Genel arşivleri - Sayfa 5 / 7 - Anıl Şakrak
1
archive,paged,category,category-genel,category-1,paged-5,category-paged-5,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

Genel

19 Tem Naduş

Dün 18 Temmuz idi, buruk bir gün: Naduş’u sonsuzluğa uğurladığımız gün. Naduş kim mi? Anaannem, anaannemiz, anaanneniz. Onu anaannem ya da anaannemiz diye sahiplenmem mümkün değil. Çünkü kendisi, benim ve kardeşlerim kadar bütün arkadaşlarımızın anaannesiydi. Hatta pazarcıların ve esnafın annesi.

Zor bir hayat yaşamış, zor bir kadındı hani “huysuz ve tatlı kadın” diye tabir edilenlerden. Ben doğduğumda geçirdiği ameliyattan dolayı akciğerinin büyük bir kısmı alınmıştı. Ben onu tekrardan yaşama tutundurandım onun tabiri ile. Bir de ilk göz ağrısı, kocasının ismi verilmişti bana: Hilmi.

Anaannem herkesi severdi ama beni başka severdi. Kız kardeşlerim onu kızdırmak için ne zaman “bokunda boncuk mu buluyorsun” dediklerinde bana olan düşkünlüğü ile dalga geçtiklerinde, “buluyorum” derdi.

Beni ayrı severdi ama gönlü o kadar genişti ki, herkes kendini sevdirecek yer bulabilirdi orada. Geriye doğru baktığımda bütün çocukluğumuz ve öğrenciliğimiz de, benim ve kızkardeşlerimin hayatına temas edip de anaannemin tebasına dahil olmayan yoktur herhalde.

İlk tanıştığınızda hanımefendi duruşu ile sizi büyülerken, tanıştığınızın beşinci dakikasında duyabileceğiniz okkalı bir küfürle sizi şaşırtabilirdi. Ama o okkalı küfürler sizi hiç rahatsız etmezdi. Kahkahası ise tescilliydi. Çok uzaktan bile onun kahkahasını ayırt edebilirdiniz.

Nesli anaannemin vefatında İngiltere’de idi ve güzel bir paylaşım yapmıştı. Oradaki bir alıntı aslında ne demek istediğimi çok güzel ifade ediyor:

“Şakrak ailesine ucundan bulaşmış birinin Nadusla bir anısının olmaması imkansizdi, ya okkalı bir küfürünü yemişsinizdir ya da mantısını…”

Mantı demişken, mantı önemli bir mevzu idi. Birimizin arkadaşımı gelecek bize kalmaya, Naduş hemen mantıya girişirdi. Sabah erkenden kalkar ve hamur açar, mantı yapardı. Şimdi bunda ne var diyeceksiniz ama gözden kaçırdığınız bir detay var. Öyle adam başı bir tabak değil, anaannem mantı yaptığında mahalle de doyardı. Yemek yaparken ölçüsü yoktu tıpkı severken olduğu gibi. Ama bir o derece de titizdi. Öğlen yenen yemek akşam sofraya getirilmezdi, yeni bir şey yapılırdı. Etsiz yemeğin yemekten sayılmayacağı ve yemek dediğinin tereyağ ile yapılacağı konularına girmiyorum bile. Zeytinyağa geçiş çok zor olmuştu onda.

Ama keyifle bir o kadar da sinirle hatırladığım ise Aşure etkinlikleriydi. Çevremde birçok aile bereket getirsin diye aşure yapar ve komşularına dağıtır. Çok keyif aldığım bir gelenektir bu. Ama çocukken aşure zamanı benim için bir travmaydı. Anaannem ve kardeşi büyükannem (ne alaka ise çocukken ona büyük taksi dermişim) beraber aşureye giriştiklerinde, sokakta büyük bir ateş yakılırdı. Anaannem ve Büyükannem birer cadı gibi o devasa kazanın başına geçerler ve büyülü bir karışım hazırladı. Onlar aşure yaparken benim gördüğüm bu idi. Ne kadar yazık ki, o dönemde fotoğraf çekmek bu zamanki kadar kolay değildi. Çok güzel instagram fotoları çıkardı o sahneden. Gelelim benim tramvama, o bir kazan aşure tüm mahalleye dağıtılırdı. Bilin bakalım kim dağıtırdı. Tabi ki ben ve kardeşlerim, Nes ufak olduğundan yırtardı bu işten ama ben ve Aslı, kapı kapı dolaşır aşure dağıtırdık tanımadığımız birçok kişiye, sonra da o tabakları toplardık.

Şimdilerde olsa idi kesin zabıtalar ile kavga ederdi, seçerek almak yasak olduğu için pazardan. Anaannem için pazara gitmek ayrı bir keyifti çünkü. Esnaf ile koyu sohbete girilir, her sebze-meyve ellenerek seçilir. Seçtirmeyen esnaf olursa önce bir arıza çıkarılır sonra bir daha ona gidilmez hatta gördüğü herkese şikayet edilir. Teyze diyene “ben senin annenim yavrum diye cevap verilir”. Yazın, bırakın Kuşadası Cuma pazarını, çevre ilçelere bile pazara gidilirdi. Onun pazarda kendisini kaybetmesini keyifle izleyebilirdiniz. Bir keresinde Ahmetbeyli’den Ada’ya geliyoruz. Ben araba kullanırken öne kurulurdu. Otururdu diyemem çünkü başka bir türlü anlatmak gerekir o duruşunu, şapkasıyla beraber. Aniden bir çığlık attı, korkudan fren yaptım ve ne olduğunu sordum: Köylünün sebze sergisindeki patlıcanlar çok güzelmiş. Geri döndüm ve aldık tabi ki.

Lisede iken YKM ve Yeni Konak dışında alışveriş merkezi diyebileceğiz PamCenter açıldığında onunla çok dalga geçerdik. Bir türlü söyleyemez, dili dönmezdi ve gülmeye başladığımızda alırdık hakkımız olan okkalı bir küfrü. Her yerde pazarlık ederdi, biz o pazarlığa başladığında kaçardık dükkandan.

Alkol kullanmazdı ama Aslı sayesinde arada bana o kahveli şeyden yapsanıza derdi: Baileys. Şimdi Aslı’ya vasiyettir, her mezarını ziyaret ettiğimizde bir bardak baileys ikram edilir.

Özel hayata çok girmek istemem ama Naduş elini biraz daha hızlı tutsaydı, 7 Kocalı Hümrüz’ün rakibi olabilirdi. 3 evlilik yaptı, ama Hilmi Bey’i hep başkaydı. En büyük takıntısı kendi evi olmasıydı, ama her kendi evi olduğunda yine bizimle yaşadı, bizi bırakamazdı.

İşte bizim Kokoş Naduşumuzun hikayesi. Maalesef bu yazıyla tanıyanlar kahkahasını, okkalı küfürlerini ve efsane yemeklerini deneyimleme şansına sahip değiller. Biz onu doya doya yaşadık, iyi ki de yaşamışız. Beş yıl olmuş Hilmi Beyine kavuşalı. Öldü demiyorum. Çünkü torunları hatta torunlarının çocukları bile onu yaşadı ve anlatmaya devam edecekler.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

05 Tem Maskeli Balo

Yeni normalin vazgeçilmez aksesuarı oldu maskelerimiz. Yılın başında, artık maskesiz dışarı çıkamayacaksınız deselerdi güler geçerdim. Ama şu an sokaklarda gezerken, kendimi distopik bir bilim kurgu filmin içinde figüran gibi hissediyorum. Sokakda maskesiz birini gördüğümde ise aşağılayıcı gözlerle onu süzüyorum. Hatta elimde olsa uyaracağım. Aynı kaldırımda karşı karşıya geldiğimiz zaman ise, kaldırımdan iniyorum. Birbirimize cüzzamlı muamelesi yapar olduk. Oysa bu hastalığa yakalanma olasılığımız o kadar yüksek ki.

Covid-19, öte yandan da çok faydalı bir virüs bence; bizlere empatiyi ve birlikte yaşamayı öğretmek için fırsatlar sunuyor. Ama insanoğlu yine ders almamaya devam ediyor.

Neyse konumuz Covid-19 değil, maskelerden bahsetmek istiyorum bu sefer, taktığımız maskelerden. Sağlık amaçlı takmamız gereken maskeler de bile farklı olmak istiyoruz. Her bilinen markanın çevrimiçi alışveriş sitelerine girdiğimizde, maske sekmesi ile karşılaşıyoruz. İnternette baskılı maskeler satıyorlar, farklı insanların ya da çizgi roman kahramanlarının ağız ve burunlarını taşıyoruz. Tuttuğumuz takımın logosu olan maskelerimiz var.

Yazı konusu kafamda belirdiğinde, her zaman yaptığım gibi maske nedir diye google’a sordum, işte aldığım cevaplardan derlediklerim;

Maske, genel anlamıyla boyalı karton, kumaş, deri veya plastikten yapılan ve başkalarınca tanınmamak için yüze geçirilerek kullanılan yapma yüzdür. Gene bu tanımla ilişkili olmak üzere, başka unsurlar için de “maske” adı kullanılır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

  • Gaz maskesi gibi, korunmak için özel olarak yapılıp yüze geçirilen gereç.
  • Yüz ve boyun güzelliği için cilde sürülen krem, macun vb. kozmetik maddeler.
  • Mecazi anlamda, gerçek duyguları veya bir şeyin gerçek görünüşünü gizleyen aldatıcı görünüş, davranış.
  • Ruh bilimi açısından, kişinin oynadığı rol veya hem kendisine hem de çevresine karşı takındığı davranış.

Kelime dilimize Fransızca “Masqué” kelimesinden geçmiş. Kelt dilinde mask, İtalyanca’da maschera, İspanyolca’da mascara ve Fransızca’da masqué olan kelimenin kökeni; Latince’de hayalet anlamına gelen mascus (masca) kelimesinden gelmektedir. Ayrıca Arapça’daki maskara kelimesi; kostüm giymiş kişi ve soytarı anlamlarına gelmektedir.

Bilinen ilk maske, arkeolojik kazılarda bulunan ve 11 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen Nahal Hemar’ın mezarında, 12 parça halinde bulunan maskedir. Şu an da birleştirilmiş şekilde İsrail Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kötü ruhları kovmak amacıyla yapıldığı düşünülen bu maskeler, özel kostümlerle beraber dini törenlerde kullanılırdı. Farklı uygarlıklarda farklı malzemeler kullanılarak üretilirdi. Azteklerde ve Mısırda ayrıca, önemli kişilerin bedenleri mumyalandıktan sonra yüzlerine maskelerle saklanırdı.
Antik Yunan ve Roma toplumlarında hem maske hem de vatandaş anlamına gelen “Persona” kelimesi kullanılıyordu.

Ortaçağ’da Avrupa toplumu savaşlarda ve balo, karnaval gibi saray eğlencelerinde kullandığı maskeler, şimdilerde festival, sahne sanatlarında kullanılmaya devam ediyor.

Buna ek olarak gizlenme, korunma, benzeme ve yanıltma gibi amaçlarla da maskeler kullanılmaktadır. Bu uygulamalara örnek olarak; buz hokeyi-eskrim maskeleri, eylem, isyan ve hırsızlık gibi olaylarda tanınmamak için kullanılan maskeler, bu aralar hayatımızın vazgeçilmezi olan cerrahi maskeler.

Bu araştırmalarımda çok entresan maskelere de rastladım. Kapak resminde 2 tanesinden bir kolaj yaptım. Veba salgınında kullanılan ve koku yoluyla bulaştığı inanışı ile içine lavanta torbaları konan Veba Maskesi ile Walt Disney’in 2. Dünya Savaşında olası bir Japon saldırısına karşı çocuklara korkunç görünüşlü gaz maskeleri taktırmanın zor olacağından sadece 1.000 adet üretilen Mickey Mouse gaz maskesi.

Peki insanlık tarihi kadar eski olan maske kültürü ve onun uzantısı maskeli balo yeni mi başladı? Hayır, fiziksel maskeler kadar yıllardır görünmez maskeler de takıyoruz farkına vararak ya da varmadan. Ondandır Murathan Mungan’ın şiirini Yeni Türkü’nün bestesi var hayatımızda:

Yaktım gemilerimi
Dönüş yok artık geri
Tak etti canıma bu maskeli balo
Bu maskeli balo
Ve onun sahte yüzleri

Yaşam bizlere görünmez maskeler taktırmayı zorunlu kılıyor. Hatta Kişisel Gelişim veya Liderlik eğitimlerinde bu maskelere, hayatımızdaki roller veya liderlik türleri adlarını takıyorlar. Duruma göre davranmak zorunda bırakılıyoruz. Eğer bu normlara uymaz isek genelde farklı yaftalar takılarak, toplumdan dışlanıyoruz. İstisnalar kaideyi bozmaz, bazen norm dışı maskeleri takanlar ya da maskesiz dolaşanlar kabul görüyor. Hatta aynı toplum, o maskeleri de takmamız dayatıyor bizlere.

Kendini bilme ve kendini bulma arayışına çıktığınızda ve  soruları sormaya başladığınızda, toplum size bu normları ve onun maskelerini dayatıyor, size sunulan maskelerden seçim yapıyorsunuz. Gelenek, ahlak ve “genel geçer kurallar” diye adlandırıyoruz bu dayatmayı. Yine bilmediğimiz ve anlayamadığız bir şeyi bildiklerimizle anlatmaya çalışıyor ve kalıplara sığdırıyoruz.

Bırakın başkalarına görünmek için maske takmayı, bazen kendimize bile maskesiz çıkamaz oluyoruz.

Peki nasıl bitecek bu maskeli balo?

Bilsem de size söylemezdim.

Şaka, şaka; bende bu sorunun cevabını bilmiyorum, ama arıyorum.

Banyomuzdaki ayna ve günlüğüm, bu arayışımda en önemli dostlarım. Sabahları kalktığımda aynadaki yansımam ile konuşuyor ve daha sonra günlüğümde bu konuşmaları kayda geçiriyorum. Belli aralıklarda da bu yazdıklarım tekrar okuyup kendimi hizalamaya çalışıyorum. Ancak kendime taktığım maskelerden kurtulabilirsem, bu maskeli baloya, en azından kendi maskeli baloma son verebilirim diye düşünüyorum.

Peki siz ne durumdasınız, hiç sordunuz mu aynadaki yansımanıza?

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Maskeleri konuşunca kitap ve film önerileri de buna uygun olsun istedim.

[/vc_column][/vc_row]
mask the movie

Maske hakkında yazınca onlarca Maskeli Kahraman filmi varken ben Jim Carrey’in Maske filmini seçtim bu haftaki “haftanın filmi” için.
Jim Carrey’in ilk filmleri olan Salak ile Avanak, Hayvan Dedektifi üzerinden yapılan eleştirileri maalesef kabul etmiyorum. The Mask’da ilk dönem filmlerine girse de bence ondan başkası oynasa bu kadar eğlenceli olmazdı. Ama benim için Jim Carey filmleri, Man on the Moon, Eternal Sunshine of Spotless Mind, Truman Show ve The Number 23’dir. Bu arada Jim Carrey’le doğum günlerimiz aynı.

kızılmaske

Kızılmaske ya da orjinal adıyla The Phantom, Lee Falk tarafından yaratılan ve ilk kez Şubat 1936 yayınlanan bir Amerikan çizgi roman kahramanıdır. Kızılmaske ilk özel kostümlü kahramandır. Pigmeleri, sevgilisi Diana, atı Kahraman, köpeği Şeytan’ı nasıl unuturum.

Ayrıca ormanda Kızılmaske için 10 kaplan gücünde derler.

Fantastik Türk Sinemasının gazabından Kızılmaske’de nasibini almıştır bu arada; 1968 2 adet ve 1971 1 adet olmak üzere Türkler tarafından çekilen 3 kızılmaske filmi vardır.

Read More

28 Haz İhtiyacı olanındır Şiir…

“Herkesin bir öyküsü vardır ama herkesin bir şiiri yoktur.”
Bunu ben mi söyledim yoksa bir yerlerde mi okudum hatırlamıyorum. Mütevazilik yaparak; “kesin okumuşumdur” diyerek devam ediyorum. Bu hafta şiirlerle olan tutkumu yazmak istedim. Şiir falan yazabildiğim yok tıpkı roman ve hikaye yazamadığım gibi.

İlkokulda 23 Nisan törenlerinde bağıra bağıra okuduğumu saymazsam, bilinçli olarak şiirle tanışmam orta iki yıllarında oldu. Babamdan bana bir şiir kitabı almasını istemiştim. O da bana İlhami Soysal’ın Türk Şiir Antolojisi kitabını almıştı. Yıllar içerisinde gerçekleşen taşınmalar nedeni ile o kitabımı kütüphanemde bulamıyorum. Çok üzgünüm ; Oysa ne satır arası notlarım vardı.

Şiir için; duygulardan, düşüncelerden, düşlerden, özlemlerden vb. süzülmüş yaşantı birikimleri olarak, ozanların, sözcüklerin sözlük anlamlarına kimi zaman değişik anlamlar da yükleyerek, dil içinde özel bir dil yaratarak oluşturdukları, imgelerden, simgelerden, söz sanatlarından, ritimden, uyumdan vb. yararlanarak ortaya koydukları, okurda estetik duygular uyandıran yazın ürünüdür diyor sözlük.

Şiiri nasıl da mekanik ve duygusuz olarak tarif etmişler. Bunu ilk okuduğumda aklıma “Ölü Ozanlar Derneği” filminden  “O Captain!  My Captain!” Bay Keating’in şiiri böyle bir matematiksel kalıba sokma saçmalığına verdiği tepki geldi aklıma.

Tekrardan seyretmek isteyenler için linkini paylaşıyorum. Dead Poet Society: Ripping The Books

Minik Bir Ara Not: Yıllar sonra “O Captain! My Captain!”‘nın ünlü Amerikan Şair Walt Whitman’ın şiiri olduğunu, Mr. Keating’ın sınıfında duvarda onun resmi asılı olduğunu ve ayrıca Joe Pesci’nin “With Honor” (1994)  filminde oynadığı Simon karakterini Walt Whitman’ın hayaletini sandıklarını öğrendim.

Antoloji kitabımı keşfe çıktığımda ilk karşılaştığım Ümit Yaşar Oğuzcan oldu. “İki Kişiye Bir Dünya” şiiri ile yolculuğum başladı.

[/vc_column][/vc_row]

“Gelme diyorsun
Bu gel demektir
Birazdan güneş doğacak
Dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
Seni düşüneceğim
Gümüş mahmuzların parlaklığında
Yağmur nal izlerini örtmeden
Sana geleceğim
Bekle beni…”

……..

Tanrının bıraktığı yerden biz başlıyalım
Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
Yaklaş bana
Seninle kardeş değiliz

Hüzünle karışık sevinçlerden kurtul artık
Arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
Biliyorsun
Önce Tanrı insanı yarattı
Sonra insan sevgiyi
Ne yapsak boş
Ne kadar çabalasak faydasız
Geriye dönemeyiz
Olanlar oldu iş işten geçti
Çamurumuza sevgi katılmış bir kere”

Antolojiyi okudukça daha fazla sevmeye başladım şiiri ve farklı şairleri. Düz yazı okumaktan daha fazla keyif veriyordu yeni şairler ve yeni şiirler keşfetmek. Ümit Yaşar’la başlayan maceram Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Atilla İlhan ile devam etti.

O yıllarda başladım, sevdiğim şiirleri bir deftere, dolma kalem ile eğik el yazımla kopyalamaya. Malum internet yok denecek kadar az, sosyal medya daha icad olmamıştı. Kimse de “Caps” yapmıyor ki, ekran görüntüsü alalım ve saklayalım. Şimdi ulaşılabilirlik tahmin edebileceğimin üstünde, ebook arşivimi, sevdiğim tüm yazarların kitaplarını, bulut hesabıma yükledim. Ayrıca sevdiğim şairlerin tüm kitapları çevrimdışı olarak her zaman yanımda. Uzun zamandır ipad’in kalemi sayesinde notlarımı kağıt ortamından dijitale taşıdım. Tüm sevdiğim şiirleri Evernote hesabımda saklıyor ve yanımda taşıyorum. Ama hala bir defterim var, en sevdiklerimi el yazım ile kopyaladığım.

Üniversite yıllarında ise Nazım okumaya başladım. Hala iddia ederim, İstiklal Savaşı’nı en güzel anlatan şiirdir “Kuvayi Milliye Destanı”. Kurt Kurtcebe bu destanı çizgi roman haline getirdi. Bende iki kopyası var. Birincisi üniversitede satın aldığım, ikincisi de imzalı yeni baskısı. Üstat ile konuşurken, bende ilk baskısı da var dediğimde; bana bu baskısında kadın göğsü görünen yeri sansürlediklerini söylemişti burnundan soluyarak.

Daha sonra yolculuk devam etti; Ahmet Telli, Arkadaş Zekai Özger, Ahmet Arif, Can Yücel, Hasan Hüseyin (Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin).

Antoloji kitabımdaki birçok şairin kitaplarını sahip olmaya başlamıştım artık. Ankara Dost Kitabevinde şiir kitaplarının olduğu yerde antoloji kitabımda olmayan şairleri de keşfediyordum. Ne güzel bir yerdin sen Dost Kitabevi. Kapandığını duyduğumda çok üzülmüştüm.

1995 yılında Ankara Kitap Festivalinde Can Yücel’e kitap imzalatmıştım. Sıranın bana gelmesini bekledim saatlerce, sıram gelince kitabı uzattım (Bir Siyasilerin Şiirleri). Adımı sordu, sonra “Anıl’a, İyi Bir Bestecinin Adına” diye imzaladı.

Yaş ve dem aldıkça da artık şiir konusunda zevkim daha da netleşti. İkinci Yenilerle tanışınca iş daha da zevkli bir hal aldı. Bu netleşmenin en önemli aktörü ise Edip Cansever’di. Her nekadar İkinci Yeniler denince akla Edip Cansever’le birlikte Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, İlhan Berk’de geliyorsa ben Edip Cansever’i hep ayrı tuttum.

Çeviri şiire karşı her zaman mesafeli oldum. Bir çeviri şiir, yazan kadar onu çevirenin de duygularını kapsadığını düşündüm hep. Bunun en güzel örneğini Ömer Hayyam çevirilerinden gördüm, Sabahattin Ali çevirisi ile başka bir çeviriyi karşılaştırdığınızda sanki başka şairi okur gibi olursunuz. Ben hala Ömer Hayyam’ı Sabahattin Ali çevirisinden seviyorum.

Başarılı ve farklı çeviri denildiğinde aklıma hep Can Yücel’in Hamlet’ten “to be or not to be” yi, “bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin” şeklinde türkçe söyleyişi gelir.

O kadar iddialı bir şekilde yazıya başladım. Peki benim şiirim var mı? Bu yaşıma gelene kadar defterime not aldığım onlarca şiir var. Hala kendi şiirimi arayışım devam ediyor.

Güvendiğim insanlardan kazık yediğimde aklıma Murathan Mungan’dan “Bilardo Topları” şiiri geliyor hani yazgını başka ıstakaların kaderine bırakan bilardo topları.

Özdemir Asaf’ın “Ağladığımı gör diye ağlamıyorum, ağladığım için ağladığımı görüyorsun” dizelerinden bisiklete binmeme devşirdiğim bir dizem de var.

İnsanlara kızdığımda aklıma Cahit Sıtkı Tarancı’dan “İmkansız Dostluk” şiirinden
“Sen kendi gecende gidersin, ben kendi gecemde;
Vazgeç kardeşim, ayrıdır bindiğimiz gemiler!” dizesi geliyor. Sonra tekrar umutlanmak için Cahit Irgat’ın o şiire cevap olarak yazdığı “Dost” Şiirinden
“İnan Kardeşim İnan
Aynı suda yüzer bindiğimiz gemiler” dizesi geliyor.

Bunun gibi örnekleri çoğaltabilecekken iki şiir farklı yere koyuyorum: Edip Cansever’den Umutsuzlar Parkı Bölüm 3 ve Friedrich Nietzsche’nin “Salome’ye” şiiri.

Hayatımın şiirini buldum diyemem, “başka türlü birşey benim istediğim” fakat “epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; ama anlatamıyorum“.

Şiir konusunda çok sevdiğim bir “caps” var paylaşmak istediğim yazımı bitirmeden. “Annemin Plakları” radyo programında Çetin Erker paylaşmıştı. O da kimin yazdığını bilmiyormuş ama yazan harika yazmış. Ben buna ufak bir ekleme yaptım. İtalik olarak yazan dize benimkisi. Çok şaşırmamışsınızdır.

En zor hesaplaşmaları Turgut Uyar’dan öğrendim.
Memleketi anlamayı Nazım’dan,
Sevda sözlerini Cemal Süreya’dan,
İnançları ve sorgulamayı da Hayyam’dan,
Eski İstanbul hülyalarına dalmayı Orhan Veli’den,
Toprağın kokusunu sevmeyi Ahmet Arif’ten,
Tok sözlülüğü Can Yücel’den,
Deliliği Atilla İlhan’dan,
İmkansız aşkları Ümit Yaşar’dan,
Sevmelerin başlangıçlarını da olsa olsa Edip Cansever’den öğrendim.

Bu yazıyı yazarken Spotify’de Şarkılaşmış Şiirlerden oluşan listeler dinledim, bir yazı da şarkılaşan şiirlere yazmalıyım dedim kendi kendime.

Son söz:  Şiir sahibinin değil ihtiyacı olanındır. Bunu hiç unutmayın.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Bu hafta için:  kitap ve film önerim…

zenvehaiku

Yakın zamanda Haiku konusunda bir merakım oluştu. Haiku’nun ne olduğunu söylemeyeceğim, sizinde merakınız oluşsun. Bu hafta 2 hafta önce bitirdiğim D.T. Suzuki’nin “Zen ve Haiku” adlı kitabı sizinle paylaşıyorum. Yakın zamanda Oruç Aruoba’nın “Ne Ki Hiç”e doğru yelken açacağım. Beklerim.

ilpostino

Tabi ki bu haftanın filmi “Il Postino” Fazla söze bile gerek yok. Seyretmeyenler ne kadar şanslı ilk defa seyredecekleri için. Tek bir dip not: yönetmen ve baş rol oyuncusu Massimo Troisi 1994 yılında öldü yani filmin çekildiği yılda. Çekimler sırasında hasta olan Massimo, ölümü sonrasında, onu onurlandırmak için Oscar Ödüllerinde “En İyi Film” ve “En İyi Erkek Oyuncu” adayları arasında idi. Film “En Özgün Dramatik Skor ” ödülünü aldı. Bu arada 1996’da Oscar töreninde Braveheart, Olağan Şüpheliler, Leaving Las Vegas, Dead Man Walking gibi efsane filmler vardı.

Read More

21 Haz Babam

Bugün Babalar günü, hafta sonu için Kuşadası’na baba ocağına geldim. 2 Şubat’tan beri annemle babamı görme şansım olmadı yüz yüze. Gün boyunca sosyal medyada onlarca harika babalar günü paylaşımı gördük. Bende bir paylaşım yaptım ama sadece onunla kalamazdım; Babalar günü, babam ve babalık hakkında yazmak da istedim.

Babalar gününün Haziran’ın üçüncü pazarı olduğunu biliyordum ama açıkçası, bu yazıya başlamadan önce, tarihçesi hakkında hiçbir bilgim yoktu. Arayınca bulduklarımı sizlerle de paylaştım.

“Babalar günü fikri 1909’da Washington’da yaşayan ve Anneler Günü’nden ilham alan Sonoro Smat Dodd tarafından ortaya atıldı. Sonoro Dodd’un babası Wılliam Smart bir Amerikan İç Savaşı gazisi idi. Eşi, altıncı çocuklarını doğururken vefat etmişti. William Smart  hem yeni doğmuş bebeğini hem de diğer beş çocuğunu kendi başına Washington’un doğusundaki çiftlikte yetiştirdi. Sonora büyüdüğü zaman babasının ne kadar büyük bir fedakarlık yaptığını fark edip babası için özel bir gün düzenlemek istedi ve babası Haziran’da doğduğu için ilk Babalar Günü’nün Washington Spokane’de 19 Haziran 1910’da kutladı. 1924’te Başkan Calvin Coolidge “Babalar Gününü” desteklediğini açıkladı. 1966’da ise Başkan Lyndon Johnsonn, Haziran ayının üçüncü pazarını resmen Babalar Günü olarak ilan etti.”

İyi ki doğdun William Smart.

Aslında tıpkı anneler günü ve sevgililer günü gibi babalar günü de masum bir amaç ile başlarken sonrasında ise alışveriş kültürünün bir parçası olmuş durumda. Anne ve babaları yılda bir gün anmak bence çok suni. Ama konumuz bu değil…

Bence baba-oğul ilişkisi üzerine yazılmış en güzel şarkı “Güle Güle Oğlum”‘dur. “Barış Şarkıları” Albümünde Ali Kırca’nın yorumu da çok başarılıdır. Şarkının içine bir tirat ekler. Bu tiratın kimin olduğunu aradım, fakat bulamadım. Ama paylaşmak istedim. Şu kısım beni hep çok etkilemiştir. Baba olunca bunu daha iyi anlamaya başladım.

“Hayatın orta yerinde devraldıklarını bırakma kavgasındayken nelerden vazgeçtini, neleri terk ettiğini, nelere veda ettiğini”

Son nasihat
babamdan kalan gibi,
babam.
ey dedemin oğlu, oğlumun dedesi
herkesin bir babası vardır.
herkesin dedesinin oğlu, oğlunun dedesi
sizden önce geldiği dünyadan, muhtemelen sizden önce giden.
siz kıyısında durursunuz o nehrin.
o gider
bir gün nehir kuruyunca fark edersiniz akıp giden suyun altındaki inişleri, çıkışları, sevinçleri, kederleri
nehir kuruyunca
saat durunca

ben nehrin suları çekilince gördüm babamı, kurumuş nehir yatağındaki özlemlerini, kederlerini, acılarını,
ömrün saati durunca gördüm.
hayatın orta yerinde devraldıklarını bırakma kavgasındayken nelerden vazgeçtiğini, neleri terk ettiğini, nelere veda ettiğini
baba sevgisi hep vadesi uzun borçlara bırakılır. ama vadenin son ödeme tarihini bilen var mı ki?
bir gün nehrin suları ansızın çekilir verir.
ömrün saatinde yorulur akreple yelkovan.
kendinizi birden uzun bir selvinin önünde bulursunuz.
onun için hayatın orta yerinde size metanet, cesaret ve fazilet emanetlerini taşıyan emanetçiye teşekkür edin

3 çocuk ve 4 torun sahibi, Ümit Bey – allah uzun ömür versin- Kuşadası’nda, sevdalısı olduğu yerde yaşamaya devam ediyor. O bana “Anıl Paşa” der ben ona “Ümit Bey”. “Ümit Bey” seviyesine gelmemiz zaman içerisinde oldu tahmin ettiğiniz gibi. Kadı dedem hakim olarak Kuşadası’na gelmiş ve babamların gençliklerinin en güzel zamanlarını, o güzelim Ada’da geçirmişler. Çok da rol çalmamalı, kendisi Kuşadası Yerel Tarih Dergisinde yazı dizisi olarak Kuşadası’nı anlatıyor. Top oynadığı Kuşadası Spor’da yöneticilik yapmış, Kuşadası Siyasi hayatında bir sağlam duruş göstermiş.

torunlar

Babamın babası ile olan ilişkisini ancak ondan dinlediğim kadarıyla biliyorum. Benim babamla ilişkim zaman içerisinde olgunlaştı ve zenginleşti. 80’lerde çocuk olanlar beni daha iyi anlar. Benim kızım Derin ile olan ilişkim, aynı yaşlardaki bizlerin babaları ile ilişkisinden çok farklıydı. Babam bizi uykumuzda severdi demiyorum ama nasıl desem ben babamla o yaşlarda sinemaya gittiğimi hatırlamıyorum. Ama ben kızımla 3D Wings çizgi filmine bile gittim. Filmde uyumaya kalktığımda da, haylaz yüksek sesle “baba uyuma” diye sesleniyordu bana.

Babam çok konuşan bir insan değildi o zamanlarda, ama gözleri ve mimikleri ile çok şey söylerdi. Emirvakiyi sevmezdi (hala sevmez).

Lise yıllarında her ne kadar onun boyunu geçmiş olsam da benim için hala dev gibi adamdı. Onun kıyafetlerini giymek acayip bir hava verirdi bana. Ayak numaram onunkini aştığında çok sevinmiştir herhalde, aynı numara giydiğimiz zamanlarda çok ayakkabısını harcamışlığım var. Hafta içleri Ada’da olur ve hafta sonları geldiğinde en büyük keyif, beraber Havra Sokağı’na gidip alışveriş yapmaktı. Tuzda balık yapardı ve bana ayıklamayı öğretmişti. Arnavut Ciğerinde rakip tanımaz. Denizden babası çıksa yer. Hala zeytin yapar, eskiden Cine5’de maç izlerken beraber zeytin kırardık. Bu aralar rakıya da el attı. Onda da çok başarılı.

Babam (tabi ki annem) benden çok çektiler; kafama futbol kalesi düştü ortaokuldayken, üç kere sağlam kafamı yardım, iki kere camın içinden geçtim (ışık hızına ulaşamadığımdan olsa gerek cam kırıldı). Kızgınlıklarını bile dile getiremeden başımda bütün gece beklediler uyumayayım diye. Okulda yaramazlıktan disipline verildim. Kaykay ile akla gelebilecek her türlü fırlamalığı yaptım. Bana kızdığı zamanlar oldu mu, tabi ki ama bir fiske bile yemedim ondan, gerçi sözleri ve bakışları sonrası ringden çıkmış gibi olurdum.

Ondan çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Delikanlık yıllarında bazılarını öğrenmeyi ret etsem de, şimdi harfiyen uyguluyorum ondan öğrendiklerimin, üstüne bir şeyler koyarak. Mesela gömlek düğmelerini hep alttan başlayarak iliklerdi ve eklerdi; “yapacağın işe hep böyle başla ki sonuna geldiğinde yamuk yumuk bir sonuçlar karşılaşma.”

Hayatta tek bir amacı vardı; çocuklarına iyi bir eğitim aldırmak. Biz de onu mahçup etmedik üç kardeş olarak. Ankara’ya üniversite kaydına da onla gittim. Tofaş için Bursa’ya ev bakmaya da onla gittim. 18 yaşımda ehliyetimi aldım ama araba kullanmaya ondan da ehliyet aldıktan sonra başlayabildim. Buna önceleri çok kızmıştım ama yıllar geçtikten sonra, onunla beraber araba kullanırken öğrendiklerimin (o da dedemden öyle öğrenmiş) değerini daha iyi anladım. Şimdi kızıma aynısını yapmayı planlıyorum.

Sert bir adam görünümü vardı en azından benim için. Neden mi böyle dedim? Ben Ankara’ya okumaya gittikten sonra (o sene Grup Gündoğarken’in “Ankara’dan Abim Geldi” şarkısı moda olmuştu) kızkardeşlerim sayesinde benim tanıdığım adam gitmişti. Ama asıl dönüşüm torunlarla beraber oldu tahmin edersiniz. Torunlarının yanında babamı görmelisiniz. Ah Ümit Bey sen bu hallere düşecek adam mıydın?

2018 Babalar Gününde, Aslı çok güzel bir paylaşım yapmıştı; Harfine dokunmadan paylaşmak istedim, ne hissediyorsam onu yazmış diyebilirim. Kardeş olmak böyle olsa gerek…

O kadar çok şey öğrendik ki senden..Koşulsuz sevgiyi, ayrım yapmaksızın saygıyı ve eşit davranmayı,adaleti,vefayı , güçlü ama bir o kadar da vicdanlı olmayı ,şartlar ne olursa olsun hep doğru bir insan olmayı ve en önemlisi aile olmanın ne kadar değerli olduğunu.Bunları öğütlerinle değil hayatın içinde varoluşunla öğrettin..Bizde senden öğrendiklerimizi kendi çekirdek ailemize yansıtarak yol alıyoruz..Şanslı doğanlardanız biz çünkü Babalar çocukların ilk kahramanlarıdır.Hep başımızda ol ,hep böyle kanatlarının altında olalım.Babalar günün kutlu olsun.Seni çok seviyoruz…

Babamız hala hepimizin kahramanı tıpkı herkesin babası gibi.

Bunları toparlarken öyle çok anı geldi ki aklıma eklenecek, onlar özelimizde kalsın istedim, durdum. En azından şimdilik.

Dün akşam yemekte beraber rakımızı içerken, klasik metotları ile ağzımı yokluyordu: acaba bu hafta ne yazacağım diye. Hissetmişti babalar gününü yazacağımı. O yemekte bir konuşma daha geçti aramızda. Bana kaygılarından bahsetti, benim de taşıdığım kaygılarından. Sağlığına dikkat eder etmesine ama yaşı ilerliyor. Yazmadan geçemeyeceğim hala saçları var. Birçok huyum benzemiş ama neden saçım benzememiş diye hala hayıflanırım.

“Ölürsem” dedi, “annen ne olacak ondan korkuyorum, sen abisin kardeşlerine hep kol kanat germelisin” diye devam etti. Üç kardeş olarak bizler çok şanslıyız, bunun da farkındayız. Ölümü hele de babamla babamın ölümünü konuşmak insanı çok mutsuz eden birşey. Bu tür konuşmaları ara ara yaparız ben her seferinde konuyu kapatmaya çalışırım ama bu sefer sözünü kesmedim. Sonunda ona şunu söyledim.

“Kaygılarını anlıyorum, aynı kaygıları bende bir baba olarak duyuyorum. Ama şüphe duymamalısın, çünkü çocukların senden öğrendiklerini uyguluyorlar, onları çok iyi yetiştirdin ve eğittin.”

Babamı baba olduğumda daha iyi anlamaya başladım. Derler ya insan babası öldüğünde büyür diye, onda olsa gerek hiç büyümeyip hep çocuk kalma isteğim.

Bana hayattaki amacın ne diye sorduklarında, babamın biz, üç kardeşe, sağladığı fırsatları, kızıma sağlamak diyorum. Bunu yaptığımda bile senin bizim için yaptığın fedakarlıkları aşamayacak olduğumu bilsem de.

Dilim döndüğünce babamı anlattım. Ben nasıl bir babayım? Babamdan gördüklerimi uygulamaya çalışıyorum ama bunu en güzel değerlendirecek olan kişi kızım. Zamanı geldiğinde o da anlatır herhalde.

Ümit Bey ve tabi ki Gülman Hanım:  iyi ki varsınız, seviyoruz sizleri Anıl, Aslı ve Nesli olarak.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Madem babalar günü üzerine yazdım , o zaman babalar üzerine olmalı film ve kitap önerisi:

lespapasdudimanche

Bu haftaki film önerim 2012 Fransız yapımı “Les Papas du Dimanche” yani Türkçesi “Pazar Babası”. Baba olmak üzerine güldürürken düşündüren Louis Becker imzalı bir film. Seyrettiğim zaman beni çok etkilemişti.

Kramer Kramer’e Karşı filmini de düşündüm paylaşmayı ama büyük ihtimalle o filmi duymuş ve seyretmiş olabileceğini düşünerek bu filmi önermek istedim.
Umarım seyreder ve keyif alırsınız…

cevdetbey

Bu haftaki kitap önerim ise Orhan Pamuk’un ilk romanı “Cevdet Bey ve Oğulları”. Benim de okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabıdır. “Karanlık ve Işık” adıyla kaleme alınmış ve 1979 yılında Mehmet Eroğlu’nun “Issızlığın Ortasında” romanı ile beraber  (bu da efsane bir kitaptır  okumamış olanlara tavsiye edilir) Milliyet Roman Ödülünü almıştır.

Türkiye’nin modernleşme süreci Nişantası’nda oturan burjuva ailenin üç kuşağı üzerinden anlatılmaktadır.

Read More

14 Haz Electrification

Bu haftaki yazımda sizlerle geçen iki hafta sonu keyif alarak deneyimlediğim e-bisikletten bahsetmek istiyorum.Daha önce ki yazımda kariyerimdeki değişimi, otomotivden bisiklete geçişimi anlatmıştım. Bu sefer, bir bisiklet kullanıcısı olarak deneyimlerimi paylaşacağım. E-bisikletler maalesef Türkiye’de fazla tanınmıyor ve daha önce piyasaya sürülen e-mopedlerin elektrikli bisiklet olarak adlandırılmasından dolayı da hala onlarla karıştırılıyor. Hatta Bised ‘in (Bisiklet Endüstrisi Derneği) bu ürünlerle ilgili yaptığı çalıştayda bu ayrımı netleştirmek için e-bisiklet tabirini kullanma kararı almıştık.

1890’larda Amerika’da çok sayıda e-bisiklet patent başvurusunda bulunulmuş. Bisikletin tarihinin 1817 yılında Kont Von Drais’in Draisin’i ile başladığı düşünüldüğünde elektriği bisiklete adapte etmek için insanoğlu çok beklememiş.

Bu arada sanılanın aksine bisikleti Da Vinci bulmadı. Eğer google’larsanız Da Vinci’nin “Codex Atlantius” da bulunan bisiklet çizimlerinin sahte olduğunu okuyabilirsiniz. Başka bir yazıda, fabrika ziyaretleri için kendimce hazırladığım bisiklet tarihçesini de buradan paylaşmayı planlıyorum.

Tork Sensörü ve Kontrol sistemleri 1990’larda geliştirildi. Pedal destek kavramı (Pedelec- Pedal Assisted Cycle) 1993 yılında Yamaha tarafından geliştirildi.

Günümüze gelirsek; E-bisiklet ya da Elektrikli Bisiklet diye adlandırdığımız bisikletler, motor adaptasyonuna göre ön veya arka tekerde “hub-motor” ya da orta da “mid motor” olarak ikiye ayrılmaktadır. Buna ek olarak pedal destekli veya gaz kumandalı diye de ayırabiliriz. Son olarak da hızlarına göre pedelec (25 km/saat destek verenler) ve speed-pedelec (45 km/saat destek verenler) ayrılmaktadır.

25 km/saat hızı Avrupa’da yasal limit olup Amerika’da bu yasal limit 32 km/saattir. Türkiye’de Avrupa birliği dahilinde kullandığı kanunlar geçerli olup e-bisikletlere ruhsat ve ehliyet gerekmemektedir. Fakat bunun için bazı teknik şartlar bulunmaktadır: elektrik desteği pedal çevrildiğinde devreye girmeli ve bisiklet 25 km/saat hıza ulaştığında ya da pedal çevrilme bırakıldığında devreden çıkmalıdır. Aksi haldeki ürünlerde, gaz kumandalı ya da speed pedelecler, ehliyet ve ruhsat gerekmektedir. Türkiye’de speed pedelec bulunmamakta ama gaz kumandalı ürünler arkalarında “elektrikli bisiklet” yazan tabelalar ile ehli olmayanlar tarafından kullanılmaktadır. Eğer google’da elektrikli bisiklet kazalarını aratırsanız hep bu ürünlerin karıştığı kazalara denk gelirsiniz.

Bu kadar tarihsel ve teknik bilgiden sonra biraz da e-bisikletlerin sağlık açısından faydalarına değinmek yerinde olacak. E-bisiklet teknolojisi Avrupa’da ilk olarak, yaşlı veya diz sorunları yaşayan insanların bisiklet kullanmalarına devam etmek için şehir bisikletlerinde uygulanmaya başlandı. Zaman içerisinde ise, e-bisikletlerin kullanım alanları çok genişledi. Artık dağ, yol, katlanır veya kargo bisikletlerin elektrikli versiyonları bulunmakta. Bisiklet sektörüne girdiğimde grubun raporlamalarında “bike” ve “e-bike” ayrımı vardı. Şimdi bu ayrım “e-bike” ve “non e-bike” oldu 4 sene içinde. Yakın bir gelecekte Avrupa’da e-bisiklet satışının normal bisiklet satışını yakalayacağı konusunda öngörüler var.

Peki bisikletçi dostlarım e-bisiklete nasıl bakıyor? Yol bisikleti kullanan bir çok dostum, e-bisiklete hile olarak bakmakta, onları anlayabiliyorum. Kan ve göz yaşı ile çıktıkları o rampalara bende çıkabilmekteyim onlar kadar yorulmadan.

Ama olaya biraz daha farklı bakıyorum. Bu haftaki yazının ana fikri de bu aslında. Herkes sportif olarak aynı seviyede olamaz ve birçok sebebten dolayı da hiçbir zaman o seviyeleri yakalayamaz. Fakat o rampanın tepesinden manzaraya bakmaya herkesin hakkı var diye düşünüyorum.

4,5 yıldır bisikleti daha aktif kullanıyorum. Ulaşımda mümkün olduğu kadar bisiklet kullanıyor ve amatörce granfondo yarışlarında kendimle yarışıyorum. Fakat geçen sene bu zamanlarda, kalçamda sürekli bir ağrı hissemeye başladım. Doktora gittiğimde çokta hoş olmayan bir gerçekle karşılaştım. Kalçamda doğuştan var olan bir komplikasyonun yıllar içerisinde ilerlemesi ile tedavisi sadece ameliyat olan bir rahatsızlığım olduğunu öğrendim. Doktor, yaş olarak bu ameliyat erken olduğunu, spor olarak koşu ve yürüyüş yapmamam gerektiğini ama acil kilo vermek gerektiğini söyledi.  İlk sorduğum soru bisiklet kullanabilir miyim idi. Evet cevabını aldığımda çok sevinmiştim ama dikkat etmem gerektiğini söylemişti.

Bu sorunu kabullenmem kolay olmadı, lise ve üniversite yıllarında aktif bir voleybol oyuncusuydum. Fena da sayılmazdım. İş hayatına atılınca ise spor disiplinini kaybetmiştim. Bisiklet sektörüne girince tekrardan bir tempo kazanmıştım ve çok mutluydum. Bu haber biraz üzmüştü beni. Uzun süre bisiklet kullandığımda, bisikletten inerken bile sorun yaşabiliyordum artık. Daha önce e-bisiklet deneyimim olmuştu ama hala yol bisikletim ya da gravel bisikletimle yaptığım turlar çok keyif veriyordu. İlk sektöre girdiğimde dropbar gidonlu bisiklet kullanamam derken artık katlanır bisikletim hariç tüm bisikletlerimin gidonu dropbar tipinde olmuştu. Bilmeyenler için drop bar gidon dediğim aslında yarış bisikleti tipi gidonudur.

Biraz şanslı olduğumu düşünürüm, (kişi kendi şansını kendi yaratır) bu sene yeni bir ürün vardı koleksiyonda: e-gravel. Daha ilk günden, ürün siparişleri verirken hemen bir tane ekletim kendim için. Malum Covid-19 nedeni ile önce uzakdoğuda tedarik zincirinde gecikmeler oldu sonra da üretimde gecikmeler, ama sonunda e-gravelime kavuştum. Gravel bisikletler piyasaya çıktığında Tasarım Merkezi Direktörümüz Gürol çok güzel bir tabir kullanmıştı gravel bisikletler için: tüm bisikletlere hükmetecek bir bisiklet diye Yüzüklerin Efendisi’ne atıfta bulunarak. E-gravel ise tüm bisikletlere hükmetecek bisiklete hükmeden bisiklet bence.

Şimdi sırada son iki hafta sonu Çeşme’de E-gravelim ile yaşadığım deneyimlerime. Daha E-Gravelime bir isim koymadım. Daha önceki tüm bisikletlerimin bir ismi var ama e-gravel daha ismine kavuşamadı. Kızılderililer gibi yaptım bu sefer bisiklet günler içerisinde ismini kendi kazanacak.

Daha önce Çeşme’de Bisiklete binen dostlar ile bir çok sefer turlara katılmıştım. Benim katıldığım turlarda genelde asfaltta kullandığımız ve sonunda Alaçatı’da kahve içtiğimiz bir rutin vardı. Geçen hafta Selim ve Metin Bey ile buluştuğumuzda Çiflikköy’den benzer bir rotada başlamıştık tura, ama devamında ise gördüğümüz bir patikaya saparak yoldan ayrıldık ve fark orada başladı. Rampaları çıkarken destek alarak kalçamda ve dizimdeki ağrıyı yönetebiliyordum. Yol olmadığı içinde hiç bir zaman göremeyeceğim yerleri keşfetme şansına sahiptim. İlk gün 60 km’lik bir parkur ile başka türlü görme şansım olmayan bir çok yeri keşfettik. Eve döndüğümde ne bir ağrım vardı ne de aşırı bir yorgunluğum.

Sanılanın aksine e-bisikletle de bir efor harcıyorsunuz. 60 km’lik parkur da ortalama nabzım 140 idi. Ertesi gün sabah tekrar buluştuk ve bu sefer Alaçatı istikametine giderken her zamankinin aksine başka yola saptık, sonra yol bitti ve patikada devam ettik. Kekik ve iyot kokuları arasında rampaları dert etmeden ama efor da harcıyarak keyifli bir 30 km yaptık.

İzmir’e dönünce hafta sonunu iple çektim ve dün tekrar sabah buluşup bu sefer başka bir rotada devam ettik. Çeşme merkezden Dalyan’a oradan Aya Yorgi’ye ulaşıp sonunda Alaçatı’da kahvemizi yudumladık. Bu sabah ise 5 kişi Alaçatı Havalimanına doğru, geçen pazar yaptığımız rotanın devamını getirip denize ulaştık. Gruba bugün katılan Kenan ve Ertan dün E-Gravelleri ile Çeşme’den Karaburun’a balık yemeğe gitmişlerdi.

Daha önce söyledim ben Adalıyım, Çeşmeyi fazla bilmem. Ama benimle beraber pedallayan Selim ve Metin, yıllardır yazları Çeşme’deler. Onlar bile bu gittiğimiz rotaları, gördüğümüz yerleri ilk defa deneyimliyorlardı ve şaşkınlık gizlemiyorlardı.

Bu yaz daha keşfedecek çok yer var, korkmadan inilecek rampa önümüzde. (her inişin bir çıkışı gerçeğini e-bisiklet bir nebze unutturuyor size) Hatta pedallarken Sakız Adasına da bir tur yapsak mı acaba diye konuştuk bile. Hızımızı alamadık, başka nerelere gideriz dedik.

Çok kıskandırmadan ve nazar değdirmeden anlatmaya çalıştığım E-bisiklet deneyimimi yazarken E-Bisiklet fiyatlarının pahalı olduğunda yakınan bir çok dostum olduğunu biliyorum. Maalesef tüm bisiklet sektöründe olduğu gibi E-Bisikletlerde de ithal girdi çok fazla bu nedenle fiyatlar ortadan motorlularda 11.500 Tl’e ile  20.000 TL’e arasında bisikletin tipi ve kullanılan motora göre. Bu rakam Türkiye şartlarında bir “hobi aracı” için pahalı bir rakam olabilir. “Hobi Aracı” kelimesini özellikle tırnak içinde yazdım ben bisikletin sadece bir hobi aracı olduğunu düşünmüyorum.

Hükümet Covid-19 sonrası Sosyal Hayatı Destek Kredi paketine bisikleti de aldı. Buna “bisikleti de artık krediyle mi alacağız” serzenişleri de olduğunu takip ettim sosyal medyadan. 15.000 TL’ye satın alacağınız bir E-Bisiklete ilk 6 ay ödemesiz daha sonra 54 ay için aylık 350 TL civarında bir para ödeyeceksiniz. Bu bisikleti 6-15 Km arası işe ulaşımda da kullanabilirsiniz. Terlemeden, bu trafik sıkışıklığında aracınız ile aynı sürede ulaşırsınız gideceğiniz yere. Hem ulaştığınızda, aracınız için park yeri arama süresini kazanırsınız hem de min. 15TL olan bir otopark ücretinden kurtulursunuz. Sadece otopark ücretiniz bu arada aylık 300 TL tutuyor. Aracınızın yaktığı benzin ve araç bakım-amortisman giderlerinden bahsetmiyorum bile. Hele sigara içiyorsanız günlük bir paket sigaranın size aylık masrafı 450 TL. Eğer içiyorsanız sadece sigarayı bırakarak bile bu taksitleri ödeyebiliyorsunuz. Sigara ve otoparkların sık sık zamlandığını da unutmamak lazım. Ulaşım için kullandığınız bir E-Bisikleti hafta sonu benim gibi hobi ve eğlence amaçlı kullanmalarınız ise işin bonusu.

Bu arada elektrik destekli ya da değil bir bisiklet alarak hayatınızı değiştirebilirsiniz. Mark Twain dediği gibi “Bir bisiklet alın, kesinlikle pişman olmazsınız”

Ulaşımda bisiklet kullanarak kendi bütçenize destek olduğunuz gibi daha sağlıklı bir yaşam kalitesine de ulaşıyorsunuz. Ülke ekonomisine de katkınız oluyor tabi ki. Bisikleti doğru kıyafet ile dört mevsimde kullanabilirsiniz. Bahane üretmek kolay, nasıl yapıldığını öğrenmek istiyorsanız biraz googlelarsanızı Kopenhag’da ya da Ulretch’de yaz-kış insanların nasıl ulaşım için bisiklet kullandıklarını görebilirsiniz. Bisiklet yolları da , bisiklete saygı da yollardaki bisikletli sayısı arttıkça gelişecektir.

Bisikletin ülke ekonomisine başka bir faydası da var: Turizm. Bisikletli Turizm mi olur demeyin. 2017 yılında yapılan araştırma da Avrupa’nın bisiklet turizminden geliri 44Milyar Euro ile kurvazör turizminden daha fazla (39Milyar Euro). Turizm Bakanlığı ve birçok turizmci bu pazardan pay kapmak için hazırlık yapıyor. Ülkemiz bisiklet turizmi için cennet sayılabilecek rotalar sahip ve birçok bisikletçi dostum bu rotalarda halihazırda pedallıyorlar. Bu konuda hazırlanmış ve hergün içerikle zenginleşen bir web sitesi de var. Bence bu siteyi takip edip yakın zamanda planlayacağınız bir tatil rotasını seçebilirsiniz. Sosyal Mesafeye de daha rahat dikkkat edersiniz.

Bu yazıda, geçen iki hafta da çektiğim fotolardan bazılarını da paylaşmak istedim sizlerle canınız çeksin diye. Pedallarken espri olsun diye yaptığımız insta canlı yayınlarında “İtalya olsa beğenirsiniz” demiştim. Birçok bisikletçi arkadaşım sürekli olarak burası neresi, rotanız neresi diye sordu. Oysa çoğu tatil amaçlı Çeşme’ye gelmiş ve belki de bizim pedalladığımız rotalara yakın yerlerde bulunmuşlardı.

Möhim Not: Oraları biz keşfetmedik zaten hali hazırda oralar da pedallayan birçok dostumuz var.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Bu kadar bisikletten bahsettikten sonra kitap ve film önerilerinin bisiklet ile ilgili olması çok şaşırtıcı gelmemiştir umarım.

[/vc_column][/vc_row]
birturversene

Bisiklet üstüne çok kitap var kitapçılarda bulabileceğiniz. Ama dostum Aydan’ın kitabı “Bir Tur Versene”, bisiklet kültürü üzerine bir güzelleme bence. Kütüphanenizde bulunmalı…

premium rush

Tıpkı bisiklet kitapları gibi çok bisiklet filmi var seyredebileceğiniz. Ben bu sefer aksiyonu bol bir film seçtim: Premium Rush. 2012 yapımı olan film aslında bir polisiye, Newyork’da geçiyor. 2012 yılında Newyork’da bisikletli kargolar var. Daha bizde yok ya da çok kısıtlı birkaç donkişot var buna gönül vermiş. Bu arada filmin has oğlanının şehir içinde fixie bisiklet kullanması da efsane.

Read More

07 Haz Tüketirken Tükenmek

“Less is more” –  “Az Çoktur” yani  çok sade haliyle azın daha çok olduğunu savunan kavram. Bundan 2 yıl önce yurtdışında katıldığım toplantıda yeni CEO’muz sunumunda duymuştum bu mottoyu. Yıllardır bu mottoya farklı şekillerde temas etmişim. Ama anlamdırmam için zaman gerekliymiş. Uygulayabilmek için ise hala gidecek yolum var.

“Less is more” Llyod Alter’ın bir zamanlar Planet Green’e, Alman Mimar Ludwig Mies van der Rohe’nin eserlerini tanımlamak için kullandığı tabirdir.  Bu mimari yaklaşım yıllar içinde bir yaşam felsefesine dönüştü: Minimalizm.

Uzun zamandır bana mutluluk veren şeyleri sorgularım. Maalesef yaşadığımız çağda mutluluğu yeni şeyler satınalmayla ilişkilendirme üzerine bir moda var hayatımızda bizleri baskı altında tutan. Hepimizin mutluluğu satın alarak bulacağına inandığı bir şeyler var. Sürekli bağlantıda olmamız sayesinde alışveriş merkezlerinizi yanımızda taşıyoruz ve sosyal medya mecraları satın almamız için bizlere sürekli yeni şeyler pompalıyor. Bunları alarak kısa bir mutluluğa kavuşuyoruz. Sonra sahip olma eyleminin etkisi geçtiğinde ise tekrar aynı arayış baştan başlıyor. Daha da kötüsü o aldığımız şeylerin oluşturduğu “çöplüklerimiz” ayrı bir yük. Ben bunları yaşıyorum zaman zaman.

Annemin Plaklarının bir tefrikasında Pepe’yi dinlemiştim. Pepe’de kim diyeceksiniz Urugay’ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica: Saraysız Başkan. Modern hayatın tüketmek üzerine kurulduğunu ve tüketirken aslında paramızı harcamadığımızı , o parayı kazanmak için zamanı yani yaşamımız harcadığımızı söylemişti.

Yeni çıkan kitaplara bakarken rastlantı sonucu Maria Kondo’nun kitapları ile tanışmıştım: Sabun köpüğü gibi gözüken ama arka planda çok derin anlamlar içeren “Hayatı Sadeleştirmek İçin Derle, Topla, Rahatla” ve “Hayattan Keyif Almak İçin: At, Kurtul, Ferahla” kitapları. Gardrop düzenleme sanatı üzerine olan bu kitaplar, arka planda ciddi bir felsefe içeriyordu.

Bütün bunların arasında bir de Netflix’de bir belgesele denk geldim: Minimalism. Belgesel hakkında çok fazla bilgi (spoiler) vermeyeceğim. İzleyin bence. En son olarak da aklıma “Fight Club” filminin “Sahip olduklarınız size sahip olur” efsane repliği takıldı.

2000 yılların modasıydı Yalın Üretim. O dönemde çeşit çeşit danışman türemişti: yalın araçları üzerine kitap okuyup, patronları rasyonal olmayan sayılarla kandıran danışman ordusu. Hiç unutmam bir tanesi ile bir tartışamam da olmuştu: elindeki modeli hiçbir israf analizi yapmadan bize uygulamaya çalıştığında ona karşı çıktığım için. Bu tür insanlar, moda olan trendlerin gerçek amaçlarını anlamadan tüm araçları çok güzel süsleyip patronlara satıyorlardı ve bizler, maalesef daha sonra, sahada bu gerçekçi olmayan uygulama planları yüzünden yargılanıyorduk. Hiç unutmam bir proje sunumunda Dilbert’in karikatürünü paylaşmıştım.

Dilbert-lean-TQM-Six-Sigma-10

Anlamamızlıktan geldi herkes ama ben çok keyif almıştım. Bu dönemde Yalın Üretim konusunda çok şey öğrendiğim danışmanları bu ordudan ayrı tutuyor ve hepsine teşekkür ediyorum bana kattıkları için.

Ford İnonü fabrikasında o zamanın Genel Müdürü Mahmut Bey bir sunum yapmıştı. Klasik Yalın Düşünce – Yalın Üretim sunumlarının aksine çok farklıydı. Her “Yalın” sunumunda olduğu gibi Toyota Tarihi, Taichi Ohno ya da 7 Büyük İsraf ile başlamamıştı:

  • Doğada hiçbir canlı fazlasını tüketmiyor: Zevk için avlanan bir hayvan göremezsiniz.
  • Doğal ortamda insan fazlasını tüketmiyor: Kızılderili öldürdüğü bufalodan özür diler ve fazlasını tüketmez.
  • Ne bir eksik
    Ne bir fazla
    Hepsini tamam söyledim.
    Aşık Veysel
  • Kendini ifade edemeyenler uzun anlatım yolunu tercih ederler.
    Mevlana
  • Avucu ile su içen çocuğu gören Diojen maşrapasını atar.
  • Akıl, karatahta ve Tebeşir : Başarı kullandığınız enstrümanda değil, yaklaşımdadır.
    Albert Einstein
  • Üretmeden tüketen toplumlar üreten toplumlara mahkum olurlar.
    Mustafa Kemal Atatürk

Hafta sonu tüm bu biriktirdiklerimi düşündüm ve aklıma Cemil Meriç’in o sözü düştü:

İnsanlar sevilmek için yaratıldılar, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarıdır.

Zaman zaman bu tüketim çılgınlığı hastalığına yakalanıp, anlamsız birçoğu elektronik gereksiz harcamalarım oluyor. Tabi ki hevesim geçince, bu aldıklarım evin bir yerlerinde, onlar için alınan IKEA kutularında saklanıyor. Hani derler ya “Erkeklerin hiçbir zaman kullanmadığı ama bir gün ihtiyacı olabileceğini düşündüğü kablo kutusu vardır” , o erkeklerden biriyim. Nokia 3210 şarj aleti bile var o kablo kutumda.

Uzun zamandır kendime bir yol buldum; bir şey alacağım zaman araştırma süremi uzatıyorum. Uzattıkça da gerçekten ihtiyacım olup olmadığını ve hayatıma ne katacağını sorguluyorum. Yolda olmak, varmaktan daha zevkli oluyor çoğu zaman. Artık tüketmeyeceğim demiyorum, tüketimim hayatıma değer katmalı. Tüketirken tükenmemeye çalışıyorum. Bakalım kahramanımızı bu yolda ne maceralar bekliyor.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Bu hafta için kitap ve film önerilerim ise;

Marie Kondo Kitap

Japon toplama ve düzenleme sanatı üzerine Marie Kondo’nun “Derle, Toparla, Rahatla” kitabı, basit bir gardrop toparlama kitabının ötesinde.
Okuması kolay ama uygulaması zor.  Çünkü vazgeçmek zordur.

Yar1m

TRT-2 de rastlantı sonucu denk geldik bu filme. Bu aralar TRT-2 Sinefiller için müthiş bir kanal; çok güzel filmler yayınlıyorlar. YAR1M (Half) Çağıl Nurhak Aydoğdu’nun 2016 yılı filmi. Beni çok etkiledi. Son sahnesinde çaresizlik çok güzel anlatılmış.

Read More

31 May İnleyen Nameler

Bir haftadır, sosyal medyada, benim de içine katıldığım ve birçok arkadaşımı da dahil ettiğim bir albüm paylaşma etkinliği var. Bir bulaşının nasıl yayıldığını bizlere çok güzel gösterdi. Bu bulaşısı yüksek paylaşım çılgınlığı, bende müzik üzerine birşeyler yazma arzusu doğurdu. Benim, müziğin içinde bir yazıda olmam gerçekten büyük bir tezat. Neden mi? Çünkü ben müzik konusunda tescilli bir yeteneksizlik abidesiyim. Gerçi bu apoletimle ilgili bazı karşı tezlere de sahibim ve yeteneklerimin doğru yönlendirilmediği için böyle olduğumu düşünüyorum(!). Konuyu biraz açayım. Ortaokulda müzik dersinde flütü burnumla çalıp ağzımdan şarkıyı söylediğimi gören Rahmetli Ali Hoca bacağıma patlatmıştı flütümü ve dersten dışarı atmıştı. O gün içimdeki müzik yeteneğinin öldüğünü düşünüyorum oysa rahmetli bendeki yeteneği fark etseydi belki farklı olurdu. Yıllar sonra bir keresinde de, eşimin devam ettiği amatör caz korosunun bir dersine çok kısa katılımım olmuştu. İlk ses verdiğimde hoca, siz dinlemeye devam etseniz daha iyi olur dedi. Bu da müzik yeteneğime vurulan son darbeydi.[/vc_column_text]

Hayatım boyunca hep bir enstrüman çalmayı arzuladım. Ama olmadı. İçimde bir uktedir; sahilde, ateşin yanında gitarımla “Akdeniz Akşamları” çalmak ama maalesef hep çalanların yanında yancı olarak kaldım.

Bütün bu kötü(!) anılarıma rağmen hep iyi bir müzik dinleyicisi oldum. Yıllar içinde bu yeteneğim hep gelişti. Bu yeteneğimin gelişimi teknolojiyle paralel bir yol izledi.

Çocukluğumda, evde Rahmetli Talih dayımın getirdiği JVC marka müzik setimiz vardı. Plak olarak da 2 tane plak; Pink Floyd -The Wall ve adını bilmediğim ama kırmızı kapağında atom bombası patlaması resmi olan album. O zaman Pink Floyd’un kim olduğunu ve ne dediğini bilmeden dinlerdim.

Kaset konