Yılanın Peşinde

Adam çalılığa doğru koşuyordu. Bileğindeki iki küçük delikten kan sızıyor, zehir damarlarında kendine sessiz bir yol açıyordu. Fakat adam yarasına bakmıyordu. Gözleri otların arasında kaybolan yılandaydı.

“Onu bulmalıydı.”

Neden ısırdığını sormalıydı. Kendisine bunu yapmaya hakkı olmadığını anlatmalıydı. Belki yılan özür dilerdi. Belki yaptığından pişman olurdu. Belki de adamın suçsuz olduğunu kabul ederdi.

İnsan zehir damarlarında yayılırken bile haklı çıkmak istiyor.

Bu hikâyeyi ilk duyduğumda adamın ahmaklığına gülmüştüm. 

Sonra bazı geceler kendi zihnimin içinde aynı çalılığa doğru koştuğumu fark ettim.

 

Demek insan, başkasının ahmaklığını uzaktan kolayca tanıyor. 

Kendi ahmaklığına ise “anlam arayışı” adını veriyor.

 

Ayna Adam karşıma geçti: 

Nereye gidiyorsun?

Yılanı bulmaya.

Yaran ne olacak?

Sonra bakarım.

Ya zehir?

Önce neden yaptığını öğrenmeliyim.

Öğrenince ne değişecek?

İşte orada sustum.

Çünkü insanın içinde bazı sorular cevap aramaz. Geçmişi değiştirmek ister.

 

“Bunu bana neden yaptın?” deriz.

 

Fakat içimizdeki asıl cümle çoğu zaman başkadır:

 

“Bunu yapmamış olmanı istiyorum.”

 

İmkânsız bir istektir bu. Yine de ondan kolay vazgeçemeyiz. Olanı anlamanın, olanı geri alabileceğine inanırız. Doğru açıklamayı bulursak yaranın kapanacağını; doğru cümleyi kurarsak yılanın geri dönüp zehrini bizden alacağını düşünürüz.

 

Oysa bazı yılanlar konuşmaz. Konuşanların söyledikleri de çoğu zaman iyileştirmez.

 

İlk ısırık, başımıza gelen şeydir. Bir terk ediliş. Bir ihanet. Bir haksızlık. Bir kayıp. Bir toplantıda herkesin içinde küçümsenmek. Yıllarca emek verdiğimiz bir yerde kolayca gözden çıkarılmak. Sevdiğimiz birinin, tam da en korunmasız yerimizi bildiği için oradan vurması…

 

İkinci ısırık ise olay bittikten sonra başlar. Aynı konuşmayı zihnimizde yeniden yaparız. Bu defa daha hazırlıklıyızdır. Söyleyemediğimiz bütün cümleleri söyler, karşımızdakini susturur, davayı kazanırız. Sonra gece biter, sabah olur ve gerçek hayatta hiçbir şey değişmemiştir. Yalnızca zehir biraz daha yayılmıştır.

 

Başımıza gelen şey ile başımıza gelen şey hakkında verdiğimiz hüküm aynı değildir.


Birinin seni incitmesi gerçektir. Fakat “Bu acı beni sonsuza kadar eksik bırakacak” cümlesi, olayın kendisi değil; zihnin olayın üzerine yazdığı hükümdür.


Birinin sana haksızlık yapması gerçektir.

“O hatasını kabul etmeden huzur bulamam” düşüncesi ise huzurunun anahtarını hâlâ o kişinin cebinde bırakmaktır.

 

Acı bedende veya ruhta belirir; fakat yönetici zihnin ona ne kadar teslim olacağı henüz kesinleşmemiştir. 

 

Acı bizi ziyaret eder. Ona evin tapusunu vermek ayrı bir karardır.

 

Yani hiçbir şey olmamış gibi mi davranmalıyım? dedim.

 
Ayna Adam başını salladı.

Hayır. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak da yalanın başka bir çeşidi.

 

Yaraya bakmak ile yaranın içinde yaşamak aynı şey değil.

Oysa “takmamak” kolaydır. Bazen yalnızca bastırmaktır.

 

Zor olan, takılan şeyi dikkatle çıkarmaktır. Acıya bakmak, onun adını koymak, payımıza düşeni görmek; fakat bütün kimliğimizi onun etrafında kurmamaktır.

Yaşadığım şey benim bir parçam olabilir. Fakat ben yalnızca başıma gelen şey değilim.

 

Seni yılanın peşinden koşturan nedir, İntikam mı, Adalet mi, Merak mı?  Yoksa dünyanın senin beklentine uygun davranması gerektiğine duyduğun o sessiz inanç mı?

 

Hayatın merkezinde akıl değil, kör bir “isteme” vardır. İnsan ister. Elde eder, kısa süreliğine rahatlar, sonra yeniden ister. Arzu doyduğunda huzur gelmez; çoğu zaman yalnızca yeni bir arzunun yeri açılır.

 

Yılanın peşinden koşan adam da bir şey istiyor: Bir açıklama, Bir özür, Bir pişmanlık , Kendisinin suçsuz olduğunun kabul edilmesi.

 

Bunları istemesi anlaşılır. Hatta insanca. Fakat iyileşmesini bunlara bağladığı anda, yaranın kaderini kendisini yaralayanın iradesine teslim ediyor.

 

Dünya, senin adalet duyguna uygun davranacağına dair bir sözleşme imzalamadı.

 

Bu cümle acımasız görünebilir. Fakat tuhaf bir özgürlüğü de beraberinde taşır.

Hayat bana açıklama borçlu değilse, açıklamasız da yürümeyi öğrenebilirim.

Beni inciten kişi, yaptığını anlayacak kadar derin olmayabilir. Özür dileyecek kadar cesur, yüzleşecek kadar dürüst veya neden yaptığını bilecek kadar kendinin farkında olmayabilir.

 

Bazı yılanlar kötülüklerinden değil, tabiatlarından ısırır. Bu, ısırığı haklı çıkarmaz. 

 

Sadece cevabı neden yılanda bulamayacağımızı açıklar.

 

Her şeyin iyi olması gerekmiyor. Sen yine de zehrin bütün ruhuna yayılmasına izin vermeyebilirsin.

 

İradene döner ; “Şimdi ne yapabilirsin?” “Neden hâlâ geçmişten alamayacağın bir şeyi istiyorsun?” diye sorabilirsin.

 

Biri elimde kalanı gösterir. Diğeri elimde olmayanı bırakmaya çağırır.

İkisinin arasında, insanın yarasına dönebileceği dar bir patika açılır.

 

Fakat bazı yılanların peşinden gidilmez mi? Burada Ayna Adam itiraz etti.

 

Güzel anlatıyorsun, dedi. Ama her yılanı çalılığa salarsan başkalarını da ısırmaz mı?

 

Haklıydı. İyileşme üzerine kurulan bazı cümleler, farkında olmadan acı çeken kişiyi susturur.

 

“Boş ver. Affet, özgürleş. Önüne bak. Enerjini düşürme.”

 

Bunların bir kısmı teselli kılığına girmiş kaçıştır. 

 

Bazen insanın yılanın peşine düşmesi gerekir. Hesap sormak, sınır koymak, hukuka başvurmak, gerçeği açıklamak veya başkalarının aynı zarara uğramasını önlemek için…

 

Acıyı kabullenmek, haksızlığı kabul etmek değildir. Yılanın peşine adalet için düşmek başka, iyileşebilmek için onun vereceği cevaba muhtaç olmak başka.

 

İlkinde bir eylem vardır. İkincisinde bağımlılık.

 

Önce yarayı tedavi etmek gerekir. Sonra insan, yeniden ayağa kalktığında yılan hakkında ne yapacağına karar verebilir. Çünkü kan kaybederken verilen kararların çoğu adaletten çok öfkenin dilini konuşur.

 

İntikam bazen zehri dışarı attığımızı hissettirir. Oysa çoğu zaman yalnızca onu başka bir damara taşır.

 

 

Adam sonunda durdu.

Yılan çoktan gözden kaybolmuştu. Çalılıklar sessizdi. Sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi rüzgarda sallanıyorlardı.
Adam ilk kez bileğine baktı.

İki küçük delik.

İnsan hayatında bazı büyük acıların girişi de böyledir. Küçük bir cümle, kısa bir telefon konuşması, cevapsız bırakılmış bir mesaj, toplantıda kaçırılan bir bakış… O anda neyin içeri girdiğini anlayamayız. Zehir sonradan kendini gösterir.

 

Ayna Adam yanıma oturdu.

 

Peki şimdi ne yapacağız? dedim.

Önce yaranın gerçek olduğunu kabul edeceğiz.

Sonra?

Zehri tanıyacağız. Öfke mi, utanç mı, terk edilme korkusu mu, değersizlik duygusu mu?

Ya yılan?

Gerekirse onunla da ilgileneceğiz. Ama hayatımızı onun söyleyeceği cümleye bağlamadan.

 

Bir süre sustuk.

Adam artık çalılığa bakmıyordu.

Bileğini tutmuş, yardım bulabileceği yöne doğru yürüyordu.

Yılanın neden ısırdığını hâlâ bilmiyordu.

 

Bazı yaralar, yılan bulunduğunda değil; insan sonunda kendi bedenine döndüğünde iyileşmeye başlıyordu.

1 Comment
  • Sami Duman
    Posted at 23:15h, 18 Temmuz Yanıtla

    Yine muhteşem tespitler…
    İncecik ama aynı zamanda çok da kalın ayrıntılar
    .
    Tebrikler 😊🧡

Post A Comment