Genel arşivleri - Sayfa 6 / 7 - Anıl Şakrak
1
archive,paged,category,category-genel,category-1,paged-6,category-paged-6,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

Genel

03 May Gitmek…

“Bugünlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey… Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız “kalk gidelim”, öbür yanımız “otur” diyor. “Otur” diyen kazanıyor.

O yan kalabalık zira. İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu… En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz. Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler… Bir çocuk daha doğurmalar… Borçlara girmeler… İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum. Değil bu şehirde gitmek, iki sokak öteye taşınamıyorum. Alıp götürsem gelmez ki… Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında. Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin. “Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır; evet sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım. Bari ufak kaçışlar yapabilsek…
Var tabii yapanlar. Ama az. Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek… Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa. Gün içinde mesela… Küçücük gitmeler yapabilsek. Ne mümkün. Sabah 09.00, akşam 18.00. Sonra başka mecburiyetler. Sıkışıp kaldık. Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma.
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar áşık olmam ama her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun… İstemek de güzel.”

Bu haftaki yazıma bir alıntı ile başlamak istedim. Bende belki çoğunuz gibi bu yazı / şiirin Can Yücel’e ait olduğunu biliyordum. Maalesef yazıya koymaya karar verdiğimde araştırınca gördüm ki Pakize Suda’nın 2002 Nisanından Hürriyet Gazetesindeki köşesinde ve Ocak 2003’de basılan “Ağız Tadı ile Sevişemedik” adlı kitabındaki “Gitmek” adlı yazısıymış.
Bazen birçok doğru bildiklerimizi sorgulamamızda fayda var. Her okuduğumuza inanmamak gerekli, merak etmeli ve sorgulamalıyız.

Hepimizin aklında bir gitmek fikri vardır. Her bunaldığımız da “gideceğim buralardan” der dururuz.
Peki kolay mı o gitmeler? Bu gidişlerin dönüşü nasıl olur? Giden midir terk eden yoksa kalan mı? Bu eve hapis olduğumuz günlerde aklıma bir gitme fikri girdi ben de bunları sizle paylaşayım dedim.
Bu gitme fikri “geri dönüşü olan bir gitme” ise bu yazının konusu olmayacak. Geçen hafta Berkay kardeşim dönüşü olan bir gitme yazısı ile zaten beni ve tüm okuyanları şöyle güzel bir tatile çıkardı. Ben ise dönüşü olmayan, Kürkçü dünyanın, gemilerin hatta limanın bile yandığı bir gitmeden bahsedeceğim.
Böyle bir fikrim var da ondan mı yazıyorum. Bilmem, belki o beynimin karanlık kıvrımlarında vardır ama daha aydınlığa çıkmamıştır. Ama herkesin böyle bir gitme fikrine sahip olduğunu iddia etmiyorum ama derinlerde bir yerde bir kaçış veya vazgeçiş tohumunun var olduğunu düşünüyorum. Bazılarımız bunu yeşersin diye toprağa bazılarımız da saksıya ekeriz.
Gitmek nedir? Nasıl Gidilir? En zoru gitme nedir? Bu sorulara cevap bulamayacaksınız bu yazıda ama bahse girerim bir sürü sorular bulacaksınız kendi gitme isteklerinizle ilgili.
22 Nisan akşamından beri evdeyim. Çalışmıyorum diyemeyeceğim, çünkü internet bağlantısı ve bilgisayar sayesinde sayısız çevrimiçi toplantıya katıldım. Raporlar ve tablolar hazırladım. Bir ulaşım amaçlı bisiklet turu (yeni e-bisikletimi denemek için Bostanlı’dan Göztepe’ye gidip geldim) ve market alışverişi için çıkışları saymazsak, sadece balkona çıktım. Hatta balkon yaşam üzerine çeşitli foto-montajlar paylaştım instagramda.
Dedim ya evde oturmak bana yaramıyor, yok yere icat çıkarıyorum. Şimdi Burcu bunu okuduğunda “ne oluyor?” diye soracak, ailem merak edecek, Babam kız kardeşime “çaktırmadan sor” diyecek.
Merak etmeyin bir yere gittiğim yok en azından şimdilik ama “Bir Mühendisin Gündüz Düşleri” değil mi bu yazı dizisinin ana mottosu, bende evde oturup dururken, öyle bir gittim, ama dönüp geldim bunları yazdım. Hatta evde kaldığım sürede en çok vakit geçirdiğim balkonda kendimce gidişler yaptım.

En zor gidiş nedir?
Kendinden gitmektir en zoru; Herkes bazen yeniden başlamak ister, hani bilgisayarı kasınca yeniden başlatmak gibi kendinize de yeniden başlatmak istersiniz. Yeniden başlasaydım bu hataları yapmazdım, bu kararları alırdım / almazdım diye düşünürsünüz.
Holywood sineması bu paralel evren konularına çok önem verir. İlk aklıma gelen filmler “Sliding Doors” ya da “Family Man”. Tabi ki çabuk büyümek isteyen her çocuğun hayali olan Tom Hanks’in “Big” filmini de unutmadım.
Yeniden başlatma yani gitme isteğine sebep olan seçimlerimizdir. Eğer daha farklı seçimler yapsaydık yine yeniden başlatma isteklerimiz olacaktı ama muhtemelen başka yerler ve zamanlarında hayatımızın.
“Yaşarken yeniden doğsanız” bile yine o geçmiş seçimleri getiriyorsunuz yanınızda yeni yaşamınıza ama…
Ama yeniden başladığınızda aynı hataları yapmama hakkında sahipsiniz.
Hafta için The Core filmini seyrettim Netflix’den. Klasik bir felaket filmi idi. Ama filmden aldığım bir replik çok hoşuma gitti.
“Lider olmak yetenekle ilgili değildir, sorumlulukla ilgilidir. Sadece doğru kararlardan değil, yanlış olanlardan da sorumlusun ve boktan kararlar vermeye hazır olmalısın.”
Takımı bozamıyoruz yani gidip gelseniz de, yeniden başlasanız da sizi sizsiniz. Bunu tüm olarak kabul etmelisiniz.

Gitmelerden nerelere geldim yine. Gitme fikrini ben hep Ezginin Günlüğü’nün bir şarkısı dizesine benzetirim.

“Denizkızı girmiş düşünceme, Ben iflah olmam”

Sözleri Halim Şefik Güzelson’un “Balık Ağzı” şiirinden. Kaç yıldır dinler ve bu sözü kendimle özleştiririm ama ilk defa bunu yazarken öğrendim şiirin kime ait olduğunu. Bu arada Halim Şefik Beyin soyadı da harika : Güzelson.

Gitmelerin en güzel yanı varış değildir, yolun kendisidir aslında. Varacağınız yer yine kendiniz oluyorsunuz bu arada farklı bir şey aramayın.

Gitmelerden bahsedip Rina filminin son sahnesindeki Şarapçının efsane tiradını da eklemeden olmaz tabi ki;

“Gitmek cesaret ister ufaklık. Gideceğin yer neresi olursa olsun, sevdiklerinle arana mesafe girince, varış yerinin hiç bir anlamı kalmaz. Vedalaşmakta zor iştir biliyo musun? Oturursun geminin kıçına. Bakarsın sevdiklerine gittikçe ufalırlar, ufalırlar kaybolurlar. O zaman anlarsın işte vedalaşmak asıl kalana değil gidene koyar. Yüz defa söyledim sana hüzünlü değilim mizacım böyle. Bak, şarabımla beraberim çocukluğumdan beri hayaller kuruyorum. Şarabımdan ayrılmadan hem de, ben şarabımdan ayrılmıyorum, o da bana bunca gidene rağmen hala hayal kurdurtmaya devam ediyor. Ne olmuş yani büyük adam olamadıysa, hayallerimizi satmadık ya…”

#Balkondayasam üzerine bu evde kaldığım günlerde farklı foto-montajlar yaptım. Aynı sokağa bakarken ne hayal gördüklerimi biraz teknoloji desteği ile sizlerle Instagram’dan paylaştım. Buradan da paylaşayım dedim.
“Photofox” diye bir program kullanıyorum cep telefonumda, ücretsiz sürümünde bile başarılı. Tek yapmanız gereken ana fotoğraf üzerinde istemediğiniz yerleri silip arka plana istediğiniz fotoğrafı yerleştirmek. Sonrası hayal gücü.
Ne demiş Albert Baba;

“Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür. Hayal gücü ise her yere…”

Bu haftaki kitap önerim; Ayn Rand’ın 1957 yılında yayınladığı “Atlas Vazgeçti” adlı kitabı.
Türkçe’ye 3 Cilt olarak Sinan Çetin’inin Plato Yayınları tarafından yayınlanan efsane kitap. Çevirisi akıcı bir kitap.
2007 Yılında okumuştum. Hatta kitap ile ilginç bir anım var. Delhi uçuşumda kitabımı okurken Hintli bir adamla kitap sayesinde tanışmış ve yol boyunca kitap üzerine tartışmıştık.
2008 krizi sonrası 2009 yılında 500.000 adet satmış.
Who is John Galt?

Kitaplardan uyarlanan filmler birkaç istisna haricinde genelde başarılı olmaz. Rastlantı sonucu çok sevdiğim kitabın filminin çekildiğini duymuş ve heyecanla indirmiştim. Kitabı günümüze uyarlamışlar. Beklendiği gibi film kitabın çok gerisinde kalmış. Kitabı okumadan izlerseniz çok zevk almazsınız. Ama kitabı okuduğunuzda ise filmi izlemek size zevk verecektir. En azından bana çok zevk vermişti.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

26 Nis Benim 23 Nisanım

Bu hafta Çarşamba akşamından beri evdeyiz. Perşembe sabahı, babam ilkokul zamanlarından 23 Nisan fotoğrafımı paylaştı benimle ve akşamına da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını evlerden oldukça farklı bir şekilde kutladık.
Perşembe akşamı Pazar günkü yazımda 23 Nisan’ı yazayım dedim kendime.

23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluş tarihi, bunu hepimiz biliyoruz. Ama gerçekten anlıyor muyuz? Bu 100. Yılını kutladığımız bu tarihin anlamını anlayabildik mi? Buna cevap vermeyeceğim, ama bunu cevaplayabilmek için önümüzde tam bir yıl var hepimizin. Gelecek sene 23 Nisan’da umarım bu pandemik süreç bittiğinde cevabımızı gösterebiliriz.

Neden böyle yazdım? Eğer bu pandemik kriz olmasaydı, Beyaz Yakalılar için Cuma ile birleştirilen 4 günlük bir tatil fırsatı olacaktı, lütfen kendimize dürüst olalım. Bu sene sanal ve balkonlarda kutladığımız 100. Yılı,  seneye hakkını vererek kutlayalım. En azından ben öyle yapacağım.

23 Nisan’ın Bayram olarak kutlanmasına 1924 yılında karar verildi ve Atatürk bu bayramı çocuklara 1929 yılında armağan etti. 1979 yılında ilk olarak 6 ülkenin katılımı uluslararası boyuta taşındı ve 40 varan uluslararası katılımla dünya çocukları olarak kutlanmaya başlandı. Dünya’da çocuklarına bayram hediye eden ve bu bayramı bütün dünya ile paylaşan ilk ve tek ülkeyiz.

İlk Meclis yani Meclis-i Mebusan 23 Aralık 1876 yılında Kanun-ı Esasi’sine göre kuruldu. Yetkileri sınırlı bir meclisti ve görüşülecek kanun teklifleri için padişahtan izin almak gerekiyordu. Şu an meclisimizde yazan bir cümle aklıma geldi; “Egemenlik kayıtsız şartsız, milletindir.”

Benim 23 Nisanlarımdan hatırladığım zamanlar genellikle ilkokul zamanları, yani Kuşadası zamanları.

Kuşadası’nda bayramlar eski statta kutlanırdı. Tıpkı Teoman’ın “İstasyon İnsanları” şarkısındaki Cennet Plajının otopark olması gibi, maalesef o eski stat da şimdi otopark oldu, hatta önce gecekondu otopark idi şimdi en son geçtiğimde gördüm ki bildiğin bayağı bariyerleri ve gişesi olan bir otopark oldu.

İlkokul 1. Sınıfta Milli Takım forması ile katılmak istedik ama Bayrak Kanunu nedeniyle Kaymakamlıktan izin alınarak beyaz tişörtün göğsüne ay yıldız etiketi ile katılmıştık. Oysa hayallerimizde Milli Takımın beyaz zemin üzerinde kırmızı şeridin üstünde ay yıldızdan oluşan o efsane forması vardı. Paylaştığım fotoğraflardan biri bu fotoğraf. Biraz iriymişim galiba o zamanlarda yaşıtlarıma göre. Bir de dikkate edin saçlarım var.

