Genel arşivleri - Sayfa 7 / 7 - Anıl Şakrak
1
archive,paged,category,category-genel,category-1,paged-7,category-paged-7,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

Genel

23 Şub Hiçbir yere ait olamamak…

Siz hiç bir yerlere ait olmadığınızı hissettiniz mi?
Ben hissediyorum bazen ya da ‘Nerede değilsem sanki orada daha mutlu olacakmışım’ gibi düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın her zaman değil bazen oluyor bu bana. O zamanlarda o kadar lanet ve meymenetsiz oluyorum ki anlatamam.

Amma da sıkıcı bir konu yazıyorsun diyeceksiniz ama merak etmeyin, yine mizah olacak bu sıkıcılık da bile. Bu konuyu berbere bağlayacağım. Nasıl komik geldi değil mi, ben ve berber…

Benim hiç daimi berberim olmadı babam gibi, hani telefonla arayıp şu saate geliyorum İsmail, her zamanki gibi üstlerden biraz al diyebileceğim. Tabi bunda saçım olmaması da etken ama inanın bana, benim saçım vardı eskiden.

Neden berberlere taktım şimdi anlatayım. Ben Kuşadası’nda doğdum ve İlkokul sonuna kadar Kuşadası’nda okudum. O dönemden hatırladığım Babamın ve Amcamın hala gitmekte olduğu berbere giderdim ben de, daha doğrusu götürülürdüm. Ben para vermezdim sonra babamdan alırlardı.

Hiç unutmuyorum okullar açılmadan önceki cumartesi günü yine berbere götürülüp saçlarım kestirildi. Pazar günleri berberler açık olmazdı ve cumartesi günleri o okul açılmadan önceki son günde oyundan bizi almalarına uyuz olurdum ama elden bir şey gelmezdi. Pazartesi okula gittiğimizde Rahmetli Ayşe Öğretmen erkeklerin saçlarının uzunluğu konusunda bir serzenişte (!) bulundu. Görev bilincindeki ben de, okul çıkışı babamların ofise gittim babamın beni berbere götürmesi için. Babam müsait değildi, ortağı Engin Amca ofisten birini yanıma vererek beni berbere gönderdi. Sonuç ne mi oldu? Ben saçlarımı 3 numara kestirip eve geldim. Balkondan 3 numara saçlarla geldiğimi gören annem “seni böyle eve almam” dedi ve bana bir bere attı. Hafızam beni yanıltmıyorsa saçım uzayana kadar annemin gözüne beresiz gözükmedim. Yediğim paparayı burada anlatmıyor ve sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Yardımcı olması için 80’ler de çocuk olarak ne yaşadıysanız bende onu yaşadım. Peki sonra ne oldu? Saçlarım biraz uzayınca hece makası ile derste saçımı kestim kızlara hava atmak için (artık o an ne düşündüysem) ve yine saçlar 3 numara kesildi ve bereli günler başladı.

Çocukluktaki berber anılarım, ortaokulun ilk yıllarında hafta sonları İzmir’den Kuşadası’na geldiğimiz için, bir süre daha devam etti. Bir keresinde kulağımdan bir parça almışlardı. Hakikaten aldılar ve makas değdi ondan kanıyor diye konuyu kapatmaya çalışmıştı saçlarımı kesen abi. Eski kulağı kesiklerdenimdir. Birde sanırım orta sonun yazında arkadan bir kuyruk bırakıp sarıya boyatmıştım, eve geldiğimde kesilmişti hemen. Ama olsun arkada biraz sarılık kalmıştı.

Orta 1’den itibaren hafta sonları Kuşadası’na gelmeler azalmaya başladı. Taşralı çocuk artık yeni yaşadığı ortamda çevre ediniyor ve hafta sonlarını şehirde geçiriyordu. Ama bundan sonra devamlı gittiği bir berber hiç olmadı. İzmir’de ilk yıl okulun sokağında, daha sonra bir süre Sevinç Pastanesinin orada ve son olarak da Çamlık Sokakta oturduk. Saçımı kestireceğim zaman en kolaydaki berbere gidiyordum, hatta inanmayacaksınız ama saçım uzundu ve okul yönetimine yakalanmamak için jöle ile üstleri yapıştırırdım. Benimde bir ara saçlarımın arkası ‘Tavuk Götü’ diye tabir edilen kabartılmış halde idi.

Bunlar Pompei’nin son güzel günleri idi, saçları olan havalı Anıl, beden hocamız Metin Hocanın saçları (!) ile dalga geçerdi. Üniversite yılları ile birlikte saçlar dökülmeye başladı ve berber ile ilişkim azaldı. Ne beddua etmişse artık Metin Hocam.

