Dünya Ölmeme Günü - Anıl Şakrak
15729
post-template-default,single,single-post,postid-15729,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

29 Mar Dünya Ölmeme Günü

26 Mart bilenler için “Dünya Ölmeme Günü” dür. Bu yazımda o günün hikayesi ile başlayacağım ama yazı beni nereye ulaştıracak, açıkçası bilmiyorum. Yazıyı 26 Mart perşembe günü akşam, her yıl ki rituelime uygularken başladım. Ama sizler bunu en erken pazar akşamı okumaya başlayacaksınız, yani önümde 3 gece ve 3 gün var, gerçekten korkuyor insan nelere doğru yol alabileceği konusunda yazının.

Devlet büyüklerimizin “herkes kendi OHAL’ini kendi ilan etsin” buyruğuna uyarak salı gününden beri evden çalışmaktayım. Tahmin edersiniz ki psikolojimin twitterda dolaşan capslardan bir farkı yok; torba torba kağıt attım evden ve bir o kadar da okunacaklar adlı klasörün içine doluverdi. Neyse ana konumuza giriş yapalım.

Dünya Ölmeme günü 26 Mart 1981’de Çiçek Pasajında bir masada çıkmış; masa da masaymış ha. Edip Cansever, Uyar Ailesi (Turgut, Tomris ve Tunga), Salim Şengil, Nezihe Meriç, Muhteşem Sunter, Can Yücel, Mehmetcan Köksal, Dürnev Tunaseli, Pertev Tunasali, Ömer Uluç ve İsa Çelik. İnternette aratırsanız kapakta paylaştığım fotoğrafın bulunduğu birçok yazı bulabilirsiniz. Ben yazımı Masal Dergisinin Kasım 2019 tarihli sayısındaki İsa Çelik ile yapılan “Ölmeme Günü” adlı söyleşiden oluşturdum. İsa Çelik ülkemizin en önemli fotoğraf ve grafik tasarımcılarından biri, en bilebileceğimiz eseri ise Can Yayınlarının meşhur beyaz kapak tasarım formu. Aslında hepinizin evinde en azından bir tane eseri var. Ama sizde bu yazıyı okuyana kadar bilmiyordunuz muhtemelen.

26 Mart Neşe Restoran: lokantanın orta yerine, dört masa birleştirilerek, bir uzun masa yapılmış. Beyaz formika masaların üstü, her zamanki gibi, örtüsüzdü. Servis tabakları olarak, o zamanlarda, pahalı olmayan yemek  yeme ve içki içme yerlerinde pek revaçta olan yaprak desenli melamin tabaklar konulmuştu. Dibi kalın rakı bardakları ikişer ikişerdi ve yanlarında da paslanmaz çelikten metal küllükler vardı. Müdavim Meyhanelerinde erbap meyhaneci, kimin ne içeceğini ne kadar içeceğini, ne yiyeceğini, neyi ne zaman yiyeceğini iyi bilir. Biz gelmeden beyaz peynir, fasulye pilakisi, pancar turşusu, fava, bol sumak, kırmızı biber ve maydonazla halledilmiş soğanlı arnavut ciğeri, lakerda, üstüne ince ince dereotu kıyılmış çiroz, kılçıkları ayıklanmış, yüz yüze yapıştırılarak kızartılmış hamsi kuşları ve sevdiğimiz pek çok başka meze tabağını, çoktan yerleştirmişlerdi masaya. Ortalarda, mavzer gibi, soğuk, büyük yeni rakılar vardı ki, can dayanmaz.

Masayı o kadar güzel tasvir etmişler ki virgülüne dokunmadan birebir aldım yazıma. Ağzımın kenarını da sildim bunları yazarken. Bu masayı aklınızda hayal ettiğinize adım gibi eminim.

Rakılar doldurulup “eşinme” faslını fazla uzatmadan, kadehler tokuşturulmuş. Tomris Uyar ilk olarak bu güne Rakı ve Özgürlük Günü adını vermiş ama malum 80 sonrası bir ortamda özgürlük kelimesi biraz cüretkar gelmiş. Masaya oturma ayrıcalığı olan Tombalacı İsmet, o gün Tomris Uyar’a biraz keyifsiz gelmiş. Sorulara “yok birşeyim” diye cevap verince Tomris bir şişe rakı söylemiş, İsmet’e vermiş ve seneye aynı gün ölmeden bunu masaya getirmesini istemiş. İsa itiraz etmiş bunu içer beklemez diye ve bunun üzerine şişenin üstüne kağıt yapıştırılmış, herkes imzalamış ve Ölmeme Günü böyle başlamış. Şişeyi sırası gelip alan o sene ölmeyecek, bu şişeyi saklayacak ve seneye aynı gün ve saatte bu rakıyı içmeye getirecek. Kural bu kadar basit. Şişe o gün en bitkin, en ölük kimseye verilirmiş. Sanılanın aksine Cemal Süreya bu sofra da hiç oturmamış. Edip Cansever bu sofrada söylemiş o ünlü vecizesini;

“Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin…”

İşte Dünya Ölmeme Gününün hikayesi bu. Ben her sene 26 Mart’ta bir duble rakı içerim bu güzel insanların anısına. Bu sene de içerken bunu yazmalıyım dedim ama yazının başında da belirtiğim gibi yazı nereye gidecek bilmiyordum. İlk içkimi ne zaman içtiğim aklıma geldi bir anda. Sanırım orta-2 deydim, Sinanlarda kalacaktım. Biz Sevincin sokağında oturuyorduk onlar ise Recis’in sokağında oturuyorlardı. Sinanla beraber evden çıktık Reyhan’ın yanındaki bakkala gittik. Benim üstümde babamın paltosu vardı, kendimce büyük görünüyordum. Sinan dışarda bekledi, ben emin adımlarla bakkala girdim; Bana bir şişe vodka, bir de Vişne suyu dedim. Yüreğim ağzımdaydı. Sonrasını hatırlamıyorum. Başka bir gece, Sinanların evinde ben, Muhsin ve Bora, 10 Emir’i seyrederken Tevfik Amcanın kendinden mekanizmazlı olan büyük şişe viskisinden içmiştik.

İlk rakı denemem ise Orta Sonda karneleri aldıktan sonra idi. Yine Sinan ve Bora vardı ama bu sefer Barbaroslarda idik. Barbaroslar tam bizim evin karşısında oturuyorlardı. O zaman Sevincin sokağında oturuyorduk. Babalarımız gibi rakı sofrası donatmaya karar verdik. Kıbrıs Şehitlerinde bir şarküteri vardı oradan meze aldık, rakı aldık (2 büyük) ve Sevinç pastanesinden pasta. Herşey güzel başlamıştı ama bu meretin su bardağında içilmeyeceğini, yavaş içilmesi gerektiğini (45 dakikada bitti 2 büyük) ve tatlı ile içilmemesi gerektiğini (rakıya pasta bandık) acı tecrübe ile öğrendik. O akşam babama görünmeden rakı şişelerinden kurtulma operasyonu ise efsane idi. Babam balkonda oturuyordu, Sinan babama görünmeden caddenin ortasındaki çöp tenekesine rakı şişelerini attı. Cumartesi saat 10’da o kalabalıkta sürekli tepelere bakarak yengeç gibi yürüyen ve çöp tenekesini ıskalayıp iki şişeyi dışarıya düşürüp kaçan biri oldukça ilgi çekici idi herkes için, babam dahil. Nereden mi biliyoruz, biz balkonda yere yatmış aradan Sinan’a ve babama bakıyorduk. İyi ki o zaman kameralı telefonlarımız yokmuş. O günden sonra Bora hiç rakı içmedi, Barbaros’da içmemiştir herhalde. Sinan ile ben içmeye devam ettik.

Yaş ilerledikçe içmeyi öğrendik, ağzımız ile içmeyi. Çok güzel anılar da biriktirdik. Mesela bir akşam Yasin ve Sinan ile Fuar Kahramanlar Kapısından Sevince kadar halay çekerek gelebilmiştik çünkü yürüyemiyorduk gülmekten; böyle daha hızlı gideriz diye düşündük ki öyle oldu. Mezuniyet akşamı Topçu’da otururken Baykal Kent ile karşılaştık ve pasaportta onunla beraber gün doğana kadar şarap içtik. Ben şimdi hanginizde kalacam diyen kadar onunla idik sonra kaçtık.

 

Alsancak Çamlık Sokakta Cumartesi akşamları Yasin’in gitarı eşliğinde ne güzel geceler geçirdik. Sinan’la rakı içmeyi sevdiğimizden meze yapmayı öğrendik. Akşam BigBoss’da otururken Onur’u arayıp “Ne bileyim” der telefonu kapatırdık. Yarım saat sonra küfrederek kapıdan girerdi. Rahmetli Atınçların Heaven’da bir akşam Muto, Yasin , Nedim ve Ben ne güzel içmiştik. Rahmetli biralar ısınmasın dediği için barmen yarım olan şişeleri tam ile değiştirdiğinden habersizdik, Yasin bana dönüp bu bira bitmiyor ya diyene kadar.

Bunun gibi çok güzel alkol sofraları anıları dolu hayatımdan. Şimdi sizlere bunları anlatmak, ya da alkol bağımlısı olduğumu düşünmeniz için paylaşmadım bunları. Son günlerde her birimiz arkadaşlarımız ile (aynı şehirde, hatta aynı sokakta yaşadığımız), dostlarımız ile Skype, House Party, Zoom gibi görüntülü görüşme imkanı veren yazılımlar sayesinde buluşuyor ve muhabet ediyoruz. Hatta içki içiyoruz ve sonra da “ne güzel araba kullanma derdi yok, kapatıyorsun programı hop evdesin” diyoruz.

Teknolojiye karşı bir insan değilim, birçok yakın arkadaşım uzaklarda yaşıyor ve görüntülü görüşme imkanı gerçekten çok keyifli ama ben bir sofrada oturup arkadaşlarımla kadeh tokuşturmayı, acısına mutluluğuna ortak olmayı gerçekten çok özledim. Bir süre daha sanal buluşmalara devam edeceğim ama ilk uygun fırsatta onlarla oturup bu evde geçirdiğimiz günlerin acısını çıkarmak istiyorum.

Bir aforizma da benden olsun Edip Baba izin verirse ;
“Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin ve bu aralar evde kaldığın gün ölmezsin”

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

No Comments

Post A Comment