İçimdeki Yankılar

Monolog

“Beni öyle bir yalnız bıraktın ki, yalnızlık bile geldi, yanıma oturdu.”

Bazı geceler vardır, insan kendi sesini bile şaşırır.
On anlarda bir kapı aralanır ve karşımıza çıkar Ayna Adam.
Ne çığlık atar, ne kapı çarpar.
Sadece bekler.
Bir fısıltı gibi; gecenin ve kalbinin en kuytu köşelerinden gelen sessiz bir çağrı gibi.

 

— Ayna Adam, yine mi burada mısın?
— Sen Çağırdın Beni

 

Hatırlamıyorum dedim içimden. Ama bazı çağırışlar için kelimelere ihtiyaç duymaz insan, sadece geceyi koklayarak bile çağrılabilir.

 

— Bazen herkesin içinde bile yalnız hissediyorum.
— Çünkü yalnızlık, kalabalıkla ilgilenmez. O, zihninin kuytularına sinmiş bir gölge gibi. Kimi zaman dost, kimi zaman düşman. Bir çöl gibi. Ne kadar yürürsen yürü, ufuk hep senden bir adım önde kalır.
— Dost mu? Yalnızlık nasıl dost olur ki?
— Kendi sesini duymayı öğrettiğinde. Kendine sorup, kendine cevap vermeyi bildiğinde. Kendinle barışmayı kabul ettiğinde. Ben senin yalnızlığınım; kaçtığın ama asla kurtulamadığın yansıman.

 

Bazı kelimeler insanın içine çivi gibi saplanır. Ayna Adam‘ın sesi öyleydi.

 

— Ağır geliyor sesin bazen.
— Ağır, çünkü içini kazıyor. Yalnızlık insanın en derin yerlerini oyup şekillendirir. Her yankı, sensin aslında. Aynaya baktığında gördüğün çatlaklar gibi: hem acıtan hem anlatan.
— “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.” diyordu şair
— Evet paylaşılmaz. Bir nehir gibi; akarsın, sürüklenirsin ama bazen durur ve kendi yansımanı izlersin. İşte o an yalnızlık gelir, kulağına fısıldar: “Kendinle ne yapacaksın?”
— Ve ya cevap veremezsem?**
— O zaman yalnızlık seni daha da derinlere çeker. Ama unutma, her derinlikte bir yankı vardır. Belki de cevap, henüz duymadığın bir yankıdadır. Ya da çatlamış aynanın içinde.

 

Susmak, bazen bir cevaptı. Susuyordum. Ama içimi susturamıyordum…

 

— Belki de yalnızlık, kaçtığım bir şey değil, beni ben yapan şeydir.
— Öyle mi? Kim bilir…
— Sen hep burada olacaksın, değil mi?
— Ben senin bir parçanım. Beni yok sayabilirsin ama terk edemezsin. Unutma; Yalnızlık, bir kayboluş değil, bir keşiftir.
— Peki, kendimi keşif etmek istemezsem?
— O zaman yalnızlık bir hapishaneye dönüşür. Kaçtığın her şey, bir gün seni bulur. Her kaçış bir iz bırakır ve o iz bir gün seni geri çağırır.
— Ama bazen insan kaçmak ister.
— Kaçarsın. Ama kendinden kaçamazsın. Sadece kendini ertelersin. Ve her ertelenen yüzleşme, aynadaki çatlağı biraz daha büyütür.
— Ertelemek de bir çözüm değil mi?
— Zamanı satın almak gibi. Ama Zaman, her borcun faizini çıkaran bir hesap defteridir. Sonunda yine kendi gözlerinin içine bakmak zorunda kalırsın.
— Ve ya bakmak istemezsem?
— O zaman yalnızlık hatırlatır seni. Bir rüzgar, bir fısıltı, bir boşluğun içindeki yankı gibi. Kendini unutmaya çalışabilirsin, ama ben seni unutmam.
— Bunu bir tehdit gibi mi algılamalıyım?
— Hayır. Bu bir davet. Kendine doğru çıkacağın yolculuğa.
— Ve kabul edersem?
— O zaman yalnızlık, seni eksilten değil, tamamlayan bir yoldaş olur. Kaçtığın değil, aradığın kişiye dönüşürsün.

 

Gözlerimi kapattım. İçimde bir yankı dolandı:
Belki de ilk kez yalnızlığı düşmanım değil, bir aynadaki gerçek yüzüm olarak görmeliyim.
Bazı yüzleşmeler acıtı; ama her acı, içimizde şifa için yer açar.

“Yankılarınla barış. Onlar seninle var oldu, seninle susacaklar.”

Belki de böyle.

 

Belki de her insan, kendi yankısıyla tamamlanır.

 

Ve belki de en çok şey, en sessiz yerde fısıldanır.

Yorum yaz

Post A Comment