Bu azalmada bir etken daha var ki anlatmadan geçemeyeceğim. Kızkardeşim Aslı artık nereden okuduysa benim önden açılan saçlarıma çözüm bulduğunu iddia ederek, beni kobay olarak kullanmayı teklif etti. Ben de nasıl güveniyorsam kardeşime hiç araştırmadan evet demiştim. Ankara 4. Cadde günleriydi. Bir cuma akşamüstü okul çıkışı eve gelmiştim ve bana deneyi anlattı; sarmısakla bepantheni karıştırarak dökülen yerlere süreceğini ve üstünü streç filmle kapatıp bir süre beklemem gerektiğini söyledi ve de öyle yaptık.  Kısa bir süre sonra yanma hissettiğimi söylediğim de bana “bak gördün mü işe yaramaya başladı” dediğini hatırlıyorum. Yanma dayanılmaz olunca koşturarak banyoya gidip orayı yıkamaya başladım, acı dayanılmazdı; çünkü derim yanmıştı. Sonra da kabuk bağladı. Siz siz olun, saçınız dökülüyorsa bırakın dökülsün, koca karı ilaçlarına itibar etmeyin kız kardeşiniz bile tavsiye etse. Sonuçta çalışan yerde ot bitmez.

Ankara’daki üniversite yılları ve Bursa’da yaşadığım yıllarda da bulduğum berbere gittim, sonuçta yaptığı ya makina ile 3 numara ya da ustura ile 0 numara kesmekti. Hatta çoğu zaman da ben evde bu işi yapabiliyordum.

2004 yılı sonunda İzmir’e geri döndüğümde evime yakın bir berber edinmiştim. Hatta bana ait havlu ve berber seti almış ve bana bir dolap vermişti. Bana Aydınlı olduğum için 09 nolu dolabı vermişti, ona kaç kere ben Adalıyım Aydınlı değilim desem de. O zaman bir yerlere bağlanır gibi hissettim,  2 hafta da bir her ne kadar berberlik malzemem azalsa da gider orada saçlarımı (!) kestirirdim. Hatta maske falan yaptırarak metropol erkeği olduğum hissine kapılıyordum. Ama bu günler bir süre sonra sona erdi. Hayat her zaman insanlara sürprizler hazırlıyor.
Tekrardan bulduğum berbere kalan 3-5 teli kestirme görevini vermeye devam ettim. Yine aitsizdim bir yerlere.

Bir berberden nerelere geldim değil mi? Çocukluğum Kuşadası’nda, ergenliğim İzmir’de, Delikanlılığım ise Ankara’da geçti. Mezun olduktan sonra da Bursa’da başlayan iş hayatımı son 15 yıldır İzmir’de devam ettiriyorum. O kadar çok berber saçımı kesti ki anlatamam. Bağlanamamışım hiçbir yaşadığım yere.

Son 2 yıldır aynı berbere gidiyorum, aynı marketten alışveriş yapıyorum. Hatta manavım whatsup’dan mesaj atıyor gelen ürünler hakkında.
‘Geçen hafta bunu aldın bu hafta da bunu dene’ diye bana hitap ettiğinde kendimi çok özel hissediyorum. Bu yakında zamanda en çok Peynirci Mustafa’nın kapanmasına ve Kırtasiyeci Serdar Abi’nin vefat ederek dükkanının kapatılmasına  üzüldüm. Birşey almasam bile kapıdan kafamı uzatıp hayırlı işler dilerdim dükkanları önünden geçerken.

Bu sefer olur mu bilmiyorum ama şimdilik seviyeli bir ilişkimiz var berberimle. İsmimle hitap ediyor, çayımı şekersiz içtiğimi biliyor. Kök salıyormuş, bağlanıyormuş gibi hissediyorum bakalım Kahramanımızı gelecek bölümlerde neler bekleyecek.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

16 Şub Kadın ve Erkek İlişkileri Üzerine

Malum Cuma günü 14 Şubat Sevgililer Günü… Ben de bunca yıllık tecrübeme dayanarak, kadın-erkek ilişkileri üzerine birkaç kelam edeyim dedim bu haftaki yazımda. Yazıyı “Sevgililer Günü” geçtikten sonra yayınlacağım içinde, olası sıkıntıları bir miktar bertaraf ettiğime inanmak istiyorum, her ne kadar öyle olmadığını bilsem de.

Kadın erkek ilişkileri açıklanabilmesi en zor denklem olsa gerek; bununla ilgili birçok bilim adamına atıfta bulunulan çok söz var. Ben tercihimi Einstein’dan yana kullanıyorum.

Bazı erkekler kadınları anlamaya çalışırlar, diğerleri ise kendilerini daha basit konulara adarlar; örneğin görelilik kuramı.

Tahmin de edebileceğiniz gibi, benim de ilişkiler üzerine benzetmelerim var; “Kadınlar forvettir, bir sürü kaçırırlar ama bir tane atarlar kurtarıcı olurlar ama erkekler kaleci gibidir bir sürü kurtarırlar ama bir tane yerler takımı yatırırlar”.

