30 Ağu Ağustos’un 30’u
Posted at 09:03h
in
Anılar,
İç Sesler
by Anıl Şakrak
“Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.”
Bugün Ağustos’un 30’u.
Zafer Bayramı.
Önce bilmeyenler, unutanlar ya da bir kez daha hatırlamak isteyenler için kısa bir tarih notu düşelim.
1922’de Dumlupınar’da, Başkomutan Mustafa Kemal’in önderliğinde zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz’u anmak için 30 Ağustos ilk kez 1924 yılında “Başkumandan Zaferi” adıyla kutlandı. 1926’dan itibaren de Zafer Bayramı olarak anılmaya başlandı.
Fakat benim 30 Ağustos’la ilişkim tarih kitaplarından biraz daha geç başladı.
Çocukken, belki de yaz tatiline denk geldiği için, 30 Ağustos benim için 23 Nisan, 19 Mayıs ya da 29 Ekim gibi değildi. Okul yoktu. Tören yoktu. Sınıflar, şiirler, korolar yoktu.
Çocuk aklımla kendime oldukça makul görünen bir sistem bile kurmuştum:
Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara, 19 Mayıs’ı gençlere, 30 Ağustos’u askerlere, 29 Ekim’i de geri kalan herkese armağan etmişti.
Çocuk zihni dünyayı anlamlandırırken bazen devlet protokolünden daha düzenli çalışabiliyor.
30 Ağustos’a dair çocukluğumdan kalan en güçlü hatıralardan biri ise bir film.
Bir Millet Uyanıyor.
İlk kez 1932’de Muhsin Ertuğrul tarafından çekilmiş, daha sonra 1966’da Ertem Eğilmez tarafından yeniden sinemaya uyarlanmış o eski film.
Kartal Tibet, Erol Taş, Danyal Topatan, Münir Özkul, İhsan Yüce…
Filmin mahkeme sahnesini ve köy meydanında idama götürülürken söylenen “Ankara’nın Taşına Bak” marşını bugün bile izlediğimde burnumun direği sızlar.
Çocukken filmi seyrettikten sonra amcaoğlum Şefik’le sahneyi canlandırmaya karar vermiştik.
Salondan arka odaya doğru, ellerimiz arkadan bağlı, marşı söyleyerek yürüyorduk. Ben işi biraz fazla ciddiye almış, boynumuza geçirmek için ilmek bile hazırlamıştım.
Naduş meseleyi fark edip zamanında müdahale etti.
Muhtemelen çocukluğumun ilk prodüksiyon kazası böyle engellenmiş oldu.
Ama yıllar geçtikçe milli bayramların bir millet için ne anlama geldiğini başka türlü düşünmeye başladım.
Hatta zaman içinde 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’in birbirinden bağımsız dört tarih değil, aynı hikâyenin dört ayrı bölümü olduğunu fark ettim.
19 Mayıs benim için bağımsızlık fikrini ve geleceğe doğru atılan ilk adımı temsil ediyor.
23 Nisan, bu fikrin bir sisteme dönüşmesini, egemenliğin kaynağının değişmesini, yeni bir düzenin temellerinin atılmasını.
30 Ağustos ise bütün bunların yalnızca fikirle, niyetle ya da güzel cümlelerle gerçekleşmeyeceğini hatırlatıyor.
Çünkü bazı fikirlerin yaşayabilmesi için onları savunacak bir irade gerekir.
Bazen de bedel ödemeyi göze alacak insanlar.
Tıpkı Nazım’ın söylediği gibi:
“98956 tüfek
ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle”
29 Ekim ise bütün bu yolculuğun siyasal ve toplumsal ufkunu temsil ediyor benim için.
Bir başka deyişle:
19 Mayıs bir fikir.
23 Nisan o fikrin kurumu.
30 Ağustos o fikri savunacak irade.
29 Ekim ise bütün bunların ardından ortaya çıkan yeni hayat tasavvuru.
Belki bu yüzden bu dört tarihe tek tek değil, birbirini tamamlayan bir hikâye olarak baktığımda daha anlamlı geliyorlar bana.
19 Mayıs dışındaki tarihler doğrudan tarihsel olayların yıldönümleri.
19 Mayıs ise biraz daha sembolik. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, Havza’ya, Amasya’ya, Erzurum’a, Sivas’a ve nihayet Ankara’ya uzanan yolculuğun başlangıç noktası.
Başlangıçların tuhaf bir özelliği vardır zaten.
Başladıkları anda neye dönüşeceklerini pek belli etmezler.
Bir vapur Samsun’a yanaşır.
Birkaç insan karaya çıkar.
Ve yıllar sonra milyonlarca insan o günü bir ülkenin yeniden doğuşunun başlangıcı olarak anar.
30 Ağustos’u ise gerçekten anlamam çok daha sonra, bir şiir kitabıyla oldu.
Hangisi olduğunu buraya kadar tahmin etmiş olmalısınız:
Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı.
Şiir kitabı okuyamam diyenlerdenseniz, ki insanlığın şiirle ilişkisi biraz tuhaftır; şiir kitabı okumayanlarımızın sosyal medyada en fazla şiir dizesi paylaşanlar olması ayrıca incelenmeye değer bir kültürel vakadır, Kurt Kurtcebe’nin çizimleriyle hazırlanmış baskısını da okuyabilirsiniz.
Çizgiler bazen tarihin sesini başka türlü duyuruyor.