Yanlış hatırlamıyorsam 5. Sınıfta şiirde okumuştum. Hangi şiiri okuduğumu hatırlamıyorum ama Rahmetli Ayşe Hocam öyle bağıra bağıra oku ki mikrofona ihtiyacın olmasın demişti. Yine saçlarıma dikkat ediniz.

Bunun dışında her bayramda bir gösterinin parçası olurdum. Atabarı ve harmandalı da oynadım. Allahtan onların fotoğraflarını bulamadım. Buradan anne ve babama sesleniyorum, lütfen onları bulursanız sadece benle paylaşın ya da yakın.

Ortaokul döneminde ise Göztepe Gürsel Aksel Stadına provalara giderdik ve o anlam veremediğimiz hareketleri bize yaptırırlardı. Tabi o seyahatlerin en komik anları Alsancak’tan Göztepe’ye yapılan otobüs seyahatleriydi.

23 Nisanlarda eski Cuma pazarının orada bulunan Belediye Düğün salonunda 23 Nisan Balosu yapılırdı. O baloların birinde dans etmeyi planladığım bir kız vardı (kim olduğunu hiç hatırlamıyorum, o zamanlarda Kuşadası’ndaki 3 ilkokul –Mahmut Esat, Devrim ve 7 Eylül- ortak katılırdı) ama fırlamalık yaparken pantolonu yırtınca eve erkenden dönmek zorunda kalmıştım.

TRT’den izlediğimiz o 23 Nisan Şenliklerini ise hiç unutmuyorum, farklı kültürlerden çocukların gösterilerini izlemek, benim için o ülkelere gitmekti. Halit Kıvanç efsane sunumunu da unutmamak lazım. 1979 yılı kaydını youtube’da buldum, çocuklarımıza seyrettirmek keyifli olabilir, onlar seyretmezse biz seyrederiz bir daha.

Bir de unutmadığım, televizyondan yayınlanan 23 Nisan gösterilerinde tribünde yapılan o efsane gösteriler. Nasıl bu kadar başarılı koordine oluyorlar ve şimdi ne yapacaklar diye heyecanla beklerdik. Türk aklı olarak da, bunun için ne kadar çalıştıklarını da sormadan edemezdik.

100. Yılını hiç daha önce tanışamadığım, ama o akşam samimi bile olduğum komşularımla beraber İstiklal Marşını söyleyerek kutladığım 23 Nisan’ı umarım seneye hakkıyla kutlarız.

23 Nisan’ı konuşurken bildiğim en büyük Lider Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmadan geçtiğimi düşünenlere ise tek mesajımı ondan aldım; “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.”

Bu haftanın kitap ve film önerisi 23 Nisan’a özel  çocuklara ve içindeki çocukları hiç öldürmeyenlere uygun oldu.

The Goonies – Define Adası (1985)

The Goonies filmi Türkiye’de Define Adası olarak yayınladı. Eskiden TRT’de harika Disney Filmleri gösterilirdi. Yanlış hatırlamıyorsam bu filmi de orada seyrettim. Define adası romanı ile alakası yok ama onunda filmi var. Fırsat yaratın ve çocuğunuzla seyredin.

Define Adası

Hala okumaktan keyif aldığım bir kitap, bence yeniden okunabilir evde otururken.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

19 Nis Dojaz

Yazının adını bilerek ilgi çekmesi için dojaz olarak verdim. Aslında Denge’den bahsetmek istiyorum bu yazımda. Dozaj kelimesiyle yaşadığım komik bir anım var. Sanırım ortaokuldaydım. Okul çıkışı Mehmet Taylan ve Yasin’le okuldan çıkmış eve yürüyorduk. Taylan yine bana takılıyordu, ağzımdan “Yeter Memo Dojaz kaçırıyorsun” dedim. Mehmet dozaj yerine dojaz’ı duyunca ise takılmanın dozunu arttırdı. Hala bana takılır arada dojazı kaçırma Anıl diye.

Gerçi Taylan’ın dozaj konusunda hep sorunu (!) olmuştur. Bir keresinde yine okul çıkışı bizim evin girişine koku bombası atmıştı. Dozajı kaçırma konusunda başarılı bir dostumdur kendisi. Hala arada bana “Anıl Dojazı kaçırma” diye takılır.

Denge kavramı hepimizin hayatına aslında ortaokul fen dersleriyle girer ve çoğumuz fen derslerini sevmediğimizden olsa gerek denge ile bir türlü barışamayız. Ben Fen derslerini sevdiğimden olsa gerek denge konusunda hep takıntılı oldum. Yaş alıp hayatla mücadelem daha da çetrefilleştikçe de denge kavramı daha da önemli kazandı.

Denge Nedir? Bilimsel bir tarif vermek gerekirse Google Hazretleri böyle buyuruyor;

  • Bir insanın ya da nesnenin devrilmeden, dikey durma durumu
  • iki karşıt gücün denk gelmesinden doğan durum
  • durmakta olan bir nesne üzerine etki yapan güçlerin o nesnede bir devinim yaratmamaları durumu ya da devinmekte olan bir nesneyi etkileyen güçlerin o nesnenin hızını ve yörüngesini değiştirmemeleri durumu
  • karşıt etkilerin birbirlerine eşit olduğu durum
  • kişide zihinsel ve ruhsal uyum
  • iki ya da daha çok gücün eşitleşmesinin ürünü olan görece bir durgunluk dönemi
  • Birbirine denk olma
  • Ekonomik yaşamın uyumlu ve düzenli gidişi
  • Siyasal güçlerin, yetkilerin birbirini sınırlayacak biçimde dağılması durumu
  • Vücudun en küçük dayanak yüzeyinde ya da yüzeylerinde devrilmeden, düşmeden durması
  • dik, düzgün durumdayken düşücek, devrilecek duruma gelmesi
  • aralarıdna ilişki bulunan şeyler arasındaki uyum dengesini yitirmek
  • düzenli durumu düzensizleştirmek, yoldan çıkmak.

Hayatın her anında ve her kavramda dengeden bahsederiz. Fizik de denge vardır, kimya da denge vardır, doğa da denge vardır.

Yani hayat bir denge oyunu aslında.

İstinasız hepimizin denge ile sorunu vardır;

Profesyonel çalışanlar iş ile aile dengesini kuramamaktan şikayet ederler, bu iki boyutlu denge problemi eve gelinde aile ve kendi arasındaki denge ile yeni boyutlar kazanır. Denge denklemi böylece bilinmezlerin artışı ile daha da karmaşıklaşır. Dengesizlik bizleri karamsarlığa ve huzursuzluğa götürür.

Dengesiz biri deriz eğer yaptıkları konusunda öngörülerimiz tutmuyorsa, oysa kabul etmeyiz belki de onun dengesi budur diye. Çünkü herkesin dengesi kendine dengelidir.

Bunları yazarken Sezen Aksu’dan Denge şarkısı aklıma geldi, ne diyordu sözlerinde…

Sizin alınız al inandım, morunuz mor inandım.
Tanrınız büyük amenna, siiriniz adamakıllı şiir.
Dumanı da caba, dumanı da caba.

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama sokaklar şöyleymiş sokaklar şöyleymiş, ağaçlar böyleymiş
Sokaklar şöyleymiş, ağaçlar böyleymiş…

Ama sizin adınız ne, benim dengemi bozmayınız
Sokaklar şöyleymiş, ağaçlar böyleymiş.

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz, benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım, morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre, ben tam dünyaya göre

Ama sizin adınız ne, benim dengemi bozmayınız
Sokaklar şöyleymiş, ağaçlar böyleymiş…

Hayatımızda herşey de denge kurmaya çalışır dururuz, ama dengesizliğin de bir denge durumu olduğunu kabul etmeyiz. Denge de olduğumuzu anlamak için dengesizliği de deneyimlemiş olmalyız ve size komik gelecek ama denge ile dengesizlik arasında da bir denge olmalı.

Bunları yazarken aklıma konfor alanlarımız geldi. Hayatımız boyunca konfor alanlarımızı arttırmak için uğraşırız tıpkı dengemizi sağlamak için çabaladığımız gibi . Ama konfor alanları bizi köleleştirir, uyutur. Hatta konfor alanlarımızı kaybetmemek ve dengemizi bozmamak için hiç bir şey denemeyiz ve böylece ilerlemeyiz.

Yıllar önce bir bulmuştum nette bu yandaki karikatürü , ne de güzel anlatmış konfor alanlarını.

Bu haftaki yazı çok da istediğim gibi gitmedi, belki de dengesizliğimin ve huzursuzluğumun üst seviyede olduğu bir dönemde denge ve huzur üzerine yazı yazmak iyi bir fikir değildi ama ne bileyim öyle başladı ve bende öyle tamamladım.

Malum hepimiz bu aralar çok dengesiz ve huzursuz, dengesizliğimizi kabul etmemiz gerekli, en azından ben öyle düşünüyorum.

Oysa huzur arayışta onu bulunca yarattığımız konfor alanının bir süre sonra bizleri daha da huzursuz ettiğinden, konfor alanlarından çıkmaktan korktuğumuz içinde bu huzursuzlukla yaşamaya başladığımızdan.

Belki daha uygun bir zaman ve modda bu konuları tekrar ele alırım. Hele şu karantina günleri bir bitsin de nefes almaya başlayalım.

Bu haftanın kitabı Dr. Spencer Johnson’un “Peynirimi Kim Kaptı” adlı kitabı. Bu kitabı hayatımda önemli bir dönüm noktasında Ali Öztok hediye etmişti, Manisa’dan İzmir’e gelene kadar bitirmiştim. Öyle kısa olduğuna bakmayın, çok dolu bir kitap.

Şimdiler de hayatıyla ilgili dönüm noktasında olan her dostuma bu kitabı hediye ediyorum.

Tıpkı kitap da dediği gibi;

Korkmasaydın ne yapardın?

Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı 2103 yapımı bir film. Bu hafta aklımda onu tekrar seyretmek vardı. Gündüz düşler kurması ve sonsuz hayal gücü nedeni ile Walter Mitty ile hep bir yakınlık duydum.

Keyifle seyretmeniz dileği ile.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

12 Nis Siz 40 Yaşınıza Nerede Girdiniz?

Pazar akşamı yazımı yayınladıktan sonra beni yine tatlı bir telaş alır; gelecek haftaya ne yazacağım. Gerçi bir liste yapıyorum başlıklardan oluşan yazmak istediğim konular hakkında. Ama takdir edersiniz ki hayat sizin yaptığınız planlara güler geçer, bu kural burada da geçerli. Yazmayı planladıklarım dışında güncel ruh halime göre başka konular filizleniyorlar aklımın o karanlık köşelerinde. Bu şekillenmeler de genellikle pazartesi günü arabada işe giderken oluyor. Bu yazı bu yol sürecinde doğmadı ama bir yol hikayesi oldu; yol ve yolda beraber yürüdüklerimiz üzerine.

Onur Akkozak bu hafta sosyal medyada beraber yaptığımız seyahatlere yönelik bir tbt paylaşımı yapmıştı, bende ona bir fotoğraf gönderdim. Sonra akşamına öyle uzun uzun telefonda konuştuk. İşte o an anladım artık 40 yaş kutlamamızın hikayesini yazmalıyım diye. Sadece basit bir gezi hikayesi değil yalnız bu, ona göre okuyunuz lütfen.

Google hazretlerini insan hayatı boyunca kaç kişi ile tanışır diye sordum: bana youtube’dan çok güzel bir Nescafe reklamını tavsiye etti. Reklamın yalancısıyım ama 80.000 kişi ile tanışıyoruz; aile, okul, mahalle, iş arkadaşları , ex-ler vs.. Çoğunu tanımadığımız sosyal medya arkadaşları da bunu dahil mi diye sormadan geçemedim sayıyı düşününce.

Çocukluk ve mahalle arkadaşlarının çoğu yaş aldıkça sadece bir isim olarak hayatınızda yer almaya başlar. Üniversite arkadaşları ile tatlı bir rekabet içinde olursunuz sonrasında yıllar geçtikçe yakınlaştıklarınız olur ama ne bileyim hep bir şeyler vardı adını koyamadığınız arada hep bir mesafe koyan. Yıllar geçtikçe hayatınıza bir çok insan girer işten ordan burdan,  bazıları da kalır, bazıları ise linkedin, facebook ya da instagram hesabında kalırlar.
Ama lise arkadaşlarınız ise farklıdır; çünkü kendinizi tanımaya başladığınız süreçte onlar hayatınızdadır, en mutlu anlarınızda onlar vardır yanlarınızda. Benim de böyle bir arkadaş grubum var, İzmir Saint Joseph 1993 mezunları.
Hayatımızın en güzel yıllarını beraber deneyimledik ve hiçbir gizli ajandamız ve menfaatimiz olmadan. Yıllar geçtikçe bunun değerini de daha iyi anladık.
Bugünkü hikayemiz bu insanların 40 yaşlarını kutlamak için planladıkları ve gerçekleştirdikleri seyahatin hikayesi. Bu seyahatle kalmadı bu ekip başka seyahatler de yaptı ve yapmayı da planlıyor daha bu işin 50’si var.