Kapaktaki fotoğraf kolajı 2012 kışından, hafta sonu için Kuşadası’nı gitmiştim ve sahilde foto-safari yapmış eve dönerken, Tariş arazisinde sesler çıkaran kedi çiftini gördüm. Şansıma zoom objektifi takılı idi ve uygun bir pozisyon alıp çekmeye başladım. Aklımda “anlar” yakalamak vardı, kadın-erkek ilişkileri üzerine foto-roman yapacak malzeme elde ettiğimi eve gidip bilgisayar aktardığımda fark ettim. Kadın-Erkek ilişkilerinde türün önemi yok galiba, her tür bir şekilde aynı.

Bunları yazarken lütfen yanlış anlaşılmayım; karşı cinse bir kötüleme yapmak değil amacım. Onlarsız olmuyor ve onlarla da olmuyor dediğim zamanlar da olmuştur elbet, ama bence kadın erkek eşit değil ama birbirlerini tamamlıyorlar ve anlamlandırıyorlar.

Sevgi neydi sorusu geldi birden aklıma, hepinizin sevgi emektir dediğini duyar gibiyim. Herkes bir anda hatırladı “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmini Asya’yı ve İlyas’ı. Kaçınız hatırladı peki  Cemşit’i?
Film hakkında ne kadar bilginiz var bilmiyorum, ama bir radyo programında dinlemiştim sizlerle de paylaşayım;
Kırgız yazar Cengiz Aytmatov aynı adlı kitabından uyarlamıştır film, her ne kadar kitap ilk baskılarında “Kırmızı Eşarp” adıyla yayınlansa da. Asya’nın kitaptaki adı Asel’dir. Kitap da bir Çin masalından yola çıkılarak yazılmıştır. Aynı Çin masalından Bertolt Brecht’de “Kafkas Tebeşir Dairesi” adlı eseri yazmıştır.
Filmindeki Samed’i Elif İnci diye bir kız çocuğu oynamış.
Bombayı sona sakladım… Kitapta “Sevgi Emektir” diye bir ifade yok, yani filmin en can alıcı yeri maalesef kitapta yok. Ali Özgentürk dönemin siyasi havasına uygun olduğu için “Sevgi Emektir” repliğini eklemiş.
Merak ediyorum kaçınız düşündünüz acaba Asya, kalmayı ve Cemşit’i seçtiğinde, kafası ve gönlü de kaldı mı acaba? Gerçekten sevgi emek miydi?

Bu kadar ciddiyetten sonra biraz da aklıma gelen idol erkeklerden bahsetmek istedim.

Birinci kahramanımız Al Bundy, efsane ayakkabı satıcısı. Kaçınız hatırlıyor ya da soruyu değiştireyim hatırlamayanınız var mı?

Evli ve Çocuklu dizisi. Tam 11 sezon oynadı, başlangıcı 5 Aralık 1987. Tabi ki o tarihlerde bizlerin bunları seyretme imkanı yoktu. Ne zaman seyretmeye başladığımı hatırlamıyorum. Dizi 9 Ocak 1997’de 262. bölümde sona erdi. Hepsini seyrettim mi onu bile hatırlamıyorum, ama gerek Frank Sinatra’nın efsane “Love and Marriage” şarkısı ile başlaması, gerekse de Al Bundy’nin hayata dair değişik bakış açısıyla bu yazıda anmadan geçmemek gerekli. Bu haftadaki yazımda Al Bundy’den bahsedeceğimi söylediğim de, Tolga bana o dizinin yeni çekimi de var dedi. Araştırdım “Modern Family” adında Ed O’Neill oynadığı ve eşinin Sofia Vergara tarafından canlandırıldığı bir dizi var, ama izlemediğim için devam mı, yeni dizi mi bilemedim. Seyretmiş ya da seyredecek olan var ise bilgi isterim.

İkinci olarak tek bir kahraman ismi veremedim, çünkü ingiliz yapımı Coupling dizisinin repliklerini bile ezbere bilirim beni tanıyanlar bilir. O dizi de gerek has oğlanı Steve gerekse de yaşayan efsane Jeffrey “Jeff” Murdock arasında kalınca diziyi ön plana çıkarayım dedim.

12 Mart 2000 de başlayıp 4 sezon oynadı. 14 Haziran 2004 de 28. bölümle sona erdi. Ben 4. sezonu çok sevmem çünkü Jeff yoktur.
Neden Coupling dizinden bahsetmek istedim, herkes Friends’i severken? Çünkü “Coupling” Friends’in 18+ versiyonudur daha gerçekçidir. Seyretmiş olsanız size “Giggle Loop” dediğimde gülmemek için üst dudağınızı ısırırsınız ya da “Melty Man” kelimesini hiçbir zaman dillendirmemeniz gerektiğini. Neyse daha çok spoiler vermeyeyim.
1.Sezon 4. Bölümde (Inferno) Steve’in sonunda yemek masasında yaptığı bir konuşma var seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim. Erkek gözünden teknoloji neden ilerlediği üzerine çok değişik bir bakış açısına sahip. Günümüzde erkek whatsup gruplarından gelen mesajlar bunu doğrular nitelikte.