Ben bugüne kadar Kurtuluş Savaşı’nı ve o savaşın insanlarını bundan daha canlı anlatan çok az eser gördüm.
Çünkü Nazım yalnızca komutanları anlatmaz.
Askerleri anlatır.
Köylüleri.
Şoför Ahmet’i.
Cephaneyi taşıyanları.
Bekleyenleri.
Korkanları.
Ölenleri.
Ve bütün büyük tarih anlatılarının arkasında kolayca kaybolan o küçük insanları.
Belki de destanın en güçlü tarafı burada.
Tarihi yalnızca büyük adamların yaptığı bir şey olmaktan çıkarıp, başlangıçta söylediği gibi, “toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok” olan insanların hikâyesine dönüştürür.
Ama bir Mustafa Kemal tasviri vardır ki, her okuyuşumda dururum:
“Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.”
Bu dizelerde beni etkileyen yalnızca Mustafa Kemal’in tasviri değil.
Bir uçurumun başında duran insan fikri.
Arkasında ordular, önünde bilinmeyen bir gelecek.
Saat üç.
Henüz hiçbir şey sonuçlanmış değil.
Ve insan, sonucu bilmeden karar vermek zorunda.
Tarih kitapları bize çoğunlukla sonuçları anlatıyor.
Kazananları biliyoruz.
Kaybedenleri biliyoruz.
Hangi ordunun nereye ilerlediğini, hangi anlaşmanın ne zaman imzalandığını biliyoruz.
Fakat o gece Kocatepe’de duran insanların bilmediği bir şeyi biliyoruz biz:
Sonucu.
Sanırım geçmişi anlamayı zorlaştıran şeylerden biri de bu.
Biz tarihi geriye doğru okuyoruz.
Onlar ise ileriye doğru yaşamak zorundaydılar.
Nazım Hikmet kitabın sonunda bu destanı nerelerde yazdığını da not düşmüş:
939 İstanbul Tevkifanesi,
940 Çankırı Hapisanesi,
941 Bursa Hapisanesi.
Bir ülkenin bağımsızlık destanının önemli bölümlerinin hapishanelerde yazılmış olması da insanın üzerinde ayrıca düşünmesi gereken küçük bir tarih ironisi.
Özgürlüğü anlatan dizeler, özgürlüğünden mahrum bir şairin elinden çıkıyor.
Belki de bu yüzden Kuvayi Milliye Destanı yalnızca bir savaş anlatısı değildir.
Özgürlüğün ne kadar pahalı bir kelime olduğunu da anlatır.
Bu hafta yine 30 Ağustos kutlamaları üzerinden tartışmalar yapıldı.
Biz milli bayramlarımızı bile tartışmayı başarabilen bir toplumuz. İnsan, müşterek hafızanın bile nasıl hızla günlük siyasetin içine çekilebildiğini görünce şaşırmayı bir süre sonra bırakıyor.
Oysa benim için mesele çok daha basit.
Milli bayramlar herhangi bir otorite istediği için yaşamaz.
İnsanlar hatırladığı için yaşar.
Evine bayrak astığı için.
Çocuğuna anlattığı için.
Bir kitabı raftan indirip yeniden okuduğu için.
Eski bir filmi tekrar açtığı için.
Bir mezarın başında sustuğu için.
Bir şarkıyı duyduğunda gözleri dolduğu için.
Dün akşam biz de bayrağımızı balkona astık.
Bugün de uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapıp Kurtuluş dizisini yeniden seyretmeyi düşünüyorum.
Eskiden böyle günlerde televizyonu açardınız, karşınıza çıkardı. Şimdi aramak gerekiyor.
TRT arşivine baktım, dizinin tamamını göremedim; yalnızca bazı bölümler ve sahneler var.
Ama bu çağın tuhaf avantajlarından biri şu:
Gerçekten arıyorsanız bir şeyleri bulmanın mutlaka bir yolu çıkıyor.
Belki hafıza için de aynı şey geçerlidir.
Bir toplum geçmişini kaybetmez birdenbire.
Önce aramayı bırakır.
Sonra hatırlamayı.
Sonra neden hatırlaması gerektiğini.
Bu yüzden bugün benim için yalnızca bir zaferin yıldönümü değil.
Bir milletin, geleceğinin başkaları tarafından yazılmasını kabul etmediği günlerden birinin hatırası.
Ve bütün büyük kelimelerin arkasında yine o insanlar var:
Korkanlar.
Cesur olanlar.
Cahiller.
Hakîmler.
Çocuklar.
Şoför Ahmetler.
Adını hiç bilmediklerimiz.
Kocatepe’nin karanlığında sonucu bilmeden bekleyenler.
Belki 30 Ağustos’u anlamak için yalnızca “Nasıl kazandık?” diye sormak yetmiyor.
Bir de şunu sormak gerekiyor:
İnsan, henüz kazanacağını bilmediği bir mücadeleye neden girer?
Benim cevabım bugün hâlâ aynı kelimelerin etrafında dolaşıyor:
Toprak.
Hürriyet.
Ve bir gün güzel, rahat günlerin geleceğine duyulan inanç.
Son sözü ise Mehmet Akif’e bırakayım:
“Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın.”
Hasan Kemahlı
Posted at 09:36h, 30 Ağustos❤️❤️❤️
Sabit Emre Limoncuoğlu
Posted at 11:54h, 30 AğustosAğzına kalemine dimağına sağlık kardeşim