Dua

Telaşsız bir hayat dilemiyorum artık.
Çünkü olmayacak.

Üstelik telaşsız yaşamaya çalışmak da insanın yapılacaklar listesine yeni bir madde ekliyor:

Sakin ol.

Anda kal. 

Akışa güven. 

Bunları beceremediğin için kendini suçla.

İnsan huzuru bile bir performans hedefine dönüştürebiliyor. Bu yüzden daha mütevazı bir dileğim var:

Hayatımdaki her şeyin kararında olmasını istiyorum.
Yetecek kadar telaş.
Yetecek kadar sessizlik.
Yetecek kadar insan.
Yetecek kadar yalnızlık.
Yetecek kadar tutunmak.
Ve gerektiğinde bırakabilmeye yetecek kadar cesaret.

Bunu düşünürken yıllar önce “Aborjinlerin duası” diye okuduğum o güzel metin geldi aklıma.

İnsana güneşi sevdirecek kadar yağmur, küçük sevinçleri büyütecek kadar acı, sahip olduklarının kıymetini gösterecek kadar kayıp diliyordu.
Ve son vedayı taşıyabilecek kadar da merhaba…

Ne güzel duaydı. Yalnız küçük bir sorun varmış: Bir Aborjin duası değilmiş.

Türkçede yıllardır “Aborjinlerin duası” adıyla dolaşan metnin izini sürdüğümde karşıma Avustralya’nın kadim halklarından biri değil, Amerikalı yazar Bob Perks çıktı.

 

Metin, onun I Wish You Enough —“Sana Yetecek Kadarını Diliyorum”— başlıklı yazısından…

 

İtiraf edeyim, bunu öğrendiğimde biraz hayal kırıklığına uğradım. Sanki duanın üzerinden binlerce yıllık toprak kokusu silinmiş, yerine Amerika’dan alınmış bir kargo etiketi yapıştırılmıştı.

Sonra kendime şu soruyu sordum:

Bir sözün doğru olması için mutlaka kadim, uzak ve egzotik bir halktan mı gelmesi gerekiyor? Bob söyleyince sıradan, bir Aborjin yaşlısı söyleyince bilgece mi oluyor?

Galiba modern insanın tuhaf zaaflarından biri bu. 

Kendi çağdaşımızın ağzından duyduğumuzda kişisel gelişim cümlesi saydığımız bir sözü, “Ataların Kadim Duası” etiketiyle karşılaşınca sessizce başımızı eğerek okuyoruz.

 

Bilgeliğe içeriden değil, pasaportundan bakıyoruz.

 

Yine de kaynağın yanlış olması önemsiz değil. 

Hakikati aradığını söyleyen insan, hoşuna giden bir cümlenin soyunu sopunu da merak etmeli. 

Yoksa kendi ihtiyacına uygun bir geçmiş icat eder; sonra da ona “kadim bilgelik” der.

 

Ben de yıllarca öyle yapmışım.
Fakat metnin Aborjinlere ait olmaması, içindeki “yeterince” fikrini değersizleştirmiyor. 

 

Yalnızca onu ait olmadığı bir kültürün üzerinden indirmemizi ve kendi ayakları üzerinde dinlememizi gerektiriyor.

 

Belki bazı duaların kadim olmaya ihtiyacı yoktur.

Sahici olmaları yeterlidir.

En son ne zaman dua ettiğimi hatırlamıyorum.

Bu, inançsız olduğum anlamına gelmiyor.
İnançla aramdaki ilişkiyi adlandırmakta zorlandığım anlamına geliyor.
Bir şeyin, bir gücün, bir anlamın varlığına yakın hissediyorum kendimi.
Fakat onu tarif etmeye kalktığımda, sınırlı aklımın elindeki birkaç kelimeyle sınırsız olanın etrafına çit çekiyormuşum gibi geliyor.

 

Ritüelleri küçümsemiyorum. 

Hatta meditasyonda huzur bulduğunu söylerken zikir yapanları eleştirenlerin karşısında durdum hep.

İnsan zihni biçimlere ihtiyaç duyar:
Ellerini açar, başını eğer, bir mum yakar, aynı sözleri tekrarlar. 
Dağınık iç dünyasını bir kabın içine koymaya çalışır.

“Kendi inancınızda farklı inançları yok sayacak kadar kaybolmayın, böyle yaparsanız varlığın gerçek güzelliğini göremezsiniz. 

Allah mutlaktır, hiç kimsenin anlayışına hapsedilemez.”

der İbn-i Arabi

Benim mesafem kabın kendisine değil.
Kabın içindekini su sanmamıza.

Çünkü insan bazen biçimi o kadar kusursuz yerine getiriyor ki kime, neden ve ne söylediğini düşünmeyi unutuyor. 

Dua, bilinmeyenle karşılaşmak olmaktan çıkıp ezberlenmiş bir prosedüre dönüşüyor.

O zaman şu tatsız soru beliriyor:

Dua nedir?

Bir yaratıcıdan yardım talebi mi?
Peki, neyi talep edeceğiz?
Balığı mı? Balık tutmayı öğrenmeyi mi?
Yoksa denizin her gün balık vermek zorunda olmadığını kabullenebilmeyi mi?

 

Dua çoğu zaman göğe gönderilmiş bir talep formuna benziyor.

 

Sağlık istiyoruz. Para istiyoruz. Başarı, korunma, huzur, terfi, aşk, çocuklarımızın iyi bir hayat sürmesini istiyoruz.

Takımımızın kazanmasını, ameliyatın iyi geçmesini, bize kötülük edenin cezasını bulmasını diliyoruz.
Bir de mümkünse bütün bunlar fazla gecikmeden olsun istiyoruz.