Dizilere son eklemem ise ‘Til Death dizisi. 2006-2010 yılları arasında 81 bölüm oynadı.Yeni evli bir çift ile 25 yıllık evli bir çiftin komşuluğunu anlatıyor. Seyrettiğim bir bölüm var unutamadığım. Erkekler beraber işe gidiyorlar her sabah. Yeni evli arabada dün akşam eşi ile kavga ettiğini ama sonra barıştıklarını anlatıyor. Tecrübeli abimiz şöyle bir Clark Cable bakışı ile sence barıştınız mı diye soruyor ve sonra ekliyor; bugün eşinin en yakın arkadaşı gelecek, dünkü yaşananları değerlendirecekler ve arkadaşı ona hiç tahmin edemeyeceğin bir bakış açısından soruna tekrar bakmasını sağlayacak. Tahmin edin yeni evli eve döndüğünde ne olacak?

Yazı çok uzamaya başlayınca burada kesmeye karar verdim, çünkü aklımda biraz da edebiyata girmek vardı. Başka bir yazı konusu da çıktığı için çok mutluyum.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

10 Şub İpini Koparamamak,

İlk 3 seferde biraz da güvenli sularda kalarak yazmıştım. Ama öyle biriktirdiklerim vardı ki karanlık noktalarında hafızamın, artık onları da gün ışığına çıkarma zamanı geldi de geçiyordu. İşte böyle bir ruhsal durumda yazmaya başladım dördüncüsünü.

Aslında bu konu bundan 3 sene önce düştü aklıma. Sponsor olduğumuz bir gezgin sunum yapıyordu, en önde yer ayırmışlardı bana bilmeden sevmediğimi önlerde oturmayı. Arka sıralar her zaman daha heyecanlıdır oysa. Neyse konuyu dağıtmayayım. Gezginimiz plazalarda yaşarken bir anda nasıl aydınlandığını ve işi bırakıp dünyayı gezmeye başladığını anlatıyordu. Biz, köleler, ise ağzımız açık onu dinliyorduk. O an içimden biri seslendi; ‘İpini Koparmış bu’ diye…
Orada ağzım açık hayaller kurarak gezginimizin maceralarını dinlemeye devam ettim ve eve döndüm.
Sabah işe giderken arabada bir anda dünkü o seslenişi hatırladım; “İpini koparmış bu”.
Acaba ben hiç ipimi koparmış mıydım?
Kopan ip yeniden bağlanabilir mi?

Bu ve bunun gibi türlü sorular beynimin içinde dolaşmaya başlamıştı yine. Derim ya bazen beynim de binlerce tilki dolaşır ve ben onların kuyrukları birbirine değmesin diye uğraşıp dururum, işte tam öyle bir durumda idim.

İlk sorudan başlayalım; ipimi koparmış mıydım hiç? Biraz düşününce cevap verebildim, doğduğumda ipimi, göbek bağımı kesmişlerdi. Annemle ile olan, bağlı yaşamaktan bağımsız yaşamaya olan ilk adımım olarak kesmişlerdi ipimi. Aslında hepimiz kendi isteğimizle olmasa da bir kere ipimizi koparabiliyoruz. Konu ile alakalı değil ama ileride okuyacağı okula da gömme âdeti vardır o göbek bağını. Tekrar bağlansın diye mi acaba?

Peki, neydi bu bizi bağlayan ipler, bizi gitmelerden alıkoyanlar? Hiç düşündünüz mü nedir bunlar diye? Sevdiklerimiz, sorumluluklarımız, sahip olduklarımız, kaybetmekten korktuklarımız mı? Ya da ipini koparmak bir çözüm mü kendini bulabilmek için?

Şimdi benim cevaplarımı vereyim; benim bir sürü ipim var beni bağlayan. Sevdiklerim (ve onlara karşı sorumluluklarım) ve bu sorumlulukları gerçekleştirmek ve hayatımı idame ettirmek için çalıştığım kuruma karşı sorumluluklarım. Bir de kendimi mutlu etmek adına sahip olup sonrasında bana sahip olan şeylerim. Şeylerim kelimesini bilerek kullandım, çünkü onlara başka bir isim vermek mümkün değil aslında.

‘Sahip olduklarınızın size sahip olması’ kavramını “Fight Club” filminde alıntı yaptım. Çağımızın en büyük hastalığı değil mi sahip olma isteği, ihtiyacın olmasa da. Yeni nesil sahip olma konusunda oldukça isteksiz, gelecekte buna göre modellenmiş bir düzenin nasıl adapte olacağını beraber göreceğiz.

Çok dağılmadan sorularımı cevaplamaya devam edeyim; ben iplerimi koparamam en azından birçoğunu, bu beni korkak da yapmaz. Ama onları esnetmenin yolunu bulabilirim. Tıpkı atılan bir bomerang’ın geri dönmesi gibi ufak kaçışlar yaratabilirim kendime. Bu esnetme modeli aslında sevdiğim bir bisiklet gezgini olan arkadaşımdan esinlendiğim bir yöntem, o da benim gibi birçok iple bağlanmış ve bunları koparması çok mümkün değil ama onları kısa kaçışlarla esnetebiliyor.

Şimdi bu yazdıklarımı okuyanlar (ben dâhil), hayatı ıskaladığımı, hayatı yaşamadığımı söyleyebilirler.
Bütün bunlar ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filmindeki bence kötü tercümeden dolayı; ‘Carpe Diem’ hayatı yakala diye çevrildiğinde beri herkes eleştirir oldu radikal çıkışlar yapmayan, iplerini koparamayanları. Oysa bence çeviri ‘Anı Yaşa’ olmalıydı, skor yerine koşmaktansa o yaşadığın anın hakkını vermek olmalıydı.

İplerimi kendi isteğim ile hiç koparmadım en azından vazgeçmediklerimi. Vazgeçtiğimde ise kazandığım kaybettiğime değdi çoğunlukla. Azınlıkta kalanlar ise bir ukde olarak kaldı içerlerde bir yerlerde. Ama esnetmeler oldu hep, hatta şu anda bile bunları yazarken esnetiyorum iplerimi. Boşuna anlatmadım ben mühendisin gündüz düşleri kavramını.

Anı yaşamaya gelince ise Osho’dan bir alıntı ile noktayı koyalım yazıya;
“Bir adam ölür. Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrı’nın elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını fark eder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer:
Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı…
Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Tanrı: Sahip oldukların!
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim… Param…
Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti…
Adam: Anılarım mı?
Tanrı: Hayır… Onlar zamana ait…
Adam: Yeteneklerim mi?
Tanrı: Hayır… Onlar koşullara ait…
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Tanrı: Hayır oğlum… Onlar yürüdüğün yola ait…
Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait…
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait…
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum… Ruhun bana ait…
Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı’nın elinden alıp açtı… BOŞTU!

Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı’ya sordu…
Adam: Hiçbir şeye sahip değil miyim?
Tanrı: Doğru… Asla bir şeye sahip değildin…
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Tanrı: ANLAR… Yaşadığın anlar senindi. Hayat sadece bir andır…”

Yakaladığınız anlar ıskaladıklarınıza değsin…

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

01 Şub Bir kızı olmalı insanın…

Bugünkü bloğun başlığı Muhlis Dilmaç’dan her ne kadar o bunun farkına ben yayınladığımda varacak olsa da. Israrla insanın bir kızı olmalı der bende bir kız babası olarak bunu kullandım çünkü;

Bugün kızım Derin’in 15. yaşgünü… 15 sene önce ilk kucağıma verdiklerinde ne yapacağımı bilemeyip heyecandan hemen babaannesine verdiğim, sonrasında ise tepemden hiç inmeyen prensesimin doğum günü. Bir Derin Şakrak yaşgünü ritüelidir, şartlar ne olursa olsun yaşgünü akşamı “Sushi” yenir geleneksel olarak.

Ona baktıkça büyüdüğümü değil ama yaşlandığımı hissediyorum. Artık bir genç kız o ve ona söz verdiğim için onunla ilgili anılarımı ona sormadan hiçbir yerde paylaşmayacağım, bu yazıyla paylaştığım yaşgünü fotoğrafları için bile onayını aldım ama yazıyı herkesle beraber okumak istedi.

Yıllardır kendime koyduğum en önemli hedeftir; kendisine saygısı olan, özgüveni yüksek, dürüst, vicdanlı , ülkesine ve kurucularına saygılı ve haksızlık karşısında susmayan bir birey yetiştirmek, mesleği ne olacak o onun bileceği iş. Şimdilerde Cerrah Doktor olmak istiyor, ben babası olarak bunun zorluklarını gösteriyorum ona çevremdeki hekim arkadaşlar sayesinde. Ama her seferinde de tekrar etmekten kendimi alamıyorum;

“Hayat zordur ve bir kere zor olduğunu kabul ettiğinde zor olmaktan çıkar ve eğer zevk aldığı bir iş yapar ise tüm zorluklarına rağmen bir gün bile çalışmamış olursun” diye. Hatta benim bir aforizmam var onunla da paylaştığım; “Çalışıyor olsaydım, çalışmazdım.”

Ben bu hedefimi gerçekleştirdiğimde ise Annemin, Babamın bana verdiği fırsatı ona vererek en azından onların fedakarlıklarına yaklaşma şansım olacak. Sonuçta onlar bunu 3 çocuk için yaptılar.

Kızıma ve kızımın yaşgününe dair yazacaklarım bunlar.

Yazımın devamında ise bugüne özel olarak “Kız Çocuklarına” yazılmış şarkıları paylaşacağım. Muhtemelen hepsini biliyorsunuz.

İlk şarkı İlhan İrem’den “Kızım İçin” Şarkısı;

Bu şarkı çok seviyorum ama çok da dinlemek istemiyorum. Beni çok hüzünlendiriyor. İlk dinlediğimde İlhan İrem’in bu şarkıyı kendi yaşadıklarından yazdığını düşünmüştüm. Zaten çok severdim, aynı acıyı paylaştığımız için daha çok sever olmuştum. Sonrasında youtube da bir programa rastladım; orada bu şarkının hikayesini anlattı. Bursa’da bir akşam, yeni boşanan bir arkadaşı sıkıntılarını paylaştığında çıkmış bu sözler. Ekşisözlük’de bu arkadaşının kim olduğunu yazıyor ama kim olduğunun çok da önemi yok.

İkinci Şarkı Charles Aznavour’dan “A Ma Fille”.

“Francophone” olmamdan dolayı Fransızca şarkıları çok severim. Aznavour, en sevdiğim şarkıcıdır. Evde neredeyse tüm plakları vardır. “A Ma Fille” şarkısı kızını evlendiren bir adamın o akşam hissettiklerini anlatır hem de çok güzel anlatır. Sonuçta her kız babası günün birinde bunu yaşayacaktır.

En çok burasınıu seviyorum;

“ve başına gelen kötü şeylerin hiçbirini bilmeyen o
seni büyütmek için hiçbir şey yapmayacak olan o
en korktuğum şeyi benden çalacak olan o
bizim mutluluğumuzu bizim geçmişimizi çalacak
adını ve yüzünü bilmediğimiz bu yabancı
O! ondan ne kadar nefret ediyorum…”

Şu sözlere bir bakar mısınız; Nasıl bir duygu yoğunluğu…

Üçüncü Şarkı Bülent Ortaçgil’den “Kızıma Mektup”

Düşünen ve sorgulayan bir bireyin böyle çivisi çıkmış bir dünyada çocuk yetiştirirken yaşadığı zorlukları en kıymetlisine nasıl da güzel anlatır.

“Hayata yeni şarkılar lazım; sende öyle yap, yaşayacaksın”

Dördüncü Şarkı ise Steve Wonder’dan “Isn’t she lovely?”

Stevie Wonder bu şarkıyı 1976 yılında kızı Aisha’nın doğumunu kutlamak için yazdı, orijinal kayıtta başlangıçtaki ağlama sesi yeni doğan bir çocuğun ilk ağlaması, ayrıca şarkının sonuna Stevie Wonder kızını yıkarken kayıt aldığı seslerde eklenmiştir.  Sözler zaten herşeyi anlatıyor…

Yazımı tamamlarken acaba hangi şarkı ile bitirmeliyim diye kendi kendime soruyordum Hatta taslak olarak yazımı hazırladığımda “Bonus Olarak da” diye yazıp boş bırakmıştım. İstanbul’dan dönerken yolda yine “Annemin Plakları” programını dinliyordum podcast’den. Beni tanıyanlar bilirler bu radyo programını sürekli dinlerim. İşte yine böyle bir yolculuk rituelinde Cem Karaca Özel Programını dinlerken, bu sefer kız çocuğuna değil ama bir evlata yazılmış şarkı bir anda çalmaya başladı.

“Bugün sen çok gençsin yavrum,
Hayat ümit neşe dolu
Mutlu günler vaad ediyor.
Sana yıllar ömür boyu,
Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni.
Doğarken ağladı insan bu son olsun bu son”

Bu sözlerden sonra başka da birşey yazılmaz diye düşündüm.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

27 Oca AnılSakrak Çıkmazının Hikayesi

İlk blog yazımı yazmak zordu ama ikincisinin bu kadar zor olacağını beklemiyordum. Yaşgünü yazımı yazdıktan sonra sürpriz bir yaşgünü partisine “maruz” bırakıldım her ne kadar bundan sonra artık yaşgünü kutlamak istemiyorum desem de. Organize bir tuzağın içine itildim; evde dansöz bile oynattılar benim için. Maalesef bu kayıtları sonrasında yakmak zorunda kaldık. Bu kadar ısınmadan sonra bugünkü yazıma gelebilirim.

Neden Bloğumun adı “Anıl Şakrak Çıkmazı”?
Bir önceki çalıştığım şirketin kurulumu sırasında geç saatlere kadar süren mesailerim oluyordu. ( Sanki şimdi farklı oluyormuş gibi yazdım iyi hissettirdi.) 28 Mart 2013’de, yine gece geç bir saatte işten çıkmış eve dönüyordum, daha doğrusu güvenlikteki arkadaşlar  “abi sen eve gitmeyecek misin?” diye sorduklarında saatin kaç olduğunun farkına varmıştım. Manisa Organize’nin 4. kısmından eve doğru yola çıktığımda , yolda cadde isimlerine takıldı aklım bir anda, acaba benim ismim bir yerlere verilir miydi diye sordum kendime? Bizim yatırım dışında kimse olmadığı, ıssızlığın ortasında bir bina idik ve ilkbaharda fabrikadan gelen makina sesleri arasında çobanların dolaştırdıkları koyun sürülerinin çıngırak sesleri gelirdi pencereden dışarı baktığımda. Şimdi ise oradaki her parsel dolmuş hatta bu aralar yeni parseller açılıyor gelecek bir otomotiv fabrikası yatırımı için.

Anıl Şakrak Bulvarı ya da Anıl Şakrak Caddesi , o kadar büyük bir adam değilim ki adım bir caddeye verilsin benim, Bulvar ya da Cadde ismi Atatürk’dür benim ilk aklıma gelen ve gelmeye devam edecek olan.
Sokak desen biraz kişiliksiz geliyor bana; Numarada oluyor, çiçek de oluyor, İsim de.
İşte o an geldi aklıma “Anıl Şakrak Çıkmazı”; Daha derin anlamı olan daha gizemli hem de şiirsel. O gün karar vermiştim eğer adım bir yerlere verilecek ise bir çıkmaza verilsin. Baktım olmuyor bende kendi çıkmazı yarattım. Anıl Şakrak Çıkmazının hikayesi budur.
Resimde fabrikanın tarladan üretime geçişini anlatan “öncesi-sonrası” adlı güzel bir çalışmamdır.

 

Peki alt slogan niye “Bir Mühendisin Gündüz Düşleri”; 1992 yılı İrfan Tözüm imzalı bir film var, “Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri” , filmi seyrettim mi hatırlamıyorum ama oradan esinlendim bu alt sloganı düşünürken.
Peki nedir bu mühendisin gündüz düşleri? Ben bir mühendisim her ne kadar uzun yıllardır mühendislik yapmasamda hayatımın her evresinde mühendislik eğitiminin bana sağladığı analitik düşünme ve sorgulama yetkinliklerini kullanmaktayım. Bir daha şansım olsaydı yine mühendislik okurdum hatta yine aynı üniversitede okurdum. Ama bu analitik, her şeyi sorgulayarak yaşamak, Zweig’in Satranç kitabındaki gibi kafanda kendine karşı satranç oynamak gibi bir şey. Bazen kaçıp kurtulmak lazım bundan. İşte bu gün içerisinde kah araba kullanırken kah bir şeyler okurken, bir müzik tınısı veya bir söz ile birden kısa süreli bir düşsel seyahat yapmaya verdiğim isim benim bu. Kısa süreli savunmasız düş görmeler.

Cumartesi 25 Ocak idi, benim için önemli bir insan olan Genel Müdürüm, Abim ve Kardeşim Nuri Ünver’in doğum günü. Yıllar önce onunla beraber çalışırken bana geleceğe yönelik kariyer planımın ne olduğunu sorduğunda ona onun olduğu yaştan daha önce genel müdür olmak isteğimi söylemiştim. Bana bu nasıl olacak dediğimde ya sen terfi edip başka yerlere gideceksin ya da ben başka yere gideceğim demiştim.
Bu blogun isminin verilmesinde önemli bir yere sahip olan bir önceki şirketimde genel müdür olduğumda bana o hatırlatmıştı bunu “aferin yaptın” diye. Görüştüğü yeni bir kariyer fırsatı için beni referans olarak gösterdiğinde ne kadar gurur duyduğumu kelimelerle ifade edememiştim ne ona ne de kendime. Kariyer basamaklarını tırmanırken ondan kalan birçok tecrübe var hayatıma adapte ettiğim. Ama en önemlisi hep kulaklarımda “Yükseldikçe daha yalnızlaşırsın”. Her sene daha iyi anlıyorum bu kalabalıklar içinde nasıl ıssızlaştığımı.

İlk Fotoğraf 2008 yılının 25 Ocağında Nuri’nin yaşgününde çekildi. Efsane bir kadronun bir parçası olmak ne kadar güzel bir şeymiş bu resme baktıkça daha iyi hatırlıyor insan. Fotoğrafı çeken ben olduğum için maalesef ben yokum tabiki. O zamanlar daha selfie nedir bilmiyorduk. Başkasına çektirmeyi de akıl edememişiz o da ayrı bir konu.
2010 yılı Kasım ayında Londra iş seyahatinden bir kaç anı, hatta bir tanesi Beatles’ın Abbey Road Cross Street’e de benzemiş ama açıyı tutturamamışız. Çok efsane bir de Çin Seyahatim vardı Nuri Abiyle, onu da başka bir gezi yazısında paylaşırım artık. Işıklar içinde uyusun…

Vefatı sonrasında duygularımı kağıda dökmek istemiştim, ancak bunlar çıkabilmişti,
Facebook Paylaşımım

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

 

 

Read More

17 Oca Bugün benim doğum günüm

Bugün benim doğum günüm. Tam 45 yıl önce buraya gelmişim. Tam 16.436 gün geçmiş ben doğduğumdan beri. Babam bu yaşlarda iken ben 15’imde idim ve o zaman bu yaşa baktığımda ne kadar de büyük geliyordu bana. Şimdi acaba 15’inde olan kızım ne düşünüyor benim yaşım için.

TUIK verilerine göre Türkiye’de ortalama yaşam süresi 78 yılmış, bu rakam internette biraz googlelayınca 1700 yıllarında 30 imiş. Yine TUIK verilerine göre son 60 yılda yaşam süresi 30 yıl artmış. Mühendisim ya illa sayı ile konuşacağım. 60 yıl önce doğmuş olsaydım 3 yıl ömrüm kalmıştı, şimdi ise 33 yıl.

Ama aslında ne kadar olduğunu kimse bilmez. Ölümü konuşmak hem de insanın yaş gününde ne kadar saçma geldi değil mi? Ama ölüm değil mi yaşamamızı anlamlandıran. Eğer sonu olduğunu bilmeseydik amaçsızca yaşardık, çünkü her şeye zamanımız olurdu, şimdi ise yetişmek için menzile koşuşturup duruyoruz, en azından ben koşup duruyorum.

Durursam düşerim koşuşturmam beni dengede tutuyor; Einstein boşuna dememiş; “Hayat bisiklete binmek gibidir, denge de kalmak için, hareket etmeye devam etmen gerekir”.

Can Yücel’in şiirindeki gibi bu yaşımdaki benim 15 yaşımdaki benle konuşma şansı olmasını ister miydim? Hayır, çünkü yaptığım yanlışları yapmamasını öğütleseydim eğer şu an ki ben olamazdım ki. Yanlışlar yaptım, pişmanlıklarım oldu hayatta ama tümüne baktığımda ise bir gram pişmanlığım yok. Akması gerekiyordu o gözyaşlarının, bağırılması gerekiyordu, ağız dolusu küfredilmesi gerekiyordu, kahkahalarla çınlaması gerekiyordu her yerin ve de sessiz kalınması gerekiyordu ölü gibi.

Bugün 45’lik oldum ve bugün ilkyazımı yazmak istedim bloğuma. 30, 35 ya da 40’da yazmaya başlayamaz mıydım? İsterdim ama olmadı, bir şekilde erteledim ama şimdi zamanı geldi dedim kendi kendime. Okunmak için mi yazıyorum, bilmiyorum. Yıllardır günlükler tutarım ama hep kişiye özeldir ve kimseye okutmam, hatta yılsonunda son kez okur ve yok ederim. Kendimle konuşmalarımdır onlar. Ama yıllardır da biriktiriyorum içimde duyduklarımdan, gördüklerimden, okuduklarımdan ve yaşayıp içselleştirdiklerimden, bunları paylaşmak istiyorum belki de. Okuduğum bir kitapta hayatın amacını 4 maddede özetlemişti; Yaşamak, sevmek, öğrenmek ve bir miras bırakmak. Belki de bu yazdıklarım bir miras olacak ya da internet çöplüğünde buruşturulup atılmış bir kâğıt parçası.

İkinci 45 Dakikada, amacım orta sahayı daha hızlı geçip topu kanatlardan sıfıra inerek kaleiçine indirmek istiyorum topu, Rahmetli Vedat Okyar’ın söylediği gibi ;

“Hakem sana haksızlık yapıyorsa, öyle bir oynarsın ki hakemi çimlere gömersin. Golüne ofsayt mı verdi, 30 metreden gol atarsın, hakemi de topla beraber kaleye sokarsın.”

hareket etmeyi planlıyorum. En azından sahaya böyle çıkacağım.

Bloğumun ya da günlüğümün adı “Anıl Şakrak Çıkmazı”; Sloganı “Bir Mühendisin Gündüz Düşleri” ve logosu ise Enso Çemberi içinde zincirlenmiş Prometheus. Aslında her birinin anlamları var ve bunları bir başka yazıda en kısa zamanda paylaşacağım.

“Bazı insanların sırf normal olabilmek için, olağanüstü enerji sarf ettiklerini kimse bilmez” – Albert Camus

Turgut Uyar’ın çok sevdiğim bir dizesi ile bitirelim bu yazıyı;

“Düşünüyorum da biz büyüyerek çocukluk yapmışız.”

Read More