Sevinç pastanesinin yanında bir kafede Yasin ile oturmuş 40 yaşımızda bir yerlere gitmeliyiz hep beraber diyorduk. Bu konuşmadan yaklaşık bir sene önce Yasin , Bora, Kunter ve Ben Bansko’ya kayak yapmaya gitmiştik.
Ipad’de haritayı açtık ve bakmaya başladık neresi olmalı diye. Kışın olmalıydı bu seyahat, çünkü herkesin yazın eşi ve çocukları ile bir programı oluyordu. Kış olacak ise o zaman sıcak bir yerler olmalıydı; seçenekler bir anda güney yarım küre ile sınırlandırıldı.
Ben yıllardır Küba’ya gitmek istiyordum, o gün bu seyahatin tohumları atıldı; Havana’ya gidecektik. Sonra program biraz daha (çok mütevazi oldu) zenginleştirildi ve Cancun-Havana olarak karar verildi. Sonrasında İzzet ve Yasin’in efsane organizasyon yeteneğiyle detaylandırıldı.
17 Ocak günü başlayan seyahatimiz Cancun’dan başlayacak ve Havana’da son bulacaktı. Benim yaşgünüm de sembolik olarak hepimizin yaşgününü kutlayacaktık.

Ayrı bir whatsup grubu kuruldu, uçak biletini alanlarla grup zenginleşti. Türkiye’den Ben, Yasin, Kunter, İzzet, Mustafa, Onur, Batu, Bora, Ali, Süleyman ve Mehmet Taylan, Amerika’dan ekibe katılacak Yiğit ve Sinan. Toplam 13 kişi. 13 yaşımdan beri tanıdığım 12 kişi ile dünyanın bir ucuna gidiyordum.

Dünya acaba bu tehlikenin farkında mıydı?

ve seyahat başlar…

Benim seyahatim biraz erken başladı; çalıştığım şirketin yıllık üst yönetim toplantısı İsviçre St. Gallen’de yapılıyordu ve 16 Ocak’da bitiyordu.
16 Ocak akşamı St. Gallen’de Alman, İtalyan, Fransız, ispanyol, Çinli, Amerikalı ve Brezilyalı (kendi çapında birleşmiş milletler topluluğu) iş arkadaşlarımla yaşgünümü kutlamaya başladım. Saat 12 gibi odaya geçip valizimi kapattım ve 3’de St. Gallen’den Zürih’e geçtim. Saat 7 uçağı ile Paris’e inip Türkiye grubunu beklemeye başladım. Air France ile uçtuğumuz için İstanbul ve Bursa hariç (İzmir, Bodrum ve Fethiye) grup geceden havalimanına gelmiş ve orada sürünüyorlardı. Nereden mi biliyorum bütün gece, whatsupdan uyurken yakalananların fotoğrafları yağıyordu da oradan.
Ben arkadaşlarımı beklerken aile fertleriyle yaşgünüme dair telefon görüşmeleri yapıyordum, hala uyumamıştım ve kendimi Meksika uçuşuna saklıyordum başımıza geleceklerden habersiz. Ekip geldi, buluştuk ve beklemeye başladık ama biraz erken başladığımız doğruydu.

Host ve Hostesler tehlikenin farkına varmadan hoşgeldiniz diye gülümsüyorlardı bizi uçağa alırken. Benim bildiğim yolda içmek için viski aldığımızdı kasa’dan. Toplu seyahatlerde iyi bir uygulamadır kasa yöntemi, biz de kasa Mustafa Dönmez’dir çünkü kafadan yapar hesapları ve parayı vermeyeni sündürür takipçiliği ile.

Uyumayı planladığımı bahsetmiştim ama arkadaşlarımın bana sürpriz kutlaması nedeni ile bu plan suya düştü en azından bir sürelik. Şampanya patlatmak sıkıntı olduğundan Host’u ikna etmişler “ben yokken yapın” diye, bir de çevremizde kim varsa onlara kamera vermişler. Yanlış hatırlamıyorsam viskiler bittikten sonra Ali birşey söylemek için yanına çağırdığında tuzağa düştüm; şampanya patladı, artık mantar nereye gittiyse, tanımadığım bir sürü insan beni kameraya çekiyordu. Okyanusun üstünde 40. yaşıma , 40. yaşlarımıza girmiştik. Sonra yol boyunca içtik, Host en son şarap arabasını bırakıp gitti “ben sizle uğraşamam” diyerek. Rose şarap bile vardı (!) tonunu sizin ayarlayabildiğiniz. Bora “rose içer misin” diye sorup sonra kırmızı ve beyaz şarabı karıştırıp verdiğinde fark ettim, bu işin sonunu iyi görmediğimizi.

Sağ salim Cancun havalimanına akşamüstü indik, Türkiye’de geceyarısı olmuştu ama teknik olarak hala benim yaşgünüm devam ediyordu.
Meksika’ya online vize alınabiliyordu fakat Cancun Pasaport Kontrolünü yapan görevliler bunu bilmiyorlardı. Amerikan vizesi ile geçen uyanık arkadaşların aksine ben vizemi aldım diyerek emin adımlarla yürüdüm gişeye.
Benim gibi 7 arkadaşım ile beraber nezarete alındık. Çakmak çaksan uçabilirdik. Amerika vizeli arkadaşlar bavulları toparlarken bize Meksika Polisinin gerçekleri öğrenmesini bekledik ve beklerken de selfie çekmeyi ihmal etmedik. Yarım saatin sonunda gelip özür dilediler (!).
Biz de ekip ile dışarıda buluştuk ve bir minivan’a doluştuk otele gitmek için. Batu’nun şöförle cana yakın bir sohbeti takdiri hak ediyordu. Şöföre adını sordu, Şöför Maynemi diye başladı, Batu tamamladı: “Beeeyler adamın adı Maynemi’miymiş.” Sonra o kadar güldük ki yol ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Gerçi ne olsa gülüyorduk zaten o kafa halinde.
Otele vardığımız da Sinan bizi bekliyordu. Yiğit Amerikalı olmaya karar verdiğinden avukat tavsiyesine uyması nedeniyle maalesef aramızda yoktu. İçimizde buruk bir sevinç vardı; Sinan’ı yıllardır görmeyenlerimiz hasret giderirken, Yiğit’in katılamıyor olması ise hepimizi üzmüştü.
Yiğit’in “Bir daha sefere Vegas’da yapalım sizi yaşatırım” sözü ise kayıtlara geçmişti tabi ki.

Otele yerleşip hemen yemeğe ve içmeğe gittik. Saat hala geceyarısını geçmediği için teknik olarak yaşgünüm devam ediyordu. 40. yaşıma girdiğim gün tam 32 saat sürmüştü. Meksika’da ilk akşam yemeğinde şeklini beğendiğimiz ama tadını beğenmediğimiz bu entresan (!) kokteyleri denemiştik.

Bu uzun yolculuk sonrası ne yaptık derseniz; gezdik, eğlendik. Aşağıdaki fotoğraf koleksiyonunda gezdiğimiz yerlerin fotoğraflarından oluşan kolajları da paylaşıyorum. Edebi dostluklarımıza yeni anlar ekledik. Taa oralara gitmeseydik de eğlenirdik tabi ki sadece bu sefer deplasmana çıktık.

Çektiğim onca fotoğraftan bu kolajları bile hazırlayabilmek çok zordu, çünkü herbirinin anısı vardı. Ama bu aşağıdaki iki fotoğrafın benim ve tahmin ediyorum ki tüm ekip için anlamı çok büyüktür.

1

Biz de her Havana’yı ziyaret eden gibi SJ93 olarak Küba’dan Atamız ziyaret ettik. Bu beklenen bir hareketti. Ama asıl bizlerin gözlerini yaşartan olay ise, parkta oturan yaşlı bir Kübalı abinin yanımıza gelip bize Atatürk’ü anlatması idi.

3

Sokaklarda avare avare gezerken yolda kalan bir araç gördük ve hiç bir çağrı olmadan koşturduk, yardım ettik. Bana da böyle güzel bir kare yakalama fırsatı oldu. Yalnış anlaşılmasın ben de destek verenlerdendim, sadece yolun kenarına yaklaşırken biraz geri çekilip bu anı ölümsüzleştirdim.

Peki ben bu gezi yazısını niye yazdım? Kesinlikle sizlere nispet yapmak için değil, bunu öncelikle belirtmeliyim.
Bu yazıyı yazarken aklımda iki sebeb vardı; Birincisi bu seyahatimizi ölümsüzleştirmek istiyordum, sonuçta “söz uçar, yazı kalır”. İkinci ve en önemli sebeb ise, şu anki yaşadığımız psikolojiden bir anlık da olsa uzaklaşmak idi; yaşadığımız anların verdiği moralle önümüzdeki günlere daha umutu bakabilmekti…
Unutmadan ekleyim, adım gibi eminim ki sizlerinde böyle dostlarınız vardır dünyanın en uzak deniz fenerlerine gözünüz kapalı gideceğiniz.

Bu ekip tabi ki durmadı, Belgrad çıkartması yaptı, Gürcistan’a gitti ve en son olarak da “SJ93 Operasyon:Çöl Kaplanı” adıyla Marakeş ve Kazablanca’yı kapsayan çöl’de kalmalı bir Fas turu da yaptı. Her buluşmada bu seyahatler konuşulmaya başlayınca bir sonraki destinasyon planlanıyor. Şimdilik bir kısa program taslak olarak duruyor, Korona günleri bitince filizlenecektir kısa sürede.

Geçen perşembe günü sanal ortamda toplantıdığımızda, onlara bu seyahati yazacağımı bahsettiğimde öncelikle kaygılarını giderdim. Ne de olsa Cancun’da yaşanan Cancun’da kalır dedim. Buradan hepsine tekrar selam olsun; Yasin, Kunter, Ali, Mehmet Taylan, Süleyman, Mustafa Dönmez, Sinan, Bora, Batu, İzzet, Onur Akkozak.

Geçen haftaki başladığım haftanın kitap ve film önerisini de unutmadan ekleyelim.

rummehmet

Bu haftanın kitap tavsiyesi : Ferhan Şensoy’dan Rum Mehmet. Çok keyifli hikayeler var, öyle su gibi gidiyor okurken. Tabiki aşırı zeka içeriyor tıpkı Ferhan Şensoy’un tüm kitaplarında olduğu gibi.  Kitapta beni en çok güldüren hikaye ise “Yevgeni Yevtuşenko Geçiyor”, hepimizin çevresinde bir Emekli Orhan Amca vardır.

PK 2014 yapımı bir hint filmi. Aamir Khan oynuyor başrolde. Onu “3 Idiots” filmi ile başladım seyretmeye, hiçbir filmini kaçırmıyorum artık. Bu filmi bana Kevin Spacey’in K-Pax filmini çağrıştırdı. Biraz sert bir film inançlar üzerine. Bende filmden kalan en anlamlı mesaj; “Sizin yarattığınız Tanrı’ya değil, sizi yaratan Tanrı’ya inanıyorum”

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

05 Nis Arabadan inip bisiklete binmek

2015 yılının son ayında, on altı yıllık otomotiv sektöründen ayrılıp, benim için yabancı olan bisiklet sektörüne geçerken, biri çıkıp bunları yazacaksın ileride deseydi ona güler geçerdim herhalde. İyi bir iş teklifi almıştım; tecrübelerimi, kazanımlarımı kullanabilecek ayrıca daha önce hiç çalışma imkânım olmadığı alanlarda da tecrübe kazanacaktım. Hayatımda ilk defa, son kullanıcı dediğimiz asıl müşteriye dokunma fırsatım olacaktı. Sonuçta otomotivde çalışırken; ana sanayide zaten müşteriyi bilmezsiniz her ne kadar dolaylı olarak müşteri olsanız da, yan sanayide ise müşteriniz satınalma ve ürün geliştirme departmanlarıdır. Kalite sorunu yaşarsanız da Kalite bölümleri ile sıkı fıkı olursunuz. Aslında iş değiştirirken sadece bunları düşünüyordum.

Üniversitede bölüm seçimim biraz rastlantısal oldu. Odtü’de okumak istediğim konusunda hiç şüphem yoktu Lise 1’den itibaren. Ama bölüm konusu biraz muamma idi; mühendislik okuyacağım kesindi ama bölümünü popüler olanlardan seçtim: Elektrik-Elektronik, Endüstri ve Makina. İlk sene üç tercih yapıp kazanamayıp ikinci sene aynı tercihlerle şeytanın bacağını kırmıştım: Odtü Makina Mühendisliği. Soranlara mezun olunca makinist olacağım diyordum, terfi edince de Başmakinist.

Okumaya başlayınca birçok alanda çalışabileceğimin farkına vardım. Odtü’ye girme konusundaki kararlılığımdan, branşlaşma konusunda eser yoktu. Parlak bir öğrenci değildim. Nasıl olduğunu anlamadan Termo ve onun devamı derslerde çalışmadan başarılı olurken, mukavemet ve onun devamı derslerde ise kan ve gözyaşı döktüm. Dört yılın sonunda biraz ondan biraz bundan aldığım seçmeli dersler ile Makina Mühendisi oldum.

Odtülü olmanın ayrıcalığını yaşadım ve mezuniyet töreni sonrası Koç Grubu yetiştirme programı için Nakkaştepe’ye görüşmeye çağrıldım. Elime 3 zarf verildi: Tofaş, Ford ve Arçelik. Randevu al ve görüş onlarla dendi. Gittim görüştüm ve beklemeye başladım. Sonra 17 Ağustos oldu, beni kimse bu dönemde işe almaz deyip tam askerlik kararımı aldırırken, Tofaş “gel başla” dedi. Geldim ve o zaman yeni kurulan Ar-Ge departmanında başladım. Trajikomik olan Araç Dinamiği bölümünde görevlendirildim.
Bir kez daha Odtü’lü olmanın ayrıcalığını yaşadım: Direktörümüz Kamber, kasteri bilip bilmediğimi sorduğunda bunlar Saim Hocanın derslerinde anlattığı konular, bilmiyorum ama nereden öğreneceğimi biliyorum dedim. Bilgiye nereden ulaşabileceğimi vermişti okulum bana. Tofaş’ta Odtülü olmak bunun dışında da ayrıcalıktı çünkü neredeyse herkes Odtü’lü idi (o zamanlar tabi ki)

Analitik düşünme ve problem çözme tekniklerini DNA’mıza işlettiler diğer teknik konulara ek olarak. Soru sormayı ve sorgulamayı öğrendim. Sonra 5 yılın sonunda Tofaş’tan mezun oldum. Çünkü İzmir’e taşınacaktım. Hala Tofaş benim kıymetlimdir.

Manisa’da bir aile şirketinde çalışmaya başladım. Aile şirketlerine ön yargılı olanlarınız vardır; zordur ama bir o kadar da kolaydır. Orada her şeyi yaptım. Yanlışlarım da oldu doğrularım da. 7 yılın sonunda oradan da mezun oldum.

Odtü’de lisans, Tofaş’ta yüksek lisans ve Tirsan Kardan’da doktoramı yaptıktan sonra her mühendisin hayali olan bir “greenfield start-up” başına geçtim. Öğrendiklerimi uyguladım ve başarılı oldum. Ama kendimi tekrar etmeye başladığımı düşündüm. Böyle bir başlangıcı var işte “arabadan inip bisiklete binme” hikâyemin. Uzun bir giriş oldu ama otomotiv’in benim mesleki hayatımda ne demek olduğunu anlatmadan hikâyeyi geliştirmek olmazdı.

Aralık ayında iş başı tarihim bayi toplantısı ile çakıştığı için herkesle tanıştırıldım. Çok değişik bir deneyimdi benim için. Birbirlerini yıllardır tanıyan bir grubun içerisine katıldım. Hani kovboy filmlerinde şehre yeni şerif atanır ve herkes onu kuşkulu gözlerle süzer ya işte öyle bir durumdu.

Bisiklet hakkında hiçbir şey bilmiyordum (ve hala öğrenmeye devam ediyorum ve neyi nereden öğrenebileceğimi zaten bildiğimi ispat etmiştim kendime) Önce üretim nasıl yapılır onu öğrendim ve bir bisiklet topladım atölyede. Sonuçta bilmediğin bir işi yönetemezsin. Ben yıllardır ustalarımdan bunu öğrenmiş ve uygulamıştım. Sonra dipsiz internet kaynaklarına daldım. O zaman yine hatırladım biz araç dinamiğinde ilk önce “Bisiklet Modeli” ile hesaplar yapardık sonra “Four Wheel” modeline geçerdik.

[/vc_column][/vc_row]
Kişiye özel bisiklet yapanlara öykündüm, “bike fit”me uygun bisiklet kadrosu çizdim ve ürettim. Bayileri gezdim, bisiklet grupları ile kim olduğumu söylemeden sürüşlere katıldım. İlk başlarda amacım Pazar bilgisi toplamaktı ama zaman içerisinde bu sürüşlere katılmak oldu asıl ve tek amacım. Critical Mass’lar da “Arabadan İn, Bisiklete Bin” sloganları attım.

İş olarak başlayan bisikletli maceram bir süre sonra tutkuya dönüştü. Fabrikaya girdiğimde ya da işle ilgili bir toplantıda bisiklet benim için ürettiğimiz bir ürün ama bu tepe yönetici şapkamı çıkardığımda ise insanoğlunun keşfettiği en önemli buluşlardan biri.

[/vc_column]
MOYK6761
[/vc_row]

Şiiri çok sevdiğime değinmiştim daha önceki yazılarda. Bir konuşmam da Özdemir Asaf’ın dizelerini gönderme yaparak; “Bisiklete bindiğimi gör diye bisiklete binmiyorum, bisiklete bindiğim için bisiklete bindiğimi görüyorsun” demiştim. (Orijinal hali : “ Ağladığımı gör diye ağlamıyorum, ağladığım için ağladığımı görüyorsun.”)
Aslında gerçekten de ilk senenin sonunda durumum bu oldu.

Fabrikaya gelen gruplara genellikle sunumu ben yapmaya çalışırım, kendimce güzel bir sunum hazırladım. Benim gibi bisikleti bilmeyen birine bisikletin tarihçesinden, bisiklet seçimine kadar geniş bir yelpazede birçok bilgiyi hap gibi vermeye çalışırım.

Bisiklet hayatımın önemli bir bölümünü kapladı, eve iş getirmek gibi bir durum. Çok bisikletim var, her bisikletin kullanım alanının ve verdiği keyfin farklı olduğunu keşfettim. Şanslı olduğumda doğru sonuçta bunları fabrikada saklayabiliyorum, eve getirip bir kaos yaratmak yerine. Şu an 6 bisikletim var. İkisi klasik, bir yol bisikleti, bir şehir bisikleti, Single-Speed Minivelo (Quasimado) ve her an bagajımda duran bir katlanır bisikletim. Bir tane Gravel’im de vardı ama onu bu sene bir e-gravel ile değiştiriyorum. Yani yakında yine 7 bisiklete sahip olacağım.

1696597471515716945_25315437

Zorunlu olmadıkça bisikletle ulaşımımı sağlıyorum; evet her sabah Manisa’ya araba ile gelip, akşam araba ile dönüyorum ama bunun dışında bisikleti kullanmak için fırsat yaratmaya çalışıyorum. Yemekli bir toplantıya üzerimde takım elbise ile bisiklet ile ulaşıp valeye bisiklet verebiliyorum mesela. İlk başta yadırgıyorlardı ama şimdi katlamayı bile öğrendiler bisikletimi. Ya da bisikletimi görebileceğim güvenli bir yere koymama müsaade etmeyen dükkanlardan hizmet almıyorum. Cuma günü iş dönüşü arabayı park ettikten sonra pazartesi sabahı nereye park ettiğimi hatırlamadığım zamanlar bile oldu. Arandım durdum Bostanlı sokaklarında pazartesi sabahları.

İstanbul’daki bir toplantıya bisikletle gitmiştim. Şaşırdınız değil mi tabi ki İzmir-İstanbul arası bisiklet kullanmadım. Sabah İzmir’den çıkıp Bursa’ya vardım. Bisikletim ile feribota bindim, İstanbul’da bisikletim ile toplu ulaşıma entegre oldum ve dönüşü de aynı yoldan yaparak evime döndüm.

Amatör bisiklet yarışlarına katıldım ve her birinde kendimle yarıştım. İlk iki sene yokuşlarda yürüdüm ama son iki senedir ayağımı hiç yere değdirmeden bitirdim yarışları.
Gökova körfezini bisiklet ile dolaştım. Yavaşlığın nasıl hatırlattığını ve hızın nasıl unutturduğuna bizzat şahit oldum. Milan Kundera’nın Yavaşlık kitabından bir aforizmadır, Aydan Çelik sayesinde öğrendim. Ama bisiklet sayesinde deneyimledim. Akyaka-Akbük arasında araba ile çok seyahat etmişimdir. Ama bisikletle geçerken kekik kokusunu, denizin iyot kokusunu ve gözlemecilerin efsane kokusunu-tadını deneyimledim ve hala unutmadım. Bu sene Corona’dan dolayı biraz gecikmeli olacak belki ama yine pedallayacağım.
Bisiklete gönül vermiş nevi şahsına münasır çok insanlar tanıştım. Her birinden çok şey öğrendim ve güzel anılar biriktirdim ve umarım biriktirmeye devam edeceğim. Buradan herbirine selam olsun.

Yeni rollerde biçildi sosyal hayatımda; eskiden otomotivde çalıştığımdan her arabanın ikinci el fiyatını bilmem beklendiği gibi şimdi de bisiklet almak isteyen tüm dostlarım beni arıyor. Böyle bir VIP hizmet sağlıyorum hiç sıkılmadan ve zevk alarak.

Bana sorulan birçok soru oldu bu süre zarfında; hangi bisikleti almalı, en iyi bisiklet hangisi vb… Fırsat bu fırsat yazmaya başlamışken onlara da değineyim:

  • En iyi bisiklet kullandığınız bisiklettir, daha iyisi ise bir sonraki alacağınızdır. Bisiklet seçimi nerede ve ne için kullanacağınız, ne kadar bütçeniz olduğu gibi sorulara vereceğiniz cevaplarla ilgilidir. Ben spor amaçlı bisiklet kullanan biri değilim, daha çok hobi ve ulaşım (commuter) amaçlı kullanıyorum. Çok amaçlı kullanacaksanız Treking diye anılan Şehir bisikletleri iyi bir başlangıç kabul edilebilir. Ama sadece ulaşım için kullanacaksanız ve evde yer sıkıntınız var ise de katlanır bisikletler de iyi bir seçim olacaktır.
  • Bisiklet toplamak aslında çok kolay bir iş; Uzakdoğudan parçaları sipariş edip, evin garajında toplayıp, çevrimiçi satışını yaparsanız sizde bisiklet satmış olabilirsiniz. Kataloglardan parça seçip onları vidalıyorsunuz sonuçta. Ama Bisiklet Fabrikası dediğiniz zaman bir otomotiv fabrikasının karmaşıklığına sahip malzeme çeşitliliğiyle, en optimum parçaları, en doğru zamanda üretim hatlarına getirip, o vidaları hep aynı torkda sıkarak, ürettiğiniz ürünün her an arkasında durmanız gerekmekte. Ayrıca tıpkı bir tekstil ürünü gibi her sene yeni bir koleksiyon yaparak her bisiklet sevdalısına hitap edecek bir ürünü düşünmek ve pazara sürmelisiniz. Yoksa bana kalsa ben Henry Ford’cuyum; “İstediğiniz renkte araba üretebiliriz, istediğiniz renk siyah oldukça.”

Makina Mühendisi de olsam hayatımı son on yıldır üst düzey yöneticilik yaparak kazanıyorum. Çalışma hayatında kendime bir ilke belirlemiştim; “Çalışıyor olsaydım, çalışmazdım.” İlk okuduğunuzda anlamadıysanız tekrar okuyuyabilirsiniz. Ben aslında her çalıştığım kurumda yaptığım işimi çok severek yaptım. Kişiye kendi işi zor, başkalarının işi kolay görünür. Ben buna hiç inanmadım, her işin kendi içinde zorlukları ve konfor alanları vardır. Ben zorluklara hiç odaklanmayarak hep çalışırken keyif aldım. Bisiklet işinde ise keyif daha fazla, bunu söylemeden geçemeyeceğim. Ofiste çok sıkılırsam, üretime inip hattan çıkan bisikletlere dokunuyorum, yeni prototipleri deniyorum.

Bu sefer sadece çalışmayı değil, ürettiğimiz ürünü de seviyorum. Sevmemek elde değil ki; siz hiç bisiklete biniyor diye ağlayan birini gördünüz mü? Gördüyseniz de kesin mutluluktan ağlıyordur.

Bu kadar konuşup durdum ama ilk bisikletimi söylemedim; pinokyom vardı bal rengi. Gurbetçi komşularımız tatile geldiklerinde yazın onların BMX vardı ama ben Pinokyomun ön tekerini kaldırıp onlardan daha çok pedal atardım.

Profesyonel olarak kariyerim beni nereye götürür bilemem ama emin olduğum bir şey var gençlik yıllarımda hayatımdan çıkan bisiklet, bu girişi ile daimi olarak hayatımda kalmaya devam edecek.

İyi ki “Arabadan İnip, Bisiklete Binmişim…”

Yazımı bitirmeden, bu yazıyla başlayacağım bir uygulamadan da söz edeyim. Her hafta hoşuma giden bir film ve kitap önerisi vermek istiyorum.

Bu Haftanın Kitabı: Emre Kongar’ın “Hocaefendi’nin Sandukası” adlı kitabı. Hiç spoiler vermiyorum ama bu kitabı üniversite-1 de Gülün Adı kitabından hemen sonra okumuştum.

hocaefendinin sandukası

Bu Haftanın Filmi : Fail Safe. İster 1964 yapımı Henry Fonda versiyonunu, isterseniz de 2000 yapımı George Clooney, Harvey Keitel versiyonunu seyredebilirsiniz.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

29 Mar Dünya Ölmeme Günü

26 Mart bilenler için “Dünya Ölmeme Günü” dür. Bu yazımda o günün hikayesi ile başlayacağım ama yazı beni nereye ulaştıracak, açıkçası bilmiyorum. Yazıyı 26 Mart perşembe günü akşam, her yıl ki rituelime uygularken başladım. Ama sizler bunu en erken pazar akşamı okumaya başlayacaksınız, yani önümde 3 gece ve 3 gün var, gerçekten korkuyor insan nelere doğru yol alabileceği konusunda yazının.

Devlet büyüklerimizin “herkes kendi OHAL’ini kendi ilan etsin” buyruğuna uyarak salı gününden beri evden çalışmaktayım. Tahmin edersiniz ki psikolojimin twitterda dolaşan capslardan bir farkı yok; torba torba kağıt attım evden ve bir o kadar da okunacaklar adlı klasörün içine doluverdi. Neyse ana konumuza giriş yapalım.

Dünya Ölmeme günü 26 Mart 1981’de Çiçek Pasajında bir masada çıkmış; masa da masaymış ha. Edip Cansever, Uyar Ailesi (Turgut, Tomris ve Tunga), Salim Şengil, Nezihe Meriç, Muhteşem Sunter, Can Yücel, Mehmetcan Köksal, Dürnev Tunaseli, Pertev Tunasali, Ömer Uluç ve İsa Çelik. İnternette aratırsanız kapakta paylaştığım fotoğrafın bulunduğu birçok yazı bulabilirsiniz. Ben yazımı Masal Dergisinin Kasım 2019 tarihli sayısındaki İsa Çelik ile yapılan “Ölmeme Günü” adlı söyleşiden oluşturdum. İsa Çelik ülkemizin en önemli fotoğraf ve grafik tasarımcılarından biri, en bilebileceğimiz eseri ise Can Yayınlarının meşhur beyaz kapak tasarım formu. Aslında hepinizin evinde en azından bir tane eseri var. Ama sizde bu yazıyı okuyana kadar bilmiyordunuz muhtemelen.

26 Mart Neşe Restoran: lokantanın orta yerine, dört masa birleştirilerek, bir uzun masa yapılmış. Beyaz formika masaların üstü, her zamanki gibi, örtüsüzdü. Servis tabakları olarak, o zamanlarda, pahalı olmayan yemek  yeme ve içki içme yerlerinde pek revaçta olan yaprak desenli melamin tabaklar konulmuştu. Dibi kalın rakı bardakları ikişer ikişerdi ve yanlarında da paslanmaz çelikten metal küllükler vardı. Müdavim Meyhanelerinde erbap meyhaneci, kimin ne içeceğini ne kadar içeceğini, ne yiyeceğini, neyi ne zaman yiyeceğini iyi bilir. Biz gelmeden beyaz peynir, fasulye pilakisi, pancar turşusu, fava, bol sumak, kırmızı biber ve maydonazla halledilmiş soğanlı arnavut ciğeri, lakerda, üstüne ince ince dereotu kıyılmış çiroz, kılçıkları ayıklanmış, yüz yüze yapıştırılarak kızartılmış hamsi kuşları ve sevdiğimiz pek çok başka meze tabağını, çoktan yerleştirmişlerdi masaya. Ortalarda, mavzer gibi, soğuk, büyük yeni rakılar vardı ki, can dayanmaz.

Masayı o kadar güzel tasvir etmişler ki virgülüne dokunmadan birebir aldım yazıma. Ağzımın kenarını da sildim bunları yazarken. Bu masayı aklınızda hayal ettiğinize adım gibi eminim.

Rakılar doldurulup “eşinme” faslını fazla uzatmadan, kadehler tokuşturulmuş. Tomris Uyar ilk olarak bu güne Rakı ve Özgürlük Günü adını vermiş ama malum 80 sonrası bir ortamda özgürlük kelimesi biraz cüretkar gelmiş. Masaya oturma ayrıcalığı olan Tombalacı İsmet, o gün Tomris Uyar’a biraz keyifsiz gelmiş. Sorulara “yok birşeyim” diye cevap verince Tomris bir şişe rakı söylemiş, İsmet’e vermiş ve seneye aynı gün ölmeden bunu masaya getirmesini istemiş. İsa itiraz etmiş bunu içer beklemez diye ve bunun üzerine şişenin üstüne kağıt yapıştırılmış, herkes imzalamış ve Ölmeme Günü böyle başlamış. Şişeyi sırası gelip alan o sene ölmeyecek, bu şişeyi saklayacak ve seneye aynı gün ve saatte bu rakıyı içmeye getirecek. Kural bu kadar basit. Şişe o gün en bitkin, en ölük kimseye verilirmiş. Sanılanın aksine Cemal Süreya bu sofra da hiç oturmamış. Edip Cansever bu sofrada söylemiş o ünlü vecizesini;

“Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin…”

İşte Dünya Ölmeme Gününün hikayesi bu. Ben her sene 26 Mart’ta bir duble rakı içerim bu güzel insanların anısına. Bu sene de içerken bunu yazmalıyım dedim ama yazının başında da belirtiğim gibi yazı nereye gidecek bilmiyordum. İlk içkimi ne zaman içtiğim aklıma geldi bir anda. Sanırım orta-2 deydim, Sinanlarda kalacaktım. Biz Sevincin sokağında oturuyorduk onlar ise Recis’in sokağında oturuyorlardı. Sinanla beraber evden çıktık Reyhan’ın yanındaki bakkala gittik. Benim üstümde babamın paltosu vardı, kendimce büyük görünüyordum. Sinan dışarda bekledi, ben emin adımlarla bakkala girdim; Bana bir şişe vodka, bir de Vişne suyu dedim. Yüreğim ağzımdaydı. Sonrasını hatırlamıyorum. Başka bir gece, Sinanların evinde ben, Muhsin ve Bora, 10 Emir’i seyrederken Tevfik Amcanın kendinden mekanizmazlı olan büyük şişe viskisinden içmiştik.

İlk rakı denemem ise Orta Sonda karneleri aldıktan sonra idi. Yine Sinan ve Bora vardı ama bu sefer Barbaroslarda idik. Barbaroslar tam bizim evin karşısında oturuyorlardı. O zaman Sevincin sokağında oturuyorduk. Babalarımız gibi rakı sofrası donatmaya karar verdik. Kıbrıs Şehitlerinde bir şarküteri vardı oradan meze aldık, rakı aldık (2 büyük) ve Sevinç pastanesinden pasta. Herşey güzel başlamıştı ama bu meretin su bardağında içilmeyeceğini, yavaş içilmesi gerektiğini (45 dakikada bitti 2 büyük) ve tatlı ile içilmemesi gerektiğini (rakıya pasta bandık) acı tecrübe ile öğrendik. O akşam babama görünmeden rakı şişelerinden kurtulma operasyonu ise efsane idi. Babam balkonda oturuyordu, Sinan babama görünmeden caddenin ortasındaki çöp tenekesine rakı şişelerini attı. Cumartesi saat 10’da o kalabalıkta sürekli tepelere bakarak yengeç gibi yürüyen ve çöp tenekesini ıskalayıp iki şişeyi dışarıya düşürüp kaçan biri oldukça ilgi çekici idi herkes için, babam dahil. Nereden mi biliyoruz, biz balkonda yere yatmış aradan Sinan’a ve babama bakıyorduk. İyi ki o zaman kameralı telefonlarımız yokmuş. O günden sonra Bora hiç rakı içmedi, Barbaros’da içmemiştir herhalde. Sinan ile ben içmeye devam ettik.

Yaş ilerledikçe içmeyi öğrendik, ağzımız ile içmeyi. Çok güzel anılar da biriktirdik. Mesela bir akşam Yasin ve Sinan ile Fuar Kahramanlar Kapısından Sevince kadar halay çekerek gelebilmiştik çünkü yürüyemiyorduk gülmekten; böyle daha hızlı gideriz diye düşündük ki öyle oldu. Mezuniyet akşamı Topçu’da otururken Baykal Kent ile karşılaştık ve pasaportta onunla beraber gün doğana kadar şarap içtik. Ben şimdi hanginizde kalacam diyen kadar onunla idik sonra kaçtık.

 

Alsancak Çamlık Sokakta Cumartesi akşamları Yasin’in gitarı eşliğinde ne güzel geceler geçirdik. Sinan’la rakı içmeyi sevdiğimizden meze yapmayı öğrendik. Akşam BigBoss’da otururken Onur’u arayıp “Ne bileyim” der telefonu kapatırdık. Yarım saat sonra küfrederek kapıdan girerdi. Rahmetli Atınçların Heaven’da bir akşam Muto, Yasin , Nedim ve Ben ne güzel içmiştik. Rahmetli biralar ısınmasın dediği için barmen yarım olan şişeleri tam ile değiştirdiğinden habersizdik, Yasin bana dönüp bu bira bitmiyor ya diyene kadar.

Bunun gibi çok güzel alkol sofraları anıları dolu hayatımdan. Şimdi sizlere bunları anlatmak, ya da alkol bağımlısı olduğumu düşünmeniz için paylaşmadım bunları. Son günlerde her birimiz arkadaşlarımız ile (aynı şehirde, hatta aynı sokakta yaşadığımız), dostlarımız ile Skype, House Party, Zoom gibi görüntülü görüşme imkanı veren yazılımlar sayesinde buluşuyor ve muhabet ediyoruz. Hatta içki içiyoruz ve sonra da “ne güzel araba kullanma derdi yok, kapatıyorsun programı hop evdesin” diyoruz.

Teknolojiye karşı bir insan değilim, birçok yakın arkadaşım uzaklarda yaşıyor ve görüntülü görüşme imkanı gerçekten çok keyifli ama ben bir sofrada oturup arkadaşlarımla kadeh tokuşturmayı, acısına mutluluğuna ortak olmayı gerçekten çok özledim. Bir süre daha sanal buluşmalara devam edeceğim ama ilk uygun fırsatta onlarla oturup bu evde geçirdiğimiz günlerin acısını çıkarmak istiyorum.

Bir aforizma da benden olsun Edip Baba izin verirse ;
“Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin ve bu aralar evde kaldığın gün ölmezsin”

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

21 Mar Radyo Günleri

Bu haftaki yazımın başlığını Woody Allen’in 1987 yapımı filminden aldım. Radyonun benim hayatımda önemli bir yeri vardır. Bugün biraz radyodan, biraz benim hayatımda ki öneminden ve biraz da çok sevdiğim bir radyo programından bahsetmeyi planlıyorum.

Dünyada neler oluyor, bu çocuk “Cımbızlı Şiir” deki gibi neler üzerine düşünüyor da yazıyor diyebilirsiniz. Önce isterseniz Orhan Veli’nin  “Cımbızlı Şiir”ini hatırlayalım.

“Ne Atom Bombası
Ne Londra Konferansı
Bir Elinde Cımbız
Bir Elinde Ayna
Umrunda mı dünya!”

Haaşa bu hafta tıpkı herkes gibi çok kötü bir hafta geçirdim, belirsizlik insanın elini kolunu bağlıyor. Sürekli kendinden emin ve “ne yaptığını biliyor” durmam gerekli idi, o maskemi (sağlık maskesi takmadım) taktım ve bütün hafta oynadım. İşte herkes kaygılıydı, eve gelince de durum aynıydı. Sadece sabahları işe gelirken gardımı düşürdüm. Sonunda cuma sabahına geldiğimizde, yine işe giderken aklıma Jerzy Kosinki’nin “Bir Yerlerde” kitabındaki Mr. Gardener’in bir lafı geldi.
Bu alıntıyı yapmadan biraz kitaptan bahsetmeliyim. Jerzy Kosinki’nin Boyalı Kuş ve Şeytan Ağacı kitaplarına göre en yumuşak kitabıdır. Hayatı boyunca yaşadığı malikanenin bahçesi ile uğraşan ve televizyon seyreden “zekası kıt” bir bahçıvanın, ev sahibinin ölümü sonrasında sokağa atılması ile yaşadıklarını anlatıyor. Peter Sellers’in efsane oyunculuğu ile de 1979 yılında filmi de çekildi. Alıntı yapmak istediğim kısmı şöyle bir sahne de çekilmiş;
Amerika Başkanı ile adını bilmediği için Bay Bahçıvan (Mr. Gardener) olarak bilinen Chance, sohbet ediyorlar. Amerika Başkanı, Bay Bahçıvan’a ekonomik kriz nedeni ile yapılacak atılımlar ve nasıl davranması konusunda fikrini sorduğunda, hayatı boyunca bahçesi ve televizyonu dışında başka bir dünyası olmayan kahramanınız bilgece cevap verir;
“In the garden, growth has it seasons. First comes spring and summer, but then we have fall and winter. And then we get spring and summer again.”  Uzatmadan Türkçeleştirirsek “Kıştan sonra ilkbahar gelir”.
Başka bir deyişle de “Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden az önceki andır.”

Corona ve onun etkileri şu aralar hayatımızı çok kötü etkiliyor ama bu enseyi karartma nedeni olmamalı, sonuçta kış bitince ilkbahar gelecek. Bu nedenle bahçeyle ilgilenmek gerekli, kaygıları yönetmeli ve alabileceğimiz tüm önlemleri almalıyız. Bilimsel olarak bu hastalığı bir şekilde geçireceğiz. Risk grubunda olanların hastalığa yakalanmalarını aşısı bulunanan kadar geciktirebilirsek en büyük kaygımızı da kontrol altına almış oluruz. Sonuçta her birimizin anası, babası, dedesi, ninesi var bu risk grubuna giren. Ama “Geleceğinizi düşünmezseniz, bir geleceğiniz olamaz.” bunu unutmamak gerekli.

Sosyal mesajları verdikten sonra tekrar Radyo’ya dönebiliriz. Bilmeyenler için benim 2 adım var; ilk adım yani göbek adım Hilmi. Hilmi ismini anne dedemden aldım. Kendisini hiç görmedim. Annem gençken Ankara’da hastanede vefat etmiş. Ankara’da okurken mezarını bulup yaptırdığımız için Annem çok mutlu olmuştu. Aydın’da Radyocu Hilmi diye anılırmış. Kapak fotoğrafında kendisinin bir lambalı radyoyu tamir ederken görebilirsiniz. Zamanında sinemada da çalışmış o günlerinden de iki fotoğrafı ekledim.

Vefatı sonrasında ananannem evi geçindirmek için tüm radyoları (şu an herbiri antika) yok pahasına satmış. Elektronik ıvır zıvıra merakımdan dolayı rahmetli anannem “ah deden seni görseydi” derdi hep. Başka bir yazı da Naduş’u da anlatacağım size merak etmeyin, böyle bir atıfla geçiştirilecek kadın değil o, bilen bilir.

Anıl ismini ise aslında kura ile aldım. “Kura” kelimesi komik geldi değil mi? Ailenin büyüğü olarak baba tarafından Albay Dede’ye sorulmuş adım ne olsun diye. Albay dedenin adını hiç bilmedim, Albay dede işte. O da iki isimden birini kura ile çekerek bu olsun demiş. Kaçırdığım ismi açıklıyorum : Mengü (anlamı ölümsüz, edebi, mengü suyu : ab-ı hayat).

Ben Anıl ismini seviyorum, anlamı ne diye soranlara yıllarca “anılmaktan” geliyor demiştim. Hintli bir firma ile iş yaparken firma sahibinin eşi adımın bir hint erkek adı olduğunu söylemişti hatta Hindistan’ın Ali’si imiş. Sanskritçe “rüzgar” demek Anıl ayrıca rüzgar tanrısında adı. Hindistan’dan dönerken pasaport kontrolünde memura hintli ya da hint asıllı olmadığı anlatmaya çalıştığım bir anım da var. Memur ısrarla gidince babana sor kesinlikle köklerinde hintli biri olmalı yoksa neden ismin Anıl olsun demişti her ne kadar şu surata bak Hintliye benziyor muyum desem de.

Yine konuyu Radyo dışında her yere getirdim, geri dönelim hemen.

Annemden dolayı yıllarca Radyo 3 de “Gece ve Müzik” programını dinleyerek büyüdüm. Babamla ise her araba seyahatinde radyoda Trt-FM dinleriz hala. Sonuçta aileden iyi radyo kültürü aldım. Sonra özel radyolar kuruldu yasal olmadan. Önceleri çok keyifli idi ama sonrasında acayip dejenere oldu. Şimdi ise, ona birazdan değineceğim.

Lise yıllarında Power FM’de “Mehmet Ali In the Morning” programı vardı; ondan duymuştum “zor bir işi tembel birine vermek gerektiğini, çünkü bir kolay yolunu bulacağını”.  Tabi bir de radyodan maç dinleme keyfi vardı. “Topu aldı ve ekseni etrafında döndü”; bunu yıllarca kafamızda hayal etmeye çalıştık çünkü ne kadar denersem deneyim o spikerin anons ettiği gibi havalı olmuyordu topu alıp ekseni etrafında dönmek.

Ankara’da okumaya başladığımda Odtü Radyo yeni kurulmuştu. Sabahları Ege’den Modern Sabahları dinleyerek yurtlardan bölüme yürürdük. Geceleri ders çalışırken damar şarkılarla bize destek olan yine Radyo Odtü idi. Her sabah bir ritueldi güne Radyo’dan “Perfect Day” şarkısı ile başlamak. Ankara günlerinde bir de Ses Radyo vardı anonsun, reklamın olmadığı ve sürekli damar Türkçe şarkılarla özellikle gecelerimize anlam katan. Ana akım radyolarda vardı, Power FM, Metro FM gibi. Maalesef Kaybedenler Kulübünü canlı dinlemedim. Dinlesem kesin severdim. Bunun dışında bir çok programı da kaçırmışımdır.

Sonra ne oldu, Cd’li arabalar, MP3 playerlar çıktı internetten önce. Zamanla radyo dinlemeler sadece işe gelirken arabada veya kulaklıkla android’li telefonlarda (çünkü ios hala radyo imkanı sunmuyor).

Bu aralar ise artık radyoları, (tüm dünyadaki radyoları) cep telefonumuz ile istediğimiz her yerde dinleyebiliyoruz hatta Spotify gibi uygulamalarda istediğimiz türde müziklerden oluşan kişisel radyo kanalları yaratabiliyor ve hatta paylaşabiliyoruz. Bir tek anons ekleyemiyoruz ama o da yakındır. Anons demişken “anonslu” asker kasetlerini hatırlayan var mı?

Tabi bir de Podcast’ler girdi hayatımıza, çok da iyi oldu. Çünkü zamane bizler artık kendimizi bir programın saatine göre disipline etmiyoruz, canımız ne zaman isterse o zaman bu keyfi tadıyoruz, maçlar hala hariç. Aslında çok da kötü olmadı, araba ile seyahat ederken Kerem Görsev’in ya da Ayhan Sicimoğlu’un radyo programının podcast’ini dinleyerek işe gelmek ya da işten dönmek çok keyifli oluyor. Podcast’lerde sadece müzik programları dinlemek zorunda da değiliz, ilgi alanlarımıza göre gerçekten seçenekler çok çoğaldı.

Az evvel dejenerasyon sonrasına geleceğim diyordum işte tam zamanı: Teknolojik imkanlar sayesinde herkes istediğini dinleyebiliyor, hala çok dejenere programlar ve radyolar mevcut ama çok kaliteli (en azından benim için çok kaliteli) yayınlarda var. Seçme özgürlüğümüz var; neyi, ne zaman dinleyeceğimize dair.

İşte tam bu kaliteli yayınlara değinmişken sizlerle bir programı paylaşmak istiyorum: Annemin Plakları…
Ne zaman dinlemeye başladım bilmiyorum. Ama en azından 5 senedir dinliyorum. Nasıl keşfettiğimi de hatırlamıyorum çünkü uzun zamandır radyo dinleyici değildim, önceleri müzik arşivimden sonraları da müzik plaftormlarından dinliyordum herşeyi. Galiba plak kelimesini internette aratırken yakaladım. Çok da iyi yapmışım.
Sunucusu Çetin Erker’in sesini Joy FM’in haber programlarından tanıyorsunuz. Kendisi 1976 doğumlu yani yaşıt sayılırız. Programı dinlerken sanki yıllardır tanıdığım bir arkadaşımla muhabbet ediyormuş gibi hissediyorum. Her dinlediğim programdan sonra üzerinde tefekkür ettiğim bir çok konu kalıyor elimde. Hatta bazılarını bu blog yazılarımda okudunuz ve okumaya devam edeceksiniz umarım. Birkaç kez kendisine yazmak bile istedim sonra neden bilinmez vazgeçtim. Belki bir gün yazarım.
Program pazarları saat 1200 de Retrotürk’de ya da 2200 de Joytürk’de yayınlanıyor. O pazarın yoğunluğuna göre ya 12 de güzel bir kahve yapıp kulaklıkla dinliyorum ya da bir duble viski koyup bilgisayar karşısında dinliyorum akşamına. Tabi bu tek dinlemem olmuyor, tüm bölümlerin podcast kayıtları cep telefonumda kayıtlı. Bazı günler bu programları tekrar tekrar dinliyorum.
Birçok yeni şey öğreniyorum ve birçok da yeni araştıracak şey; İhsan Yüce’nin Ekmek ve Şarap şiirini mesela orada dinledim, hatta İhsan Yüce’nin kim olduğunu orada öğrendim, her ne kadar bir sürü filminde kendisini seyretmiş olsam da. Sezen Aksu’nun Hadi Gülümse şarkısında neden “bir kedim bile yok” dediğini şimdi anlıyorum, Tomris Uyar ve 4 şairin hikayesini orda dinledim. Eski Türk filmlerinin hikayelerini, TRT zamanı yılbaşı mesajlarını ve daha neler. Programı dinlerken dünyanın anlamsız dert ve tasalarından hep uzaklaştım ve dönüşte daha iyi modda geldim. Çok da spoiler vermeyim ama şu an spotify de 108 bölüm var dinleyebileceğiniz her bir 1,5 saati aşan (162 saat eder bu da hiç durmadan neredeyse bir hafta dinleme fırsatı, ne kadar şanslısınız). Arada tekrar eden hikayeler de var ama olsun, zaten çok sefer tekrar dinleyeceksiniz bölümleri buna eminim. Herkese şiddetle tavsiye ediyorum kesinlikle kendinizden bir şeyler bulacaksınız.

Kolaylık olması açısından Facebook ve Insatagram Sayfalarını da paylaşıyorum burada :Facebook Instagram. Ayrıca Soundcloud ve Youtube Kanallarından da ulaşabilirsiniz.

Yazının kısa bir özetini yaparsak eğer size seyredecek 2 film önerdim (Radio Days, Being There), okunacak bir yazar tavsiyem oldu Jerzy Kosinski. Radyoda takip edebileceğiniz en bir program da tavsiye ettim Annemin Plakları. Bonus olarak Kerem Görsev ile Jazz ve Ayhan Sicimoğlu Latin Lovers programları da var atlamayalım.
Kendime moral aşıladım umutsuzluğumu dağıtmaya çalışarak ve bunu sizinle de paylaştım, işe yaradı mı hiçbir zaman bilmeyecek olsam da.
Bunun yanında biraz da kendimi mutlu ettim yazarak. Yuppie ağzıyla Win-Win durumu.
Zor günler geçiriyoruz, evet bundan şüphem yok, bunu söylerken bile yüklemde “geçme” var. Yani bunlar geçecek, biz enseyi karartmayalım.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

 

 

Read More

15 Mar “Corona” Günlerinde Aşk…

Bu hafta bir şeyler yazmak oldukça zordu. Normalde pazartesi erken işe gelir ve yolda düşünüp, kurguladığımı hızla bilgisayara geçirir. Ardından da hafta içinde eklemeler yaparak bitirirdim. İki haftaki yazım dışında bu rutin hiç bozulmadı ama bu sefer nedense bir türlü olmadı. En son kendime verdiğim sözü hatırladım. Disiplinli olarak her hafta bir yazı yazacaktım. Cumartesi akşamı klavyenin başına oturdum. Doktorların tavsiyesine uyarak dış temizliği için kolonya ve iç temizliği için 2 duble rakı sonrası yazmaya başladım. Başlık her ne kadar Corona’dan bahsetse de ben Corona’dan hiç bahsetmeyeceğim. Zaten her birimiz uzman olduk bu aralar. “Kolera Günlerinde Aşk” kitabını da okumadım. Marquez’den Kırmızı Pazartesi ve Yüzyıllık Yalnızlığı okudum sadece. Ben bu gün sevdiğim filmlerden hatta filmlerin en güzel sahnelerinden bahsedeceğim. Bilmeyenleriniz için, ben iyi bir film koleksiyoneri sayılırım kendimce. Yıllarca önce vcd sonra internetten indirip dvdye yazıp kutuladığım dvd ve ona paralel olarak bir hard disk’de biriktirdiğim dvix’lerden oluşan sıkı bir film koleksiyonum var. Sayı binin üstünde ve bazılarını seyretmedim bile. Başladığım ama bitiremediğim bir kolaj projem de var; sevdiğim filmlerin en güzel sahnelerini birbiri ardına ekleyip bir film yapmak istiyorum. Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda o filmi seyrederek mutlu olacağıma inanıyorum. Film listemden yararlanmak ve bitirdiğimde bu filme sahip olmak için lütfen özelden ulaşın.

Hadi Başlayalım…

İlk filmimiz tabi ki Ölü Ozanlar Derneği. 1990 yılında bir cuma günü okul çıkışı Çınar Sinemasında seyretmiştim. Beni çok etkileyen filmlerin başında gelir. Filmden o kadar etkilenmiştim ki Walt Whitman’ın şiir kitabını bile almıştım Ankara Dost Kitabevinden. İşte en sevdiğim sahnesi de budur.

İkinci filmimiz Joe Pesci’nin oynadığı “With Honor”. Türkiye’de insanlık yolu olarak çevrildi. Nerede seyrettiğimi hatırlamıyorum. Yıl 1994 olduğuna göre Ankara’da seyretme ihtimalim de var. Ama eğer İzmir’de seyretmişsem kesinlikle İzmir Sinemasında seyretmişimdir. İzmir sineması benim yaşıtlarım için gerçekten çok öenmlidir. Keşke Ahmet Abi tekrardan açsa da bizde İzmir sinemasında tekrar film seyretsek. Filme gelirsek Harward’ın kalorifer dairesinde yaşayan ve Walt Whitman’ın hayaleti sanılan bir evsizin mezun olacak bir gence hayat dersleri vermesi üzerine idi. Hatırladığım en efsane sahnesi ise kaçak girdiği bir derste ukala bir hocaya attığı nutukdu. O filmden sonra özel bir an yaşadığımdan o ana ait ufak fiziksel bir şey (filmde taş biriktiriyordu) saklama alışkanlığı oluşturmaya çalıştım ama olmadı.

Devam edelim; şimdi sırada 1994 yılından “Il Postino” var. Bu filmde geçen bir replik hala şiir defterimin ilk sayfasında yazan iki şiirden biridir.
“Şiir sahibinin değil ihtiyacı olanındır.” İkincisini bir gün şiir merakımla ilgili yazdığım yazıda paylaşırım artık.

İtalyan sinemasından başlamışken oradan devam edelim; şimdi sırada 1988 yapımı “Cinema Paradiso” yani Cennet sineması var. Yanlış hatırlamıyorsam Kuşadası’nda televizyonda seyretmiştim ilk bu filmi lise yıllarımda. Son sahnesinde hep gözlerim dolar. Bende o sahneyi paylaştım. Bu arada filmin yönetmeni Giuseppe Tornatore ve filmin müziklerini de Ennio Morricone yapmış. Bu yazıdaki yolculuğumuzda onlarla yine karşılaşacağız.

Bir tane daha Giuseppe Tornatore, Ennio Morricone filmi daha var sırada; “The Legend of 1900”. Gemide doğan ve orada yaşayan bir pianistin hikayesi. Sizlerle efsane piyano düello sahnesini paylaştım ama filmi seyrederseniz çok daha fazlası var.

Sıra geldi Baba serisine. Lise 1’den önce kitabını okumuştum. Filmlerini sonra seyretmiştim. Kafamda canlandırdığım tüm karakterler filmde o kadar güzel yerine oturuyordu. Bu keyfi “Gülün Adı” filminde de yaşamıştım. Baba 3 filmini çok sevmemiştim. Baba 2’de Robert De Niro’nun babanın gençliğini oynadığı sahneler harika idi. Hala hiç sıkılmadan tekrar tekrar seyredebilirim. Müzikleri de harikadır.

1941 yapımı Casablanca’dan bahsetmeden olmaz tabi ki. En sevdiğim filmdir. Geçen sene lise arkadaşları ile Fas’a yaptığımız seyahatte son gece Kazablanka’da kaldığımızdan dolayı Rick’in Barına gidip bir şeyler içme ve müzik dinleme şansım oldu. Filmi seyredenler hatırlayacaklar barın karşısında havaalanı vardı ama şimdi ranta yenik düşmüş. Casablanca’dan tabi ki en anlamlı sahne geliyor; Play it Sam.

“Amazing Grace and Chuck” 1987 yapımı bir film ve Türkiye’de “Sessizliğin Gücü” olarak yayına girdi. Sinema’da oynadı mı bilmiyorum. Yaz tatilinde Stüdyo AC’den video kaset alıp seyretmemize izin verildi. Ama karate filmleri almam yasaklanmıştı. Çünkü seyredip seyredip kızkardeşim üzerinde deniyordum. Bu nedenle de kaset alırken bir nevi otosansür vardı bana uygulanan. Maalesef bu filmi arşivime koyamadım hatta adını unutursam bir daha bulmak bile zor oluyor. Film, nükleer silahlanmaya karşı beyzbol oynamayı bırakır, bunu yerel gazetede okuyan ünlü bir NBA oyuncusu da sporu bıraktığını açıklar. Sonrasında bu çağrıya dünyadan birçok profesyonel sporcu katılır. Çok basit konusu olan ama bir o kadar da mesaj yüklü bir filmdir. Az daha filmi anlatıyordum. Son sahnesi beni çok duygulandırır.

Sırada bir gaz filmi var; 1986 yapımı “Hoosier” yani Türkçe adı ile “Kazanma Arzusu”. Ünlü bir koçun bir kasaba takımının başına gelip takımı eyalet şampiyonu yapma hikayesi anlatılır filmde. Ama benim için lise yıllarımda her voleybol maçı öncesi motivasyon kasedi idi. Çünkü takım olmayı, tek yürek savaşmayı anlatırdı. Çok iyi bir liderlik filmidir. En sevdiğim sahnesi final maçı öncesi takımla beraber oynayacakları salonda saha ölçülerini ölçüp, takımına dönüp “gördünüz mü bizim salonla aynı ölçüde” demesidir.

İnsan yazdıkça aklına başka filmler geliyor, ayrım yapmakta zorlanıyor. Bu yazıyı sadece romantik filmler, film müzikleri, seriler veya Türk filmleri şekliden birçok yazıya çevirebilirim. Ama son bir filmle bitirmek istiyorum.

Bu son filmimiz ise 1957 yapımı “12 Angry Man” / “12 Kızgın Adam”. Henri Honda’nın sadece 1 sahne de geçen (mahkeme ve tuvaleti de sayarsak 3 sahne diyebiliriz.) harika bir çatışma yönetimi filmidir. Henry Fonda’nın 11 jüriye karşı yürüttüğü mücadele tekrar tekrar izlemeye değer.

Daha yazamadığım ama yazarken aklıma gelen onca film var; Bir Zamanlar Amerika, Remember The Titans, Turist Ömer Serisi, Sergio Leone Spagetti Western’leri, Tom Hanks-Meg Ryan filmleri, Olağan Şüpheliler, Dokunulmazlar… Of yazdıkça aklıma geliyorlar ve o filmleri her hatırladığımda hem ilk seyrettiğim yeri ve o an hissettiklerimi de hatırlıyorum.

Böyle boş bir yazı oldu bu haftaki, ben yazarken bir tarafta youtube’dan filmleri buldum bir taraftan bunları yazdım. Bunu yaparken ne oldu biliyor musunuz; ne Corona’yı düşündüm ne de onun hayatlarımıza etkilerini. En azında yaklaşık 2 saat uzaklaştım bu gergin dünyadan. Yine bir mühendisin gündüz düşleri durumu yaşadım. Bir sürü filmi tekrar seyretme isteği doğdu. Umarım sizler de bu yazıyı okurken biraz uzaklaşırsınız şu anki durumlarımızdan ve herşeye rağmen yaşamda her zaman keyif alabileceğimiz şeyler var olduğunu görürsünüz.

Foto Not: Fotoğrafı Cunda sahilde çekmiştim, ben restoranda oturuyor ve rakımı yudumluyordum. Gelip tam karşımda sahile oturdular, bu pozu yakalayana kadar konuşmadan en az 10 dakika oturup denizi seyrettiler, bende makina hazır onları çünkü hissediyordum öpüşeceklerini.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

08 Mar Huzur

“Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan
Ah Kalamış’tan”

Güftesi Behçet Kemal Çağlar’a, bestesi ise Münir Nurettin Selçuk’a ait hepimizin en azından bu 2 dizesini bildiğimiz şarkıdan aldım bu haftaki yazımın başlığını. Nihavent makamında bestelenen şarkının yazılma hikâyesi anlatılmaya değer. Hikâyeyi Suat Yener’in www.musikiklavuzu.net sitesinde okudum ve paylaşmak istedim.
Münir Nurettin Selçuk üstadın Kalamış’ta yalnız kendisinin şarkı söylediği bir kulübü varmış, üye olunarak girilen kulüpte, yemek ve meze servisi yokmuş, yalnızca viski servis ediliyormuş.
Üstat, şimdilerde moda olan viski kulüplerinin atasını yıllar önce kurmuş ama yeni haberimiz oldu.
Dostu, Behçet Kemal’den içinde Kalamış geçen bir şiir yazmasını istemiş, bir türlü şiire başlayamayan dostunu motive etmek için de, onu bir akşamüstü sandalla Kalamış’ta gezmeye davet etmiş. Bir ilham perisi ile Kalamış’ta yapılan bir sandal sefası sonucunda bu şiir ve sonrasında bu beste çıkmış.

https://youtu.be/FcVQIZlAZlA

Hikâyenin sonrasını Suat Yener’in, Şarkının Gözyaşları kitabında okuyabilirsiniz. Kolaylık olması açısından sayfa 117 de burası anlatılıyor.

Behçet Kemal hakkında bir ek bilgi daha; Faruk Nafiz Çamlıbel ile beraber 10. Yıl Marşı’nı yazmışlardır.

Münir Nurettin Selçuk’la ilgili ufak bir anekdot eklemeden geçmeyeceğim; Burcu ile birlikte Timur Selçuk ve Nükhet Duru ’nun konserine gitmiştik. Biletleri aldığımdan konser başlayana kadar bir hoşnutsuzluk var idi onda. Ama konser başlaması ile birlikte hepsi yok oldu gitti tabi ki. Konserin ne kadar efsane olduğunu anlatmayacağım, ya da Timur Selçuk’un “babacığım hep böyle zor eserler yarattı” diye esprili bir serzenişten (!) sonra “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” eserini nasıl kusursuz seslendirdiğini de. Bahsedeceğim bir baba ile oğul arasında olan ve beni çok etkileyen bir diyalog, Timur Selçuk babasına neden ona yurtdışından gelen Opera Sanatçısı tekliflerini kabul etmediğini sorduğunda aldığı cevap;
Eğer kabul etseydim, Opera söyleyen bir Müslüman, Türk olacaktım ama şimdi Türk Musikisinin Münir Nurettin Selçuk’u oldum demiş. Bu sözler beni o an nasıl etkilediyse şimdi de etkiliyor. Ülkesi için bir şeyler yapmaya çalışan tüm aydınlara selam olsun buradan.
Bu arada “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” şiiride Ümit Yaşar Oğuzcan’ın intihar eden oğlu Vedat’a yazdığı şiir olduğu söylenir her ne kadar yazılma ve intihar tarihi arasında tartışmalar olsa da…

Konuyu bu kadar dağıttıktan sonra bakalım nasıl toparlayacağım. Başlığımıza dönelim; Huzur. Peki, nedir huzur, şarkıda söylendiği gibi Kalamış’a gidip alabilir miyiz?

Huzur konusunda kendim dâhil (evet kendimle konuştuğum doğrudur, niye şaşırdınız) kimle konuştuysam , herkesin onu aradığını görüyorum. Peki, ne aradığımızı biliyor muyuz ya da başka bir deyişle eğer aradığımızı bilmiyorsak bulduğumuzu nasıl anlayacağız?
İşte bu sorular beni yola koydu ve yıllardır aklımda olan soruları, şu ana kadar bulabildiğim cevaplarımla sizlerle paylaşmaya ve sonrasında sizlerden geleceklerle yeni sorulara yelken açmaya karar verdim bu hafta.

Vira Bismillah…

Arapça kökenli bir sözcük “huzur”; Sözlükte, insanın içinde duyumsadığı rahatlık duygusu, gönül rahatlığı, iç rahatlığı, baş dinçliği, rahatlık içinde bulunma durumu, dinginlik, çekişmesizlik diye açıklanmış .
Erinç’te Türkçe karşılığı.
Makam, yer anlamında da kullanılıyor ama bu anlamı konumuz değil.
Peki, bence huzur ne? Öyle tek bir anlamı yok huzurun. Ayrıca bence huzur öyle sürekli sahip olunması gereken bir durumda değil zaten sürekli huzurlu olursan bir süre sonra huzursuz olursun.

Bursa’da yaşarken evimizin çevresinde tek katlı-bahçeli çok ev vardı rantsal dönüşüme girmemiş olan. Bu evlerde ısınma odun sobası ile yapılırdı. Kışın akşamları, servisten inip soğuk havada atıştıran kar eşliğinde eve doğru yürürken, baca dumanından çıkan isin kokusunu duymak bana acayip huzur verirdi. Hala ne zaman soğuk bir kış akşamında odun sobasından çıkan isli dumanın kokusunu duysam, içsel bir rahatlık, bir huzur hissederim. Ondandır mı bilmem ama Islay Single Malt’larını çok severim. (konuyu dağıtmayalım Anıl Bey).
Maalesef bu fırsatlarım oldukça azaldı malum yaşadığımız ortamlarda rantsal dönüşümler tamamlandı ve artık elektrik veya doğalgazla ısınmaktayız.
Yine Bursa’dan bir anı; sabah servisler 7.30 gibi varırdı fabrikaya ve binlerce insan turnikelerden geçer ve ofislerimize doğru yürürdük. Bir gün yine bu yürüyüşümüz sırasında CD-çalarımda Patricia Kaas’ın “Rendez-Vous” adlı 1998 yılına ait canlı albümünün “Les Hommes Qui Passent”şarkısı vardı. Şarkının çıkışı harikadır. O çıkış sırasında tüm o yürüyen insanları bir anda siyah-beyaz görmeye başladım. Ben hariç her şey siyah-beyaz olmuştu. Onlar robot gibi yürürlerken ben ise yanlarından uçarak geçiyordum sanki. O an hissettiğim dinginlik, huzur anlatılamazdı.

Anlatabildim mi acaba; huzur sürekli sahip olunan bir ruh hali değildir bence. Sağlıklı, zengin ve mutlu olmanız sizin huzurlu olmanızı sağlamaz. Huzurlu bir hayat yaşayabilirsiniz ama benim gibi huzurlu olduğunuz anları hatırlayın desem, bir kaçını hatırlarsınız ve hatırladıklarınız ne kadar sıra dışıdır?
Ben ne mi yapıyorum? Huzurlu bir hayat yaşamaya çalışıyorum ama huzurlu olduğum anları hatırlamakta zorluk çektiğim doğrudur ve hatırlayabildiklerim ise yukarıda paylaştıklarım gibi basit ama benim için önemli anlar.

Mutlu olduğumuzda huzurlu mu oluruz yoksa huzurlu olduğumuz için mi mutlu oluruz? Aklıma en çok takılan sorudur bu. Yukarıda paylaştığım her iki anda da mutlu olduğuma dair hiçbir şey hatırlamıyorum hatta ikincisinde sabahın köründe çalışmaya gidiyorum ama hissettiğim huzur beni çok mutlu etmişti sebepsizce.

Yine kıssadan hisse bir hikaye ile toparlayalım yazıyı;
“Halkı tarafından çok sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirinden güzel resimler yaparlar, eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir. Resimlerden birisinde bir göl vardır. Göl, tıpkı bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim, bakanlara mükemmel bir huzur hissi verecek kadar güzeldir. Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Dağların üstündeki öfkeli gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek ise resmi daha da sıkıntılı bir hale sokmaktadır. Dağın eteklerindeki şelale insana gürültüyü, yorgunluğu hatırlatacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki, çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise bir anne kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva izleyenlere harika bir huzur ve sakinlik örneği sunmaktadır.
Ödülü kim kazandı dersiniz?
Tabi ki ikinci resim… Kral bunun nedenini şöyle açıklar:
“Huzur hiçbir gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûnet bulabilmesidir.””

Gürültünün patırtının ortasında sükûnet dolaş; sessizliğin ortasında huzur bulunduğunu unutma…

Basit düşünsek ve çevremize biraz baksak aslında huzurlu olabileceğimiz o kadar çok şey var ki, ama biz doyumsuz insanlar, huzur’u satınalmaya çalışıyoruz. Satın aldıklarımızın bizlere mutluluk ve huzur vereceğini umut ediyoruz. Ama almanın verdiği kısa süreli zevk geçince yine aynı huzursuzluk sarıyor tüm benliğimizi. Fiziksel olarak biriktirdiklerimiz üzerimize üzerimize geliyor, boğuyor bizleri.

Basit yaşayacaksın.
Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.
Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün.
“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit…

Bunları yazarken aklıma Yalçın Ergir’in “Basit Yaşayacaksın” şiiri geldi.

Hayatlarımızı basitleştirmek aslında bizim elimizde, ama bahane üretmeyi bırakırsak. Huzur ve mutluluk ne olacak derseniz, basitleştirdiğinizde hayatlarınızı daha kolay görüp yakalayacaksınız onları. Ortaya çıkmayacaklar sadece görünür olacaklar…

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

01 Mar Ne zaman mutlu olmayı unuttuk?

Aslında bu hafta bambaşka bir yazı yazmıştım paylaşmak için. Ama kahramanımızı, yani beni, nelerin beklediğini ben de bilmiyordum. Hayat dertleri ve sorunları öyle teker teker vermeme gibi bir huya sahip olduğundan, bir anda önümde bir yumakla kala kalakaldım öylecene. Sanırsın bölüm sonu canavarına denk geldim oyunda ve 1 canın kalmış.

İşte öyle bir hafta yaşayınca, pazartesi keyifle toparlayıp bazı şanslılara (!) okuttuğum yazımı daha uygun bir zamandan paylaşmak üzere rafa kaldırdım ve cumartesi akşamını pazara bağlarken klavyenin başına oturup bir şeyler karalamaya başladım. Tedarikli oturdu,  yanımda ‘Siyah Etiket’ vardı. Yazacaklarımın sorumluluğunu kabul ediyorum, ama nereye varacağını bilmiyorum.

Bugün sabahtan beri aklımda basit olduğu kadar bir o kadar da karmaşık bir soru var; Ne zaman mutlu olmayı unuttuk?

Bu soruyu bir sosyolog edası ile cevaplamak gibi bir arzum yok, sonuçta bildiğin düz mühendisim. Ama bence’lerim ile birkaç kelam edebilirim herhalde.

Bu sefer öyle uzatmadan ve hikâye ile bağlamadan direkt sonuca geleceğim; bence sahip olduklarımıza şükretmediğimiz için mutsuz oluyoruz. Şükretmeyi kesinlikle kabullenme ve hiçbir hedef koymama gibi anlamayın lütfen. Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz. Hayatımda oluşan mutsuz durumların yani beni mutsuz eden durumların çoğu o kadar basit konular ki, ama bizler o sırça fanuslarımızda bu sorunları o kadar büyütüyoruz ki anlatamam.

Dünyada şu an kaç insan acaba sıcak bir yatacak yer bulamıyor ya da yiyecek bir şeyler. Hayatlarımızı o kadar suni ihtiyaçlarla donatıyoruz ki bunların yokluğunda hemen mutsuz oluyor ve mutsuz ediyoruz çevremizdekileri. Oysa traji-komik olan az sonra neler olabileceğini bilmeden bunları yapıyoruz. Belki de “az sonra” olmayacak hayatımızda.

Dinlediğim bir Tedx konuşmasında çok güzel bir benzetme ile karşılaştım; ‘”sinirlendiğimiz ve üzüldüğümüzde aslında zamanımızı veriyoruz bir kübün içinden, harcıyoruz olaylara ve insanlara’” demişti. Ama sorunun zamanımızı verdiğimiz kübün derinliğini bilmememizdi.

Bu derinliğini bilmediğimiz ve çevremize dağıttığımız zaman kübünü burada böyle bırakıyorum, herkes üzerine düşünsün diye.

Şükretme üzerine başımdan geçen bir hikâye ile devam edeyim;

Yine kendimi kötü hissettiğim zamanların birinde tek başıma İngiltere’ye gidiyordum. Yolda sürekli “neden ben” sorusu kafamın içinde kız-kaçıran gibi dolaşıp duruyordu. İstanbul’dan Londra uçağına bindiğimde çevreme İngiltere Paralimpik Futbol takımı oyuncuları oturmuştu. Neşe içinde birbirleri ile konuşuyorlar ve çevrelerine neşe saçıyorlardı. Uçak havalandıktan sonra sağ yanımda oturan takma ayağını çıkardı. Solumdaki ise güneş gözlüğünü çıkarınca boş olan göz çukurunu gördüm. O an kafamı yukarı kaldırıp “anladım” der gibi kafamı sallamıştım. Bacağım yerinde idi ve çevremi görebiliyordum ama bunlara rağmen mutsuzdum. Günümüz kötü başlayabilir, ama kötü kelimesini çıkardığımız anda cümle günümüzün başladığını ifade eder ve büyük bir ihtimalle günü başlayan şanslı insanlardanızdır şu anda.

Eş, çocuk, anne-baba, arkadaş iş-özel fark etmez, hayatımızın her anında süreki fikir ayrılıklarına düşüyor ve sorunları büyütüyoruz. Sonra mı ne oluyor? Hepiniz biliyorsunuz.

Oysa sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, bize empoze edilen “ask for more” yaklaşımı ile mutlu olamıyoruz hiçbir zaman. Alarak mutlu olmak istediğimizde de her zaman aldığımızdan daha iyisi olacağından bu geçici mutluluk sonrasında kendimizi yeniden hırpalamaya başlıyoruz.

Urugay’ın Efsane Cumhurbaşkanı Jose Pepe Mujica’nın bir konuşmasında şöyle diyor;

“Bana en fakir devlet başkanı diyorlar. Ben fakir değilim. En fakir olan, yaşamak için çok fazla şeye ihtiyacı olandır. Pahalı yaşam tarzını sürdürmek için sürekli daha fazlasına ihtiyacı olandır. Çok fazla mal varlığınız yoksa, onları devam ettirmek için bir köle gibi ömür boyu didinip durmak zorunda kalmazsınız.”

‘Her şey aynı’ beni çıldırtan bir durum saptamasıdır. Televizyonlarda bize empoze edilen yaşam tarzlarından dolayı her birimiz yaşamlarımızı onlarla karşılaştırarak mutsuz oluyoruz ya da sosyal medyada insanların paylaşımları üzerine kendimizi mutsuz ve demotive hissediyoruz.

Yıllar önce Rükneddin Hocamız bir dersi sonuna doğru şöyle bir saptama yapmıştı; Bir günde televizyona Doktor Ayşe, Mühendis Mehmet, Avukat Ahmet’i çıkarsalar ya hani ‘sıradan’ yaşayanları da toplumumuz görebilse.. Bunu söylediğinde yıl 1998, tam 22 yıl önce.

Ben ‘Bizimkiler’ dizisindeki Ali ile beraber büyüdüm o ilk âşık olduğunda bende olmuştum, o üniversite sınavına girerken bende girmiştim. Pazar günleri Bizimkiler dizisi ve Parliament Sineması ile daha da güzeldi.  O apartmanda ne yaşanıyorsa bizim çevremizde de o yaşanıyordu, ama şimdi televizyondaki dizilere bakın acaba hangisi sizi yansıtıyor. Hiçbir zaman ulaşamayacağınız hayatları size hedef olarak koyuyorlar sonra da niye mutsuzuz diye soruyoruz.

Mutsuzuz çünkü elimizdekilerin değerini bilmiyoruz ve muhtemelen kaybettiğimiz zaman daha iyi anlıyoruz elimizdekilerin değerini.

Yazıyı o muhteşem diyalog ile toparlayayım; Nazım Hikmet “Saman Sarısı” şiirinde Abidin Dino’ya soruyor mutluluğun resmini yapıp yapamacağını. Abidin Dino’da ona resimle değil, ama bir şiirle cevap veriyor. Nazım mutluluğun resmini isterken 1961 yazı ortasında Küba’nın resmini istiyor Abidin’den. Ben resim yapamam, şiirde yazamam ama yakın bir zamanda Küba’nın 2015 kışını anlatan bir gezi yazısı yazabilirim dilim döndüğünce.

İnternette Mutluluğun resmi diye aratırsanız yazının kapak resmini görürsünüz. Bu resmi Abidin Dino değil, Dianne Dengel yapmıştır. Kim yapmış olursa olsun ben bu resme her baktığımda mutlu ve huzurlu oluyorum.

Huzur demişken aslında bu hafta huzur üzerine bir yazı yazmıştım, huzurdan bahsetmiştim kendimce ama demek ki zamanı değilmiş henüz paylaşmanın.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More