11 Haz Alturzimin Sessiz Çığlığı
Kendinden Vazgeçmenin Bedeli
“İnsan kendini başkaları için feda ettikçe, ne kalır geriye onu anlatacak?” dedi Ayna Adam, sessiz bir aynadaki yansıma gibi, gözlerinin ta içinden konuşarak. Sorduğu soru, sadece bir yankı değil; gecikmiş bir uyanıştı.
Bu yazı, o yankının peşine düşen bir yürüyüş olacak.
Belki bir iz sürüş, belki bir kayboluş. Ama nihayetinde, içimize çevrilmiş bir yolculuk.
Alturizm: Erdem mi, Kendini Silmek mi?
Alturizm (Diğerkâmlık) sözlüklerde “başkalarının iyiliği için kendi çıkarlarını geri plana atma eğilimi” olarak geçer. Yüzyıllardır iyiliğin, erdemin, insaniliğin simgesi olarak kutsanır. Bu tanımın naifliği bizi sarhoş eder çoğu zaman. Sanki ne kadar verirsek, o kadar değer kazanırız sanırız. Ama biz bu kutsal kelimenin arkasına bakacağız. O en yumuşak fedakârlık cümlelerinin altına gizlenmiş sessiz haykırışları dinleyeceğiz. Duyulmamış itirafları, görünmeyen tükenişleri. Çünkü bazen “Ben iyiyim, sen ye” demek, tok olanı doyurmaz ama seni biraz daha aç bırakır.
Bazen yardım etmek, başkasının yükünü almak değil; kendi omurganı bükmektir.
Bunu yazarken içinden geçiyorum kendi yazılarımı, “Bas Gibiyim” de görünmeyenlerin yalnızlığını, ”Hayat Adil mi” deki eşitliğin zulmünü, “Sisifos Mutlu muydu” da sonsuz tekrara sıkışmış çabayı.
Sen zaten hep bir şeyler vererek var olmaya çalıştın.
Her yardımın, her “önce sen” deyişin, aslında kendinden bir tuğla daha eksiltmendi.
Ama Ayna Adam hep oradaydı, “Kendinden ne kaldı?” diye fısıldarken.
Görünmeyen Soru: Sürekli Veren Kimdir?
Alturizm üzerine düşünmek, çoğu zaman kendi içimize düşmek gibidir.
Bir kuyunun dibine bakarken, yansımamızla göz göze gelmek.
Ve sormak: Eğer sürekli başkaları için yaşarsak, kendi sesimizi nerede unuturuz?
Bu soru, sadece bireyin değil, kolektif vicdanın da omuzlarında gezinen bir gölgedir.
Çünkü alturizm, bir zaman sonra bir iyilik halinden çıkıp, görünmeyen bir zincire dönüşebilir.
Başkalarının beklentileriyle şekillenmiş bir fedakârlık sistemi; içinde sessizce tükenenleri alkışlarla uğurlayan bir düzen.
Alkışlananlar, aslında yavaş yavaş yok olanlardır.
Sürekli veren ama karşılık görmeyen kişi, bir gün içten içe kurur.
Tıpkı herkesin susuz kaldığı bir çölü sulamaya çalışan bir nehir gibi, sonunda kendini tüketir.
Ve nehir kuruduğunda, kimse onun şarkısını hatırlamaz.
Oysa o şarkı, bir zamanlar başka hayatlara nefes olmuştu.
Ama nehir yalnız aktı, yalnız tükendi.
İşte burada Ayn Rand’ın yankısı duyulur.
“Hayatın Kaynağı”nda Howard Roark, başkalarının çizdiği planlarla değil, kendi iç pusulasıyla yürür.
O yürüyüş, kalabalıklardan değil, içsel sadakatten güç alır.
“Atlas Vazgeçti”de ise yükü taşıyanlar, sonunda omuzlarını indirir.
Çünkü insan ruhu, başkalarının borç defterinde bir satır olmamalıdır.
Her adımda biraz daha gömülmemeli fedakârlığın ağırlığına.
Alturizm, bir erdem olmaktan çıkıp bir otomatizme dönüştüğünde, içsel baskının adı olur.
Bu baskı, görünmez ama yakıcıdır.
Ve en sessiz tükenişler, alkışlarla süslenmiş olur.
Sahne ışıkları altında eriyen nice insan, sadece görevini yaptığını düşünürken, aslında kendini adım adım yok eder.
Kendinden Vermek: Bir Özveri mi, Yok Oluş mu?
Ayna Adam bir gece sordu: “Başkasının mutlu olması için verdiğin her şey, gerçekten de onun mutluluğunu getirdi mi?”
Ve sonra sustu.
Çünkü bu sorunun cevabı çoğu zaman yoktur.
Ya da varsa da, onu yanıtlayacak cesaret kalmamıştır bizde.
Verdiğimizin karşılığı ölçülmediğinde, değerimizi unutmaya başlarız.
Kendinden vermek, bir nehir gibi akar bazı insanlardan. Karşılık beklemeden, takdir ummadan.
Bu, görünürde bir erdemdir; sessizce yapılan iyilik.
Ama bir gün gelir, o nehrin yatağı kurur. Çünkü kendi içine hiç su bırakmamıştır.
Sadece akmıştır.
Sadece başkalarına doğru…
Bir çiçek düşün, hep başkasına dönük büyümüş; ama kendi köküne hiç bakmamış.
O kök çürüdüğünde, çiçek de düşer.
Ve ne yazık ki kimse toprağa bakmaz; herkes solan yaprağa ağlar.
Oysa fedakârlığın da bir sınırı vardır. Ayna Adam bugün şöyle fısıldadı:
“Bir bebek ağlarken susturursun belki, Ama içinde ağlayan, büyüdükçe konuşur.”
Ve bu söz, duymadığın her iç sesin bir gün seni uykularında bulacağını hatırlattı.
Senin içinde ağlayan o sesi susturmadan önce bir dur.
Çünkü alturizm, kendi sesini kaybedenlerin çoğaldığı bir yankı odasına dönebilir.
Ve o oda, bir gün sesini duymaya çalışanlarla değil, kendi yankısında kaybolanlarla dolar.
Çıkış: Bireyin Yüzleşmesi
Bu yazının sonunda bir reçete yok. Ama bir yüzleşme var.
Kendi sınırlarını çizmenin, “Hayır” diyebilmenin, sırf başkaları istiyor diye kendini unutmamanın bir ihtiyacı var. Çünkü gerçek iyilik, önce kendini tanımaktan geçer.
Kendine karşı dürüst olmadan başkasına doğruluk sunulamaz.
Ayna Adam belki de bu yüzden en çok burada haklı:
“İyilik yapmak güzeldir. Ama kendine kötülük ederek yapılıyorsa, o artık bir erdem değil, bir intihardır.”
Alturizm, insanı insan yapan bir özse; o insanın kendini yok etmeden yaşatması gerekir bu özü.
Yoksa, geriye kalan sadece bir gölgedir.
Ve o gölge, en çok ışıkta görünür hale gelir.
Bir birey olarak sınır çizmek, sadece bir savunma değil; bir yeniden var oluş hamlesidir.
Çünkü insan, başkalarının istekleriyle yoğruldukça, kendi mayasını kaybeder.
Ve maya gidince, yoğurt tutmaz.
Hayat tatsız bir kabullenmeye dönüşür.
“Kendini unutan, önce fısıltıya döner, sonra yankıya…
En sonunda, herkesin hatırlamak zorunda kaldığı o derin sessizliğe dönüşür.”
No Comments