 

Kozmik müşteri hizmetlerine kayıt açıyor gibiyiz:

“Merhaba, geçen hafta ilettiğim huzur talebim henüz sonuçlanmadı. Süreç hakkında bilgi rica ederim.”

Cenaze namazlarında duyduğum “sorulacak sorularda kolaylık eyle” temennisi de eskiden beri aklıma takılır durur.

Soruyu hazırlayan, cevabı bilen ve değerlendirmeyi yapacak merci aynıysa, biz tam olarak ne istiyoruz?
Sözlü mülakatta küçük bir iltimas mı?

Öte dünyaya geçerli bir hamili kart yakınımdır belgesi mi?

 

İnsan, kendi bürokrasisini Yaratan’a kadar taşıyor.
Dünyada torpilin işe yaradığını görünce, sonsuzlukta da bir tanıdık bulmaya çalışıyor.

 

İronik olan şu ki bunu yaparken Yaratan’ı yüceltmiyor, onu kendimize benzetiyoruz. İlahi olanı anlamaya çalışmak yerine, gökyüzüne görünmez bir devlet dairesi kuruyoruz.

 

Belki de bu nedenle zaman zaman şu dua bana daha samimi geliyor:

“Tanrım, bütün bu g.tlere dayanabilmem için bana sandalyenin gücünü ver.”

En azından dürüst.

Kozmolojik bir teori üretmiyor. 

Kötülüğün neden var olduğunu açıklamaya kalkmıyor. 

Sadece insanın diğer insanlarla aynı odada bulunmasının zaman zaman metafizik bir dayanıklılık gerektirdiğini kabul ediyor.

 

Yine de burada Ayna Adam boğazını temizliyor:

 

“Peki ya mesele sandalyenin daha uzun süre dayanması değilse?”

 

Haklı.

Bazen dua, dayanma gücü istemek değildir. 

Masadan kalkma cesareti istemektir.

 

Duayı yalnızca “istek listesi” olmakla suçlamak kolay. Fakat bu biraz da karnı tok insanın maneviyatı olabilir.

 

Çocuğu ameliyathanede olan bir anneye, “Sonucu isteme, yalnızca sürece teslim ol,” denebilir mi?

Kuraklıkla karşı karşıya kalan bir topluluğa, “Yağmur talep etmek benliğinizin kontrol arzusudur,” diye öğüt verebilir miyiz?

 

İnsan bazen balık ister. Çünkü o gece açtır.
İstemek her zaman manevi bir kusur değildir. Çaresizlik içindeki insanın felsefi bir zarafet göstermesi gerekmez.
Dua kimi zaman bilgece kurulmuş bir cümle değil, korkmuş bir insanın ağzından çıkan tek kelimedir:

 

“Yardım.”

“Balık istemiyorum, balık tutabilecek gücü istiyorum,” demek ilk bakışta daha olgun görünüyor.


Fakat dikkatli bakınca burada da aynı benlik konuşuyor olabilir. Bu kez gökten sonucu değil, sonucu üretecek yeteneği talep ediyoruz.


İlahi makama sunduğumuz proje biraz daha profesyonel hazırlanmış yalnızca.
Hedef aynı. Kontrol hâlâ bizde olsun istiyoruz.

 

Belki dua, daha güçlü olmayı talep etmekten önce güçsüz olduğumuzu kabul edebildiğimiz yerdir.


Her şeyi çözemeyeceğimizi, her kaybı anlamlandıramayacağımızı, her insanı değiştiremeyeceğimizi söyleyebildiğimiz yer…

 

Yaratan’a bilgi vermek değil. Kendimizden sakladığımızı yüksek sesle duymak.

Bu durumda duada değişmesi beklenen kim?
Dünya mı?
Yaratan’nın kararı mı?
Yoksa dua eden insan mı?

 

Cevabı bildiğimi söyleyemem.

Bildiğim tek şey, dua ettikten sonra hâlâ aynı kibirle, aynı öfkeyle, aynı körlükle kalkıyorsam göğe bir şey göndermiş olabilirim ama içimde hiçbir yere ulaşamamışımdır.

 

Aklıma Bakara Süresi 9. Ayeti düştü tam bu anda;

“Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir “

Şimdi yeniden başa dönüyorum.
Telaşsız bir hayat istemiyorum.

 

Bana hiç acı verilmemesini de istemiyorum. Acıyı kutsayacak kadar romantik değilim; fakat onun hayatın sözleşmesindeki küçük yazılardan biri olduğunu artık biliyorum.

 

Hiç kaybetmemeyi dilemiyorum. Bunun mümkün olmadığını, sevmenin daha ilk günden bir vedaya imza atmak olduğunu öğrendim.

 

Herkese dayanabilecek bir sandalyenin gücünü de istemiyorum.
Bazı masalardan kalkmam gerektiğini anlayacak kadar uyanıklık istiyorum.

Belki duam şimdilik şu:

Hayatımdaki her şey kararında olsun.
Beni ayakta tutacak kadar güzellik, başkasının acısına körleştirmeyecek kadar huzursuzluk olsun.
Sevdiklerimi bana ait sanmayacak kadar özgürlük; onları ihmal etmeyecek kadar bağlılık olsun.
Geçmişimi inkâr etmeyecek kadar hafıza, onun içinde yaşamayacak kadar unutma olsun.
Haklı olduğumu söylemeye yetecek kadar sesim; yanıldığımı duyabilecek kadar sessizliğim olsun.
Ve bir gün ne isteyeceğimi bilemediğimde…
Belki yalnızca ellerimi açayım.
Göğe bir liste uzatmak için değil.
Avuçlarımda bunca zamandır neyi sımsıkı tuttuğumu görebilmek için.

No Comments

Post A Comment