16 Eyl Ada Geceleri
Posted at 15:38h
in
Genel
by Anıl Şakrak
Beni Ada’ya bağlayan şeyler günbegün azalıyor. Ve bu, düşündüğümden daha fazla rahatsız ediyor beni.
Babam, Yerel Tarih dergisinde yeni bir yazı dizisine başlayacağını anlatırken, “Ali Abi senden de bir yazı istiyor,” dedi. İlk anda, daha önce bloğumda yayımladığım bir yazıdan yardım alırım diye düşündüm.
Sonra içimi tuhaf bir hüzün kapladı.
Beni Ada’ya bağlayan bağların her geçen gün biraz daha azalmasının hüznü.
Belki de bu yazı biraz o hüzne karşı yazıldı.
Bu bir gece hayatını övme yazısı değil. Daha çok ergenlikten gençliğe geçişimi, Kuşadası’nın gece hayatındaki değişimle yan yana koyarak anlatma denemesi.
Bir nevi yaşam tanıklığı.
“Yaşam tanıklığı” tabirini de babamdan arakladım.
İnsan yaş aldıkça babasından yalnızca huylarını değil, kelimelerini de çalmaya başlıyor demek ki.
Gece hayatı konusunda çok bilgili biri olduğumu söyleyemem. Hatta bu yazıyı yazarken kendime sordum:
Ben neden geceleri dışarı çıkardım?
Ah, şu sonu gelmeyen sorgulamalar…
Cevaplar tam benlik çıktı: Dostları görmek ve gözlem yapmak.
Artık neyi gözlemliyorsam.
Hadi başlayalım.
Gece hayatıyla yaşıtlarıma göre biraz erken tanıştım sayılır. 1989 yazında, daha orta ikinci sınıf öğrencisiyken.
O yıllarda yaşıtlarımın büyük bölümünün yaşadığı ortak bir sendromdan ben de nasibimi almıştım.
Çocuğunu koleje gönderen her aile, yabancı dilde konuşabildiğini çevreye göstermek için karşısına çıkan her fırsatı değerlendirirdi.
“Hadi oğlum, amcanla biraz fransızca konuş bakalım.”
Bu cümlenin karşılığı genellikle şuydu:
“Ne konuşacağım ya?”
Konumuz bu değil aslında. Ama bu travmayı da buraya yazıp onunla barışayım istedim.
1989 yazında Eddie’s Bar’da bir aydan bir gün eksik çalıştım.
Bir gün eksiğinin hikâyesine geleceğim.
Eddie’s Bar, bugünkü Kayhan Hotel’in sırasında bulunan iki katlı evlerin olduğu taraftaydı. Amcaoğlum Şefik’le beraber sabahtan gece on bire kadar çalışıyorduk.
Görev tanımımız son derece etkileyiciydi:
Bulaşıkları yıkamak, içecekleri bardaklara koymak, masaları temizlemek ve arada, özellikle öğleden sonra gelen müşterilerden sipariş almak.
Hayallerimizde ise 1988 yapımı Cocktail filmindeki Tom Cruise vardı.
Bloğun kapak fotoğrafı da o günlerden tek anı. Fotoğraftan anlaşılacağı üzere gerçeklik, Tom Cruise’dan oldukça uzaktı.
Bir aydan bir gün eksik çalışmamızın sebebi de Adnan Amca’nın bizi maaştan bir gün önce kovmasıydı.
Haksız da sayılmazdı.
Sürekli bir fırlamalık peşindeydik.
Ama hâlâ alacağım var.
Eddie’s Bar o zamanlar her akşam dolardı. İnsanlar geceye devam etmeden önce burada buluşurdu.
Onların gecesi başlarken ben kaykayımla eve dönerdim.
Nereye gittiklerini bilmiyordum.
Papazın Hamamı dediğimiz Küçükada’nın girişindeki Club 33, benim yaş dönemimde eski popülerliğinden uzaktı.
Küçükada’nın içinde de Parisienne isimli bir disko vardı.
Nilüfer Babaannelere gittiğimizde ışıklarını görürdüm.
Hiç gitmedim.
Gitsem de almazlardı zaten. On dört yaşındaki çocuğu niye alsınlar?
İsmini bildiğim ama hiç gitmediğim bir başka yer de Barbaros Hayrettin Paşa Caddesi’ndeki Cotton Club’dı.
1990 yazı ise biraz farklıydı.
Çünkü artık Capello’ya gidebiliyordum.
Gerçi o yaşta içeri almamaları gerekirdi ama Ali Rıza Abi’nin kol kanat germesi sayesinde bu küçük bürokratik engeli aşabiliyordum. İnsan gençken yasaların ve yaş sınırlarının çevresinden dolaşabilecek bir abi bulmayı hayat becerisi sanıyor.
Capello bence çağının çok ötesindeydi.
Gündüzleri harika bir plajı vardı. Daha “beach club” kavramının ne olduğunu bilmezken, Capello bir anlamda bunu yapıyordu.
Su Kaykayı çağının ötesinde ve tabiki bizim en büyük eğlencemizdi.
Akşamları ise çevre ilçelerden ve yazlık sitelerden gelen gençlerle dolardı.
Aklımda onlarca anı var.
Ama hepsi anlatılacak cinsten değil.
Peki anlatılabilecek ne var?
Mesela gecenin üçünden sonra başlayan slow şarkılar…
Önce Because I Love You, ardından Kingston Town.
Saat dörtte ışıklar açılırdı.
Bu, gayet açık bir mesajdı:
Artık gidin.
Capello’nun yerinde bugün Carisma Hotel duruyor.
Yıkımı 2008 yılında yapıldı, yıkılmasına imkan sağlayanın Kuşadalı olması da manidar.
Barlara ve gece kulüplerine yaşımız pek elvermese de bir şekilde girebiliyorduk. Fakat araç kullanmak konusunda aynı imtiyazımız yoktu.
Neyse ki Kuşadası’nda her yer yürüme mesafesiydi.
Biz de yürürdük.
Gece sabaha çalarken ya çorbacıya ya da eve…
1990 yazı aynı zamanda Barlar Sokağı’nın da yükselmeye başladığı dönemdi.
Kuşadası Bar, Emperor, Irish Barlar…
İlk yıllarında bana oldukça elit gelirdi. Zaman içinde bu durum değişti elbette. Ama o günlerde Barlar Sokağı’nın içinden kalabalığa karışarak geçmek bile başlı başına eğlenceydi.
O yıllarda rock müziğe bugünkü kadar ilgili olmadığım için, Barlar Sokağı’nın bu konuda efsaneleşen mekânlarına pek uğramadım.
Ama Barlar Sokağı, Kuşadası gece hayatının önemli dönüm noktalarından biriydi.
Çıkışında da Çorbacı Bahadır vardı, kendi suyunda çorba yapan ender lokantalardan biriydi.
Barlar Sokağı daha çok turistlere dönük bir dünya yaratırken, Kaleiçi’nde başka bir gece hayatı filizlenmeye başladı.
Eski avlulu evlerin içinde…
Hangisi önce açıldı, bugün tam hatırlamıyorum. Ama ilk aklıma gelenler She, Steps, Yaba, Green, Heaven ve Another.
Her birinin farklı bir müşteri kitlesi vardı.
Genellikle yazlıkçılar ve yerli turistler gelirdi.
Sakarya Sokak ile onu kesen Tuna Sokak arasındaki bu dünya, sanki Barlar Sokağı’nın yerli alternatifi gibiydi.
Kaleiçi barlarından söz etmeye başladığımda iş biraz değişiyor.
Çünkü orada çok fazla anı biriktirdim.
Mesela Steps’te Kudusi, o davudi sesiyle “Agora Meyhanesi” diye inletirdi mekânı. Sesi kapılardan taşar, sokağa yayılırdı.
Green Bar benim favorimdi.
Funda ilk zamanlarda sandalyesinde oturarak şarkı söylerdi. Yıllar içinde önce ayağa kalktı, sonra dans etmeye başladı, ardından Heaven’a transfer oldu.
Her barın belli bir müşteri kitlesi vardı.
Ya da bana öyle geliyordu.
Mesela Söke’den ve çevredeki sitelerden gelen arkadaşlarımın mekânı Yaba’ydı.
Aydınlı arkadaşlarım She Bar’a takılırdı.
Benim She Bar hikâyem pek yok.
Nedenini de bilmiyorum. Belki müzik, belki ortam…
Bir elin parmaklarını geçmez gidişim.
Heaven’a ise ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Çünkü Heaven benim için bir mekân ya da gece kulübü değildi.
Bir buluşma yeriydi.
Cuma ve cumartesi geceleri ne kadar çocukluk arkadaşım varsa oraya gelirdi. Sanki önceden sözleşmişiz gibi.
Rahmetli Saim’in de Heaven’ın bu duygusunda büyük payı vardı.
O günleri andığımız da Tuki‘yi ve onun çarşaflısını anmadan olmaz.
Barlar Sokağı’ndan Kaleiçi’ne taşınan gece hayatı, güzel bir dönem yaşadıktan sonra beklendiği üzere kendi popülerliğinin kurbanı olmaya başladı.
Bir tür internet kafe sendromu…
Bir yer iş yapınca herkes aynısını açıyor.
Kaleiçi barlarının tuttuğu görülünce neredeyse her eski Kaleiçi evi bara dönüşmeye başladı.
Sonuç malum.
Nerede çokluk…
Tam bu dönemlerde Temple Disco bütün ihtişamıyla açıldı.
Şehrin içinde, denize sıfır, güçlü bir mimarisi vardı.
Bana Bodrum’un efsane Halikarnas Diskosu’nu hatırlatırdı.
Club 33 ve Capello’dan sonra gece hayatı, barlardan yeniden büyük diskolara dönüyordu sanki.
Temple’da çok güzel konserler de izledim.
Mirkelam mesela.
Sertab Erener…
Sonra ne oldu?
Kuşadası’na daha az gelmedim aslında.
Ama geldiğimde dışarı çıkmak yerine ailemle vakit geçirmeyi tercih etmeye başladım.
Çünkü dostlar birer birer gitmişti.
Eskiden bir yere girdiğimde mutlaka tanıdık birini görürdüm. Sonra bu ihtimal giderek azaldı.
Belki insanın bir şehirle ilişkisi de biraz böyle değişiyor.
Önce insanlarını bilirsiniz.
Sonra sokaklarını
Sonra mekanlarını.
En sonunda ise insanlar gider ve sadece sokak ve mekan adlarını hatırlarsınız.
Mekânlar bir şehrin tarihini anlatır.
Bizler de o tarihin gelip geçen tanıklarıyız.
Mesele biraz da bunları kâğıda dökebilmekte.
Çünkü bazen bir şehrin sosyolojik değişimi, gece hayatının tarihinden bile okunabilir.
Sosyolog değilim.
Ama geriye dönüp baktığımda Eddie’s Bar’dan başlayan, Capello’ya, Barlar Sokağı’na, oradan Kaleiçi barlarına ve en sonunda Temple Disco’ya uzanan hikâyede yalnızca eğlence mekânlarının değişimini görmüyorum.
Herkesin birbirini tanıdığı küçük bir turizm kasabasının yavaş yavaş şehre dönüşmesini de görüyorum.
Ve sanırım kendi büyümemi de…
Ben çocukken Eddie’s Bar’ın müşterileri geceye başlarken kaykayla eve dönüyordum.
Sonra onların gittiği yerlere gitmeye başladım.
Yıllar sonra ise o yerlere gitmemeyi tercih ettim.
Şehir değişmişti.
Ben de.
Belki büyümek biraz da budur.
Bir zamanlar ulaşmaya çalıştığın yerlere, artık gitmek istememek.
Yine de o günleri düşündüğümde aklımda kalan tek şey barlar, diskolar ya da gecenin kaçta bittiği değil.
Bir sahne var mesela.
Ferah Restoran hâlâ yerinde.
Meander Turizm henüz Diana Turizm adıyla, doğduğum sokağın başında.
Hafta sonu için Ada’ya gelmişim.
Atınç’a uğruyorum.
Balkonda tek buzlu bir viski içiyoruz.
Sonra Ferah Restoran’a geçiyoruz.
Babam arıyor.
“Atınç’la Ferah’a oturdum,” diyorum.
Ne demek istediğimi anlıyor.
“Akşam geç gelirsin. Anahtar aynı yerde,” diyor.
Masaya oturuyoruz.
Rakılar geliyor.
Biraz sonra Ersen geliyor.
Oturuyor.
Ardından Muto…
Masa yavaş yavaş büyüyor.
Arada, “Buradan sonra Heaven’a geçeriz,” diye konuşuyoruz.
Ne konuştuğumuzu bugün hatırlamıyorum.
Ama o akşam ne hissettiğimi hatırlıyorum.
Huzurluyum.
Güneşi batırıyoruz.
Masa gittikçe kalabalıklaşıyor.
Ve sarhoş oluyoruz.
İçkiyle değil.
Sohbetle.
Sonra Heaven’a geçiyoruz.
Girişteki sunağın oraya yerleşiyoruz.
Ve karşıdan birer birer çocukluğum geliyor.
Eski dostlar…
Hepsi artık yirmili yaşlarında ama ben onları tek haneli yaşlarından beri tanıyorum.
Uzun zamandır görüşmemişiz.
Fakat sanki dün ayrılmışız gibi konuşuyoruz.
Hıncahınç bir kalabalığın, yüksek müziğin ve gürültünün içinde birbirimizi duyabiliyoruz.
Bugün geriye baktığımda o geceden aklımda kalan en önemli şey bu:
Birbirimizi duyabiliyorduk.
Belki insanı bir şehre bağlayan şey sokakları değildir.
Binaları da değildir.
Hatta denizi bile değildir.
Bir sokağın köşesinde karşılaşacağını bildiği insanlar, yıllardır aynı yerde duran bir masa, kapısını açınca geçmişinden birilerini bulabileceği mekânlardır.
Bir şehir biraz da süreklilik duygusudur.
Ve maalesef bizim toplumumuzda bu sürekliliği korumak pek kolay olmuyor.
Mekânlar kapanıyor ya da yok ediliyor.
Binalar değişiyor.
İsimler siliniyor.
Sonra insan bir gün çocukluğunun geçtiği sokaktan geçerken nerede ne olduğunu anlatmaya başlıyor:
“Burada eskiden…”
Galiba yaş aldığımızı en çok bu cümlenin sayısı arttığında anlıyoruz.
Beni Ada’ya bağlayan şeylerin günbegün azaldığını söylerken belki de kastettiğim tam olarak bu.
Ada hâlâ orada.
Deniz de.
Sokakların çoğu da.
Ama benim şehrimin bir kısmı artık yalnızca hafızamda.
Ve bazı geceler hâlâ orada devam ediyor.
Bir masada güneş batıyor.
Birileri geliyor, sandalye çekiyor.
Sonra hep birlikte Heaven’a yürüyoruz.
Anahtar da hâlâ aynı yerde.
Yorum yaz