09 Mar 45 Litre
Her ne kadar bir evrensel rakam olmasa da , bir kabin bagajının ölçüleri 55x40x23 cm’dir ve maksimum 8 kilograma müsaade edilir. Çantanın cinsine göre 40-45 litre arası bir hacme sahiptir.
Hadi gelin bir oyun oynayalım; bir düşünce oyunu bu.
Bir daha dönmemek üzere gidiyorsun, neleri sığdırırdın eğer yanına sadece bir kabin bagajı alma imkanın olsaydı.
Unutma sadece 45 litreye sığdırmak zorundasın götüreceklerini…
Uçakların izin verdiği kadar hayat.
Fazlası bagaj.
Fazlası yük.
Fazlası “geri dönme ihtimali.”
Dürüst ol, 45 litre mi korkuttu seni, yoksa sığmayacak şeyler mi?
Para, kredi kartı, pasaport alırım diye düşündüm ilk önce…
Yaşamaya devam etmek için gerekli belgeler
(mi? yoksa sistemin içinde kalmak için gerekenler mi?)
Ama yaşamak bu mu yoksa sadece kayıtlı kalmak mı?
Telefonumu alırım diye düşündüm sonra.
Bilmiyorum.
Telefon eşya değil. Bir arşiv. Bir hafıza protezi.
Binlerce fotoğraf. Ses kayıtları. Konum geçmişleri.
Bir daha dönmeyeceğini bildiğin bir hayattan kalan dijital tortu.
Hatırlamak mı istiyorum, yoksa unutmaya mı cesaret edemiyorum?
Telefonu bırakmak, tanıklıkları bırakmak demek.
Birine “Biz yaşadık” diyememek demek.
Sonra yanıma tek bir kitap alırım diye düşündüm. Bu fikir bile korkuttu beni; bu tek kitap hangisi olabilir diye. Onlarca kitap geldi aklıma, sürekli geri döndüğüm, altlarını çizdiğim cümlelerle, satır aralarına sıkıştırılmış notlarla. Hatta farklı zamanlarda alınan notlar için farklı renkli kalemler kullanmalar…
Kesin “Tutunamayanlar” olur dedim içimden sonra aklıma Özgür Bacaksız’ın kitapları geldi, ve birçok kitap çantaya konulacaklar listesine dahil olmaya başladı.
Seçim yapamamak belki de en zoru bu sorunun cevabının peşinde koşarken.
Benim kitaplarım birer kitap değil ki onlar birer kimlik artık benim için.
Altını çizdiğim cümleler, o cümleleri çizen halimin fotoğrafıdır.
Her kitap beni yazıldığı hâlime sabitler. Gençliğime. Kibrime. Yaralı tarafıma.
Bir kitabı mı taşıyacağım, yoksa eski bir kendimi mi?
Bir kitabı yanına almak, “Ben buyum” demektir.
Peki ya artık o değilsem?
Ya o kitap eski bir versiyonumu taşıyorsa?
Ya altını çizdiğim cümleler artık beni temsil etmiyorsa?
Belki kitap, yalnız kalınca konuşacak bir ses olsun diyedir.
Belki tamamen kopmaktan korktuğum içindir.
Belki insan, en çok kendi geçmişinden ayrılmayı başaramaz.
Yanıma fotoğraflar alırım diye düşündüm sonra kendime sordum;
İnsan bir yüzü ne zaman unutur?
Yüz silikleşmez aslında. Sadece netliğini kaybeder. Önce gözler gider. Bakışın tonu. O bakışın sana değdiği anın sıcaklığı.
Ses daha uzun kalır. Ama bir gün fark edersin: Zihnindeki ses artık onunki değildir.
Senin düzenlediğin, yumuşattığın, affettiğin bir versiyondur.
Koku en inatçı olanı. Hiç beklemediğin bir yerde, bir gömleğin yakasında, bir metro kalabalığında, bir yabancının omzundan geçerken bir saniyeliğine geri dönersin.
Sonra yine gidersin. Çünkü hayat ileri doğru akar. Hatıralar ise geriye.
45 litreye bir yüz sığmaz. Bir ses sığmaz. Bir ihtimal hiç sığmaz.
Gitmek radikal bir eylem.
Sıfırlamak. Rol bırakmak. Adres bırakmak.
Tanıdık bir sokakta artık tanınmamak.
Ama insan en çok neyi taşıyor biliyor musun?
Eşyayı değil. Onlara yüklediği anlamı.
Bir bardağı değil, o bardakta içilen son çayı.
Bir gömleği değil, o gömlekle edilen vedayı.
Bir evi değil, o evde söylenmeyen cümleyi.
Valizin hacmi 45 litre.
Ama vazgeçemediklerinin hacmi ölçülemez.
Belki de mesele şu:
Biz sahip olduğumuzu sandığımız şeyleri mi taşıyoruz
yoksa onlar mı bizi?
Ve bir gün gerçekten gitmek zorunda kalırsak canımızı en çok ne yakar?
Bir eşya mı, yoksa gerçekleşmemiş bir ihtimal mi?
Çünkü insan en çok yaşadıklarını değil, yaşayamadıklarını taşır.
Abdullah Nalbantoğlu
Posted at 10:29h, 10 MartKaleminize sağlık
GAMZE ÇAKAR
Posted at 11:51h, 30 MartBugün bunu düşüneceğim,kaleminize sağlık.