Ağustos'un 30'u - Anıl Şakrak
16319
post-template-default,single,single-post,postid-16319,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

30 Ağu Ağustos’un 30’u

Onlar ki toprakta karınca,

                                   suda balık,

                                                havada kuş kadar

                                                             çokturlar;

korkak,

            cesur,

                     câhil,

                             hakîm

                                      ve çocukturlar

ve kahreden

                 yaratan ki onlardır,

destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Bugün Ağustos’un 30’u: Bugün Zafer Bayramı…
Önce bilmeyenlere, unutanlara ve tekrar hatırlamak isteyenlere yönelik tarihsel bilgimizi verelim.
1922’de Dumlupınar’da Başkomutan Mustafa Kemal’in önderliğinde zaferle sonuçlanan Büyük Taaruz’u anmak için ilk kez 1924’de “Başkumandan Zaferi” olarak kutlanmaya başladı. 1926’dan itibarende ise Zafer Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Çocukken yaza geldiği için kutlamayamadığımızdan olsa gerek 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim gibi değildi.
O zamanlar çocuk aklımla, Atatürk 23 Nisan’ı Çocuklara, 19 Mayıs’ gençlere, 30 Ağustos’u askerler ve 29 Ekim’i de geri kalanlara armağan etmiş diye düşünürdüm.

Çocukluğumdan hatırladığım bir anı da, seyredip sonra sanırım amcaoğlum Şefik’le canlandırmaya çalıştığımı o efsane film: İlk çekimi 1932 Muhsin Ertuğrul ve ikinci çekimi 1966 Ertem Eğilmez imzalı “Bir Millet Uyanıyor”. Filmde Kartal Tibet, Erol Taş, Danyal Topatan, Munir Özkul ve İhsan Yüce olan film.
Mahkeme sahnesini ve köy meydanında idama götürülürken “Ankara’nın Taşına Bak” söyleyişlerini  her seyrettiğimde hala burnumun direği sızlar, duygulanırım.  Filmi seyrettikten sonra amcaoğluyla beraber salondan arka odaya ellerimiz arkadan bağlı bu marşı söyleyerek yürümüştük. İlmekte hazırlamıştım boynumuza geçirmelik, ama Naduş durumu anladı ve müdahale etti.

Ama yıllarla beraber, milli bayramların bir millet için ne demek olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Hatta kendimce 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’i daha iyi anlamladırdım. Kendi içerisinde öyle tutarlılar ki;
– 19 Mayıs Bağımsızlık fikrini ve geleceği,
– 23 Nisan sistemin temellerini.
– 30 Ağustos bu fikir, temel ve vatan için iradeyi ve mücadeleyi; tıpkı Nazım’ın dediği gibi;

98956 tüfek
ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle”

– 29 Ekim ise, Sistemin bütününü ve vizyonu temsil eder.

19 Mayıs haricinde hiçbiri sembolik bir gün değildir. 19 Mayıs yerine Havza Genelgesi ya da Erzurum Kongresi  tarihlerileri de alınabilirdi. 19 Mayıs tarihi, TBMM açılışına kadar giden süreci başlatan ilk adım olmasıyla da tarih olarak hiç sırıtmıyor bence.

30 Ağustos’u tam olarak anlamam aslında bir şiir kitabı ile oldu. Hangisi olduğunu anlamış olmalısınız şu ana kadar: Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”
Yok ben şiir kitabı okuyamam diyenlerdenseniz -trajikomik olan en fazla şiir yoğunluklu caps paylaşımı en çok bu kesim yapıyor- o zaman Kurt Kurtcebe’nin çizgileri ile bir çizgi roman gibi de okuyabilirsiniz.
Ben bu güne kadar İstiklal savaşını ve kahramanlarını daha güzel anlatan bir kitap görmedim. Hele bir Mustafa Kemal tasviri vardır ki:

Dağlarda tek
                    tek
                         ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
        güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.

Nazım Hikmet kitabı bitirdiğinde altına bu şiiri nerede ve ne zaman yazdığını da belirtmiş.
939 İstanbul Tevkifanesi,
940 Çankırı Hapisanesi,
941 Bursa Hapisanesi.

Bu hafta, 30 Ağustos kutlamalarına yönelik tıpkı geçmiş yıllarda olduğu gibi, gereksiz birçok tartışma oldu. Ben ise geç bir saaatte yatsam da sabah erkenden kalkıp bunları yazmak istedim. Milli bayramlar otoritenin isteği ile kutlanmaz, halk sahip çıktığı için kutlanır ve yaşatılır.

Dün akşamdan bayrağımızı astık hemen balkona, sonra bugün için “Kurtuluş” dizisini seyretmeyi planlıyorum. Eskiden bugünlerde zaten televizyonda yayınlanırdı, aramama gerek kalmazdı. TRT arşivine baktım ama bulamadım sadece en güzel sahneler bölümü var. Bu bilgi çağında bulamama gibi bir şansınız yok eğer ararsanız.

Yazımın son sözü ise Mehmet Akif’ten;

“Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın.”

 

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

No Comments

Post A Comment