sweet Home Alabama”, benim aklımda ise “Sweet Home Muradiye”

Spotify’da bir yol şarkıları listem vardı, bir gün kimseye söylemeden uzun bir yola çıkacaktım nereye gittiğimi bilmeden.
Ben bilmezsem kimse de bilmeyecekti sözde.
Hep sözde bunlar tabi ki, kolay mı öyle gitmeler.
Zor ama imkansız değil?

– Gidelim buralardan, dayanamıyorum.

Telefonu kapatıp, kimselere bir şeyler söylemeden öylece gitmek.

– Gitme kal bu şehirde.

Hayır gideceğim bir gün, görürsün bak. Ama hele şu olaylar bir geçsin.

“…
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma –
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,
bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde de.
…”

Kavafis çık aradan, senin sıran gelmedi daha, hatta bugün sana rol yok bu yazıda.

Tam viraj bitmeden yavaşladık, radar amcaya selam verdik ve köy yoluna girdik. Gerçi artık büyük bir kısmı köy yolu olmaktan çıktı, Toki yolu oldu.
Bugün ara yola gireceğim. Funda bu yazıyı okursa, arar kızar ama olsun girmek istiyorum son kez.

Belki yarın ben buralarda olmam ya da bu yol buralarda olmaz. Hülya Koçyiğit’le Kartal Tibet’ten Senede Bir Gün filminden araya parça atar gibi oldu.
“Harbi” köy yoluna girdik, bir yanımız sanayi tesisleri, diğer yanımız buna hala direnen tarlalar. Ne fotolar çekmiştim bu yolda, ne düşler kurmuştum.

– Olsun Anıl’cım, yeni patika yollar, yeni düşler her zaman bulunur, eğer ararsan.

Bak yine araya girdi, biz yok mu dedik. Hem biz Robert Frost’un askerleriyiz. Hep az seçilen yolu seçtik.

– Seçtin de ne oldu?
– Sen oldun, daha ne olsun.

İlk ayrıma geldik, burada harabe bir durak var. Eskiden üzerinde “o gemi birgün gelecek” yazardı.
Neden sildiler, kime zararı dokundu ki?
Her geçişimde içim umutla dolardı, hala benim gibi gelecek gemilere inanlar olduğu için.
Onu yazana ne oldu acaba, geldi mi beklediği gemi?

Şimdi sağım solum mezarlık olan virajdan geçiyorum. İçinden yol geçen mezarlık, ne kadar garip değil mi?
Peki buraları da sanayileşirse ne olacak o mezarlara?
İnsan sormadan duramıyor.

Aklıma Berkan Abi geldi, o anlatırdı; Milattan önce daha develer pirelerle maç yaparken ayakkabıcılar çarşısının orada, Tirsan Kardan’ın bahçesinde yatır ve onun gece vardiyasında ki yarattığı küçük korku dükkanı hikayelerini.

İki mezar arası dilek tutulmaz de mi?
Ben de dilek tutmuyorum zaten mesaj gönderiyorum. Berkan Abi, Nuri Abi’ye selam söyle. Keyfinizi ve neşeniz bol olsun orada.

Nuri Abi’nin vefatından bir sene sonra Enis’le beraber, Sancaklı’ya çıkmıştık bisiklet sevdasına. Dönüşte Örnekköy mezarlığına uğradık. Mezarlığın girişinde bir yazı;

“Ey insanoğlu ölüm senin peşinde, sen neyin peşindesin?”

– Evet Anıl Bey, neyin peşindesiniz?
– Düğümleri çözmenin peşindeyim.
– Her düğüm çözmek için değildir yalnız bazılarını kesmek lazım. Ne demişti Yusuf Abin hatırlasana.

“Her yöneticinin bir kılıcı olmalı, bazı düğümleri çözmekle uğraşmak yerine kesip atmayı bilmeli.”

Gömmüştük savaş kılıçlarını uzun zaman önce, bulmak ve bilemek zaman aldı biraz. Artık kesme zamanı geldi farkındayım.

Düş yolu bitti, modern hayata döndük organizenin yoluna bağlanarak.
Bundan sonra her tarafım fabrika dolu, düş kurdurmuyorlar insana.
Sola sinyal verdim, dönmek üzereyim. klasik Vestel trafiğine takıldım. Durum yine vahim ama artık sakinim.
Fonda Telli Telli Turna, biz büyüdük ve kirlendi dünya.

Hayatta tesadüf diye bir şey yok artık öğrendim.
Elime telefonu aldım, instagramdan bir paylaşım düştü önüme Can Baba’dan.

“…
Gitmek gerekir bazen.
Fazla yormadan, daha çok bıktırmadan,
Eğer vaktiyse ardına bile dönüp bakmadan.
…”

– Bu da benden olsun son cümle olarak Anıl Bey,
      “Kırılırsın, üzülürsün ama öyle güzel anılar birikir ki hepsini unutturur, o zaman huzurla gidersin…”

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola…

Read More

31 Tem Işık ve Sevgiyle…

Yıllar önce taslaklar klasörünün sanal tozlu raflarında birgün bitirilebilmek için bekleyen yazıydı aslında bu.
Uzun zamandır içimden hiç yazmak gelmiyordu. Yazmış olmak içinde yazmak istemiyordum.
Ama 28 Temmuz 2022 gecesi aldığım haber içimde bir fırtına kopardı, bende onun seslerini kelimelerimle anlatmaya çalıştım.
Tıpkı Yıldız Ecevit olmadığım gibi bir Murat Meriç’de değilim. O nedenle, yazı hakkında bir beklenti olmasın, ben sadece bende kalanları yazmaya çalıştım.

İlhan İrem’i ne zaman dinlemeye başladığımı hatırlamıyorum. Ama 1983 yılının son gecesi ailecek seyredilen yılbaşı programında Halit Kıvanç’ın uzattığı mikrofona “Her yeni yıl bir ümit demek, o yüzden 84’le aramın daha iyi olacağına inanıyorum” dediğini hatırlıyorum. İlhan İrem dinler miydik o zamanlar hatırlamıyorum. O yaşlarda evdekilerin değil, radyo veya televizyonda ne çalınırsa onları dinlediğim yaşlardı.

Anılar cıvıl cıvıl koşmayın peşindem, giymeyin en şuh elbiseleri boşa…
(İki Duvar Arasında – Koridor 1994)

Giydik bir kere o deli gömleğini bir daha;
Tıpkı “Merhaba Koridor” şarkısında söylediği gibi “Kavuşmamız şarkı şarkı oldu.”

***

Liseden mezun olunmuş, Bodrum’a lise arkadaşları ile tatile gidilip, gelinmiş ve sonrasında Çeşme’de Maça Beşlisi gibi Yasin, Onur, Sinan ve Gökhan ile Gökhan’lara gelinmişti.
Gökhan’ın babasının Hyundai Sonata arabasında sürekli “Koridor” albümü çalıyordu. İşte İlhan İrem’i anlamaya başlamam böyle olmuştu. Son albümü değildi “Koridor” ama bence bir veda albümüydü.
Görüşmeyelim şarkısı da bunun manifestosu:


Ne bir hassas terazi ne bir küçük ışıltı
Kantarın topu kaçtı bu beni yola koydu
Böyle başa bu traş, bu çocuk şarkıları
Türk popu hamle yaptı, sağır sultanlar duydu
Dostlarım da değişti, metamorfoz sancısı
Al takke&ver külahla, başka yolun yolcusu
Yükselen değerler&eğilimler, cilalı imaj devri
Yeni dünya düzeni, kaç perdelik komedi?

Bu nasıl katastrof’sa buda öyle koridor
Karanlıktan ışığa ve sevgiye gidiyor
Bitmeyen bir karnaval, bitmeyen bir merasim
Siz, bütün palyaçolar, artık görüşmeyelim…

Sonra üniversite yılları, Ankara Dost Kitabevinden alınan “Sevgililer Günü” albümü; Ekşi Sözlük’te okuduğum post aslında beni anlatıyordu.

Babamın gençliğinde sevgilisiyle romantik anlar yaşanmasını sağlayan bir adam, benim aşk acılarımı hafifletip, sesinde huzur bulduruyordu.

Her aşk acısı sonrasında walkmanim de “Koridor” ve “Sevgiler Günü”albümleri eşliğinde Ankara sokaklarında uçuşan kar taneleri eşliğinde tefekkür yürüyüşleri vardı hayatımda. Beynimin kıvrımlarında ise;

Unut onları gönlüm sevmediler.
Ben miyim hata yapan, eksik veren ben miyim? Belki de anlaşılmaz, ulaşılmaz bir yerdeyim.
(Kapılar…Kapılar…Kapılar.. – Koridor 1994)

Ayrılıkların da sonu var, bir gün çıkıp geleceksin.
İçimde bir ümit var, yeniden seveceksin.

Senden ayrı günlerimi sana nasıl anlatsam ki
Mevsimsiz çiçekler gibi yarım kaldım, inan ki
Sensizliğin acısını, sen nereden bileceksin.
Sen hiç sensiz kalmadın ki, mevsimleri saymadın ki.
(Anlasana – Sevgililer Günü 1995)

Yıllar önce bir yerlerde okumuştum; İlhan İrem’in şarkılarını Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanelerinde hastalara tedavi amaçlı dinletiliyormuş. Bana her zaman iyi geldi İlhan İrem dinlemek.

Teknoloji sayesinde kasetler cdlere dönüştü. “The Best of” albümlerinin yeniler geldi ve cd formatında arşivimde yerlerini aldılar. O zaman araçlarda cd çalar yoktu, kaset adaptörle dinlerdik. Sonra internetin hayatımıza girmesi ile İlhan İrem’in tüm diskografisini indirebilmiştim.
Bunca teknolojik devrim olurken birgün İlhan İrem’in 1979 baskısı “Sevgiliye” plağını aldım. Devamında 1981 baskısı “Bezgin” ve 1983 baskısı “Pencere” girdi koleksiyonuma. 1985 Baskısı “Köprü” albümünü elimden kaçırdım. 1987 baskısı “Ve Ötesi” albümünü aradım durdum, bulamayacağımı bile bile.
Sonra 2017’de vuslat sona erdi, tüm albümleri plak formatında yeniden yayınlanmaya başladı. Sipariş verdiğimde duyduğum heyecanı hala hatırlıyorum.

***

2007 hayatımın aşırı karmaşık olduğu bir yılıydı. Alsancak sokaklarında boş boş dolaşırken bir konser ilanına denk geldim.

Ayrılıklarında sonu var – 20 Mayıs 2007 – Fuar Açıkhava Tiyatrosu

Çok uğraştım gidebilmek için, ama olmadı, başaramadım. İçimde hep bir ukde olarak kalmıştır o konseri kaçırmam. Ama yılmadım. 21 Eylül 2013’de Harbiye Açık Hava’da “Aşk Daima” konserine gidebildim. Peşime de 3 arkadaşımı taktım: Aybars, Tansu ve Ayşen. Aybars konsere girene kadar başımızın etini yedi bizi caydırmak için. Ama konser sırasında kendinden geçti.
Son olarak da 30 Eylül 2017’de Burcu’yla beraber Zorlu’da “Hep Bir Umut Uğruna” konserine gittim.

Her konserde, söyleyecekleri şarkılara sevineceğime , söylenmeyecek olduklarından dolayı kaçıracaklarıma üzülürdüm. Hangi birini feda edebilirdim ki. Aslında her bir şarkı birbirini tamamlıyordu benim için;

Kavuşmamız şarkı şarkı olacak;
Yemyeşil bir deniz senin gözlerin.
Yıllardan sonra bu akşam ilk defa anılar içinde başbaşayız seninle.

Ayrılıklardan kaçılmaz bazen.
Ama kaçmakla mutluluklar bulunmuyor bunu bil.
Şartlı refleks tüm yaşadıklarımız.
Sorular türlü çeşitli yanıtları da öyle.
Ben mi geç kaldım yoksa mevsimler mi solmuş.
Görmeyeli buralara olanlar olmuş.

Yalnız bir boşlukta, yarattığım bir dünyada seni yaşıyorum
Bilmediğin bir dilden konuşuyorum, yine de anlarsın diye seviniyorum
Olmazları ekip, olurlar biçiyorum.
Ben böyle miydim eriyen bir mum gibi.

Ne beklerim hayattan, hayat benden ne bekler.
En sevgili ümitler bende bir gece bekler.
Konuşamıyorum. Konuşursam göz yaşlarım sel olacak.
Sensizliğin acısını sen nereden bileceksin, sen sensiz kalmadın ki…
Ola ki güzün birinde gemiler döner geriye,
Ayrılıklarında bir sonu var, bir gün çıkıp geleceksin
İçimde bir ümit var yeniden seveceksin.
Benimkisi hayal işte, ümit katarım her işe.
Sanki bir serseri mayın, sanki bir göktaşıyım
Düşüyorum tutmayın
Düşmeyip ne yapayım.

***

Günümüzde herkese sanatçı denilen bir ortamda; düşünen, yaratan, duruşundan taviz vermeyen bir aydını nasıl tanımlayabiliriz ki. Ben bir sıfat bulamadım İlhan İrem için…

İyi ki hayatımıza girmişsin ve kendin kalarak bizlere kattıkların ve katmaya devam edeceklerin için sonsuz teşekkürler.

Umarım bizde senin gibi bir gün “Işık ve sevgiyle benliklerimizi bulabiliriz”.

 

Read More

16 May Tutunamayanlar 2.0

Bu bir Oğuz Atay yazısı değildir. Keşke bir Oğuz Atay yazısı yazabilecek kadar yetenekli olsaydım…

Hayatta her şey bir şekilde birbiriyle ilgili ve tesadüf diye bir şey yok. Artık buna kesinlikle inanıyorum.
Uzun zamandır yazma konusunda çok tembellik yapıyorum. Gerçi tembelliğimin sadece yazma konusunda olmadığını söyleyebilir ama ispat edemem.

Her hafta sonuna girerken aynı şeyi kendime tekrar eder oldum;

 Bu hafta sonu başladıklarını bitir.

Ama her hafta başı da bir bahane buluyordum.

Cuma akşamı tesadüfen Kaan Sekban’ın gösterisine gittim. İnsan bir gösteriye tesadüfen nasıl gider demeyin, gider.
“Kaan Sekban geliyor bilet alıyorum gideriz” der bir dostunuz. Hatta gösterinin olduğu gün şirkette toplantı yaparken; biz bilet almıştık ne gündü ya diye sorar ve o akşam olduğunu hatırlar ve hatırlatır. İşte böyle bir tesadüf idi benimkisi.

Kim olduğu hakkında bir bilgim yoktu. Keyifli bir gece yaşadım, çok güldüm ama güldüğümden daha çok da düşündüm. Hatta sabah işe geldiğimde, hayattım da ilk kez, bir ünlüye DM’den yürüdüm. Yanlış anlama olmasın, hem gerçekten gösteri de söylediği gibi her mesaja cevap veriyor mu test etmek için, hem de bana düşündürdükleri için teşekkür etmek istedi.
Tesadüf ya işe giderken de uzun zamandır keyifle takip ettiğim “Ortamda Satılacak Bilgiler” podcast’inden nasibime çok güzel bir bölüm düştü.

Yakın zamanlarda üçüncü kez Tutunamayanlar’ı okudum. Bunla da yetinmedim Tehlikeli Oyunlar’ı’ da bir daha okudum.
Aynı kitabı tekrar okuyanlara ya da filmi seyredenlere takılırım ilk seferinde anlamadın mı diye, kendim de aynısını yaparken.
Aslında hep derler (kim der bilmiyorum ama güzel demiş)

Bazı kitaplar farklı yaş dönümlerinde tekrar okunmalı…

Bende ondan yaptım bence ya da siz öyle bilin istedim.

İlk okuduğumda üniversitenin ilk senesiydi ve çevreme uydum okudum. Çok bir şey anladığımı söyleyemem.
İkinci okumam ise 30’lu yaşlarımın başındaydı. Bu sefer biraz daha anlamlandırdım kendimce ama bazı yerleri hala bir türlü kafama oturmamıştı.

40’lı yaşların ortalarındaki okumam da ise artık daha netleşmişti birçok kavram kafamda.

 

Bir edebiyatçı değilim hatta olma gibi bir iddiam da yok. Oğuz Atay ve eserleri üzerine ahkam kesmek veya kelam edebilme yeteneğim olduğunu iddia etmek ise haddimi aşmam demek olur.

Aslında daha önceler vardı yazmak bu yazıyı, hatta adı da “Hala Tutanamamak” olmalı diye diye başlık atmıştım kendime, yazılacak listeme eklemiştim. Ama bir türlü kelimelere bürünmemişti düşünceler.
Ne diyordu Hikmet Benol :

Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor.

İşte aynı o durumdaydım, kelimeler bir türlü anlama gelmiyordu.
Dinlenen bir podcast ve seyredilen bir oyun sayesinde bir cesaret geldi bana ve başladım yazmaya.

İşte böyle yazılan ama sonra “daha sonra yazılacaklar” arasında bulutta duran yazı, Muğla’da Gökova Turu sabahı Yalçın Otel’de saat 5’de bitirilmek için beni uyutmadı.
Israr ettim uyumak için ama olmadı. Sonra 5’e doğru bir kuşun sesi ısrarla odamın penceresinde beni uyandırmak için elinden geleni yaptı hatta yetmedi arkadaşlarını da çağırdı.
Sabah ezanı da ona eşlik edince pencereyi açtım, bilgisayarı kucağıma koydum, kuş ve horoz sesleri içinde doğa güne uyanırken kelimeler anlamlara bürünmeye çalıştı.
Oldu mu bilmiyorum.

Yazının ilk kısmına dokunmadım. Sadece başına bir not ekledim. Belki de o not bu yazıyı devam etmeme cesaret verdi. Ben Yıldız Ecevit değilim ki Oğuz Atay üzerine kitaplar yazabileyim. Hatta ilk seferinde okuduğumda hiçbir şey anlayamamıştım, yıllarca okumuş ve anlamış gibi de yaptım. İtiraf edeyim. Belki de ikinci kez de utandığımdan okumuşumdur.

Üçüncü kez ise gerçekten okumam gerektiğini hissettim. Bu okuma sayısı üzerine bu kadar yeter. 50’lilerimin ortalarında ölmez sağ kalırsam bir daha okuyacağım, şimdiden söyleyeyim.

Turgut Özben, Selim Işık ve hatta başka bir dost Hikmet Benol. Özbenini bulabildi mi Turgut? Kendi olabildi mi Hikmet? Işıklar içerisinde Selim Işık.

Yıllarca hep Selim Işık’ı tuttum ben ya da o olduğumu hayal ettim. Ama yıllar içinde aslında bir Turgut Özben olduğumu daha iyi anladım, ama korkak ya da daha olmamış-ham bir Turgut Özben.
Hayallerim, o kurduğum hayallere hep ihanet ettim konfor alanım için. Hala da etmeye devam ediyorum. Adım gibi biliyorum yalnız değilim. Nasıl ad vermişti bize usta: “Disconnectus Erectus” yani “Tutunamayan”.

Ama Turgut Özben sonunda zincirlerini kırabilmişti, ipini koparabilmişti. Ben ve benim gibiler hala gelecek güzel günlere inanıyorlardı. Oysa usta yine çok net söylemişti de biz dinlememiştik;

İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz.

Peki bu kuş, sabah ezanı ve horoz sesleri ile güne uyanan Muğla bana ne etti?
Yatakta, kalmamak için direnirken, gözlerim kapalı şu zamana kadar yazdıklarımı düşündüm.

Her şey önce İpini Koparamamak ile başlamıştı. Sonra Hiçbir yere ait olamamak kaygısı vurdu kıyıya. Bir akşam, saçma yaşanan bir akşam ne zaman mutlu olmayı unuttuğumuzu sorgulattı bana. Sonra bir tatlı Huzur almaya çalıştım. Deniz kızı girdi düşüme ve Gitmek istedim. Gide gide Maskeli Baloya gittim. Hayatta bulamadığım (hala arıyorum) ama İş’te Anlam Arayışına”girdim.

Tecrübelerimi masaya yatırdım, Yarının düne ihtiyacı var mı diye sordum.

Zamanı tutamadım, Geçen bir yılın ardındanyılın son gününü değerlendirdim.

Safralardan nasıl kurtulurum diye sordum kendime ama yine kurtulamadım.

Değerlerimi sorgularken delilere danıştım. Kafamın içinde Pinhani’den “Ben ne zaman büyük adam olacam” şarkısı çalarken ne zaman büyüyecem de Serdar Kuzuloğlu olacağımı sordum kendime. Sonra Dönüm noktalarım geldi aklıma ve Kaybolan Yıllarıma bir alka seltzer kaldırdım.

Bir ustadan başka bir ustaya selam olsun. Ne demişti İlhan İrem :

Tamamlanınca eksik kalıyor bir şeyler…

Gün doğdu, birazdan Gökova turu başlayacak. Muğla’dan yola çıkıp Sakar’ı inip Akyaka’dan Akbük’e pedal basacağım.

Bir elimden ayna bir elimde Cımbız, umrumda olmayacak dünya. En azında bir süre.

O kadar  sürç-ü lisan ettik ki af olur inşallah.
Bir sonraki yazıda bir gün görüşmek umuduyla,
Hadi Eyvallah…

 

Read More

21 Şub Özgeçmişini…

“Özgeçmişinizi paylaşabilir misiniz?”

Özgeçmişle ilk tanışmam üniversitenin son senesi, kariyer günlerinde bu soru ile oldu.

İlişkimizin 23. Yılını kutluyoruz bu sene. O yıllarda üniversitenin son senesinde hazırlanırken, şimdi lise seviyesinde bile talep edilebiliyor. Üniversite öğrencileri artık staj başvuruları için özgeçmişlerini hazırlıyorlar.

Bir çalışma arkadaşımın Linkedin’de özgeçmiş ile ilgili bir paylaşımını okuyunca çağrışım yaptı, bu 23 yılı aşan ilişkimizi yazıya dökeyim istedim.

En baştan bir beklenti oluşmaması için; “özgeçmiş nasıl hazırlanır” sorusuna bir cevap arıyorsanız, bu yazı da aramayın çünkü yok.

***

Özgeçmiş’i internet “auto biography” olarak çeviriyor. Bu çeviri açısından bakınca “herkes kendi otobiyografisini yazıyor ve sürekli güncelliyor” anlamı da çıkarılabilir.

“Curriculum Vitea” yani kısaca CV ‘yi incelersek ise olay biraz daha karışıyor. “Curriculum” latince bir kelime olup koşu, yarış, seçilen yol, ardarda gelen olaylar dizisi ve koşu sahasında bir tur anlamları var. “Vitea” ise yaşam, iş geçmişi ve yaşam biçimi anlamlarına sahip. İkisinin birleşimini hayat yarışı veya yaşam yolu olarak anlamlandırabiliriz.

İnternetin yalancısıyım “yaşam özgeçmişi” olarak ilk kez 1050’de kullanılmış. Benim 20 yılı aşkın ilişkim bu sürenin yanında lafügüzaf. Yirminci Yüzyılın başında ise hız modasına uyup kısaltılarak CV olarak kullanılmaya başlanmış.

Tabi bir de “resume” konusu var. “Resume” fransızca kökenli bir kelime, “resumer” filinden geliyor, hayatının özetini çıkarmak yani.

***

Daha önce de belirttiğim gibi 23 yıldır özgeçmişle düzeyli bir ilişkim var; Özgeçmiş verdim, özgeçmiş aldım. Bir IK’cı olmasam da binlerce özgeçmiş inceledim. Onlarca kez de özgeçmişimle değerlendirildim.

Bir A4 kağıt parçası ve içinde yazılanların kişinin geleceğini nasıl etkilediği beni her zaman kaygılandırmıştır;
Bir sayfada kendinizi pazarlamaya çalışıyorsunuz ve herkesle -sıra dışı örnekleri gözardı edersek- aynı formata uymak zorundasınız. Hatta birçok şirket, başvuru formlarıyla sizin özgeçmişinizi kendi normları içinde standartlaştırıyor.

Nedir bu bizi standartlaştırmaları diye isyan etmek geliyor ama ne çare…

***

Şimdiler de, yapay zeka verilen kriterlerle ilk elemeyi yapıyor. İlk elemeyi geçerseniz ek testler ile elemeler devam ediyor.
Daha sesinizi duymadan, yüzünüze bakmadan, IK uzmanı ya da danışman sizin bir sayfaya sığdırmaya çalıştığınız bilgiler ışığında, sizin hakkında ilk kararını veriyor.

Bunu eleştirirken pratik olarak her özgeçmiş sahibi ile yüz yüze yapılabilecek bir görüşme trafiğinin, işe alım sürecini ne kadar uzatacağının farkındayım.

IK’cı dostlarım, testlerin, aday/yetkinlik-görev tanımı denkleminde, ne kadar başarılı çözümler ürettiği konusunda beni ikna edeceklerdir ellerindeki veriler ve araştırmalarla. Bir mühendis olarak onlarla bu detayı tartışacak yetkinliğe de sahip değilim.

Bunları yazarken şöyle bir düşündüm de, ne kadar mühendis kökenli IK’cı ile çalışmışım.

***

Ben başka bir açıdan bakıyorum konuya, biz bir pozisyonu doldurmak için aday ararken, birçok başka potansiyeli kaçırıyor muyuz?

Bence evet. Tabi ki istisnalar kaideyi bozmaz, çalıştığım bazı IK’cılar farklı bir bakış açısıyla bakabiliyorlar. Hatta benim de bir kere başıma gelmişti. A pozisyonu için görüşürken Z pozisyonunu konuşur olmuştuk. Z pozisyonun beklenen yetkinlikleri ile ilgili hiçbir deneyimim yokken görüşmeyi gerçekleştiren kişi bu yetkinliğimi keşfetmişti.

Her firma, belki de bu standart uygulama yüzünden birçok fırsatı kaçırmakta diye düşünüyordum ama bir çözümüm de yoktu.

Hatta başladığım yazıyı nasıl tamamlayacağımı düşünüyordum. Büyük bir ihtimalle bu yazıda “pişmemişler” arasına girecek derken, tıpkı Tolstoy’un dediği gibi oldu;

Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.

ve IK müdürümle beraber kısa bir yolculuk yaptık.

***

Her başvuran aday ile görüşmek zaman açısından mümkün değil ve de standartlaştırılmış bir veri havuzunun bilgisayar desteği ile taranıp, pozisyona  en uygun adaylar ile görüşme ayarlanması, halihazır da en hızlı ve de en doğru çözüm gibi duruyor. Bu yöntemde hemfikirdik ama bir şey hala eksikti;

Açık bir pozisyonu kapatmaktan bir adım öteye gitmeliydi bu süreç, işe doğru insan doğrultusundan insana doğru işe evrilmeliydi belki de.

Ben lisede okurken rehber öğretmen uygulaması vardı; rehber öğretmenimden bir destek aldım mı hiç hatırlamıyorum. Genelde cuma günü son dersler rehberlik dersleri olurdu yani boş geçerdi.

Üniversite de ise rehber öğretmeninle ders seçimlerimi onaylatmak için peşinden koşmalarımı saymazsak, hiçbir muhabbetim olmadı.

Tabi ki bunlar benim deneyimlerim, şu anda kızımın rehberlik hizmetinden çok güzel faydalandığını gözlemliyorum. Üniversiteler hakkında çok bilgim yok ama umarım benim yaşadığım tecrübeleri yaşamıyorlardır geleceği emanet ettiklerimiz.

Tüm adaylar ile yüz yüze görüşemiyor ve onların yetkinliklerini tanımadan kaçırabiliyorsak acaba bir önceki sürece gidebilir miyiz diye bir soru belirdi kafamda bu yolculuk sırasında; Üniversiteler ile daha farklı bir ilişki içerisine girerek, öğrencileri daha mezun olmadan tanımak, onlara yol göstermek hatta onlardan yol öğrenmek mümkün olabilir mi?

Amacım üniversite sanayi işbirliği içerisinde bir koçluk programı yaratmak değil, bildiğim kadarı ile bunlar zaten var.

***

Hikaye muhteşem mi oldu bilmiyorum ama o gün, o yolculukta , Ogün’le yani IK Müdürümle çok basit bir bir hayal kurduk.

En sevdiğim filmlerden biridir “Pay it Forward”, Türkçe ismi “İyilik Bul, İyilik Yap” idi yanlış hatırlamıyorsam. Kevin Spacey ve Helen Hunt’un oynadığı basit, basit olduğu kadar da en azından benim için anlamlı bir filmdi.

Bunları yazarken fark ettim, ne kadar çok filmi seviyor ve bunları hep bir konu ile ilişkilendirebiliyormuşum.

6. His filminde tanıdığımız çocuk star Haley Joel Osment, bitirme ödevi olarak 3 kişinin hayatını değiştirecek bir iyilik yapma projesi geliştirir. Sistem tipik bir saadet zinciri gibi çalışır, kendisine iyilik yapılan karşılığında 3 kişinin hayatına etki edecek bir iyilik yapmak zorundadır.

Bu fikir ya da saadet zinciri, “çalışacak adam bulamıyoruz” diye serzenişte bulunan bizlere bir çare olabilir miydi? Ya da “çalışacak adam olamayan” yeni mezunları anlamamıza fayda sağlayabilir miydi?

Bu sorulara da cevaplarım yok ama denemeye değer olduğunu düşünüyorum.
Profesyonel hayatın dişlilerinde irili ufaklı rol alan, belli bir tecrübeye ulaşmış, her yöneticinin bu saadet zincirine katılarak 2.sınıftan mezuniyetine kadar 3 öğrencinin hayatlarına dokunması gerektiğine inanıyorum.

En güçlü kaynağımız olan ve elimizden kayan insan kaynağımızı korumak ve geliştirmek üniversiteler kadar, bizlerin de görevi. Bunun için ayıracağımız yatırımın geri dönüşünün çok hızlı olacağına tüm kalbimle inanıyorum.

Böyle davranan tanıdığım yönetici dostlarım var ama bu Don Kişot’ların sayısının artması lazım. Unutmamalıyız Bertolt Brecht ne güzel söylemiş;

Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz. 

Amerika Başkanı dahil herkese haber verin, ben bu yola çıkmaya hazırım ve yanıma yoldaşlar arıyorum. Aklımla ve kalbimle haykırıyorum:

Bağır bağır bağır
Bağırıyorum
Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum
O diyor ki bana
Sen kendi sesinle kül olursun ey
Kerem gibi yana yana

Ben diyorum ki ona
Kül olayım Kerem gibi yana yana
Ben yanmazsam
Sen Yanmazsan
Biz Yanmasak
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere, Eyvallah…

 

 

 

Read More

31 Ara Kaybolan Yıllar

2021 yılını da yolcu ediyoruz; yolu açık olsun, ne hali varsa görsün.

30 Aralık günü iş dönüşü Sabuncubeli tünelinde, kendi kendime konuşmalarla şekillendi herşey. Fakat bu yazıyı yazdıran ilham perim ise, her sene viral olarak mesaj kutularımıza düşen veya sosyal medya da paylaşımları sayesinde haberimiz olan rakı reklamıydı.

Rakı üreticileri her sene yeni yıla dair subliminal reklamlar hazırlarlar ve bizler onlar için bu reklamların dağıtıcıları oluruz. Bu sene de böyle hazırlanmış iki reklam düştü mesaj kutuma.

Biri İstanbul’u bilmeyen ve hiç İstanbul’da yaşamamış bana bile “Şimdi İstanbul’da olmak ve rakı içmek vardı” dedirtti.

Ama beni asıl etkileyen ise sofrada yediği acıdan ağzı yanan ve sürekli “ben artık kalkayım” diyen 2022 yılı görünümlü İsmail Abi’nin (Serkan Keskin) bulunduğu reklamdı. Sonra internetten araştırınca bunun “Meyhanedeyiz.Biz”in hazırladığı “Hadi mi!” serisinden bir alıntı olduğunu gördüm.

Harika bir “Kaybolan Yıllar” düeti ile biten ve biterken de burnumun direğini sızlatan adını reklam diyebileceğim kısa video beni bunlara yazmaya heveslendirdi.

Dönüşü yok beraberce karar verdik ayrılmaya
Alışmalı arkadaşça yolları ayırmaya
Şimdi artık gözyaşları gereksiz akmamalı
Alışmalı kendi yaramızı kendimiz sarmaya

Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok
Yitirmişiz anılarla beraber faydası yok
Gel bunları bırakalım artık bir tarafa
Gerçeği görmeliyiz dostum başka çaresi yok

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler
Şimdi bana seninle bir ömür vadetseler
Şimdi bana yeniden ister misin deseler
Tek bir söz bile söylemeye hakkın yok

Hepimizin sözlerini ezbere bildiği, söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait 1977 yılından hiç eskimeyen bir şarkı. Hepimizin bir anısı vardır bu şarkıya dair.

Videonun sonunda hep beraber bu şarkıyı söylediler, bende onlara eşlik ettim.

Hepimizin farklı zamanlarda kaybolan yıllarımız olmuştu geçmişte, ama toplumca aynı zamanda yıllarımızı kaybetmemiz çok da beklediğimiz bir şey değildi.
Bunu da yaşayacakmışız, yaşadık ve belki de yaşamaya devam edeceğiz.

***

Geriye doğru baktığımda 31 Aralık’da yazdığım “Yılın Son Günü” yazımdan sonra 19 yazı yazabilmişim bu sene.

Oysa ilk sene 52 haftada 38 yazı yazmıştım. Nicelik açısından bakarsak oldukça gerilemişim.

İçsel yolculuklarımda zamanla olan kavgamdan başlamışım, yılın muhasebesini çıkarmışım, safralardan kurtulma planlarımdan bahsetmişim. Sevda ile Sevgiyi, Umut ile Ümit’i anlatmışım bencelerimle. Sessizlikten dem vurup değerlerimi sorgulamışım. Delilere selam vermişim. Büyüme planlarımı paylaşmışım. Son olarak da “Dönüm” noktalarımla hesaplaşmışım ve bu hesaplaşmaya sizleri de ortak etmişim.

Gezmişim, görmüşüm ve kalanları paylaşmışım. Gökova körfezinde bisikletle düşsel bir yolculuk da var bu paylaşımlarda,  bir çöl macerası da var, baba ocağında bir gezi de.

Anılara dalmışım; Çocukluğumun televizyon dünyasını ve iz bırakan çizgi filmleri anmışım. Büyülü fenerin büyüsünü kapılmışım.

Aralarda biraz ciddileşmiş, Endüstri 4.0’a insan açısından bakmış, yönetenleri yaşını sorgulamış ve de bisikletin gününe selam çakmışım.

Nitelik açısından durumum iç muhasebe defterim de kayıtlı.

***

Geçen sene onlarca plan ve tonlarca ümit ile girmişim yeni yıla. Ama olmamış ya da tam olmamış. Zaten tam olunca da birşeyler hep eksik kalmış. Safralardan kurtulacağım diye yola çıkmışım ama hala safram benle beraber.

Eskisini ver yenisini al kampanyalarının ilk olan yıl dönümlerinde, içsel muhasebeler ve “ara toplam”lar (Ahmet Mümtaz Taylan’ın kitabını okuyun çok güzel) en sevdiğim yıl sonu (diğer taraftan bakarsanız yılbaşı) aktiviteleridir. Bir de hiç sıkılmadan Love Actually, Gremlinler, Sleepless in Seatle gibi bazı filmleri tekrar tekrar seyrederim.

Eskiden yıl sonunda bu senenin en çok seyredilen video klipleri programları vardı birde. Ama şimdi herşey o kadar ulaşılabilir ki, o eski heyecan yok artık.

İşte böyle karışık duygular içinde yeni yıla giriyorum ya da bir yenisi giriyor bana.

***

Video’nun sonunda acelesi olan 2022’ye güzel bir yıl olup olmayacağı soruluyor.

Ben buradan 2022’den 2022’ye dair cevabımı aldım:

Bana bağlı.

İnanıyorum, umut etmeye ve ne kadar düşersem düşeyim elimde toprak ile kalkmaya devam edeceğim.

Kadehimi inanmaya, umut etmeye ve düştüğü yerden kalkmaya devam edeceklere kaldırıyorum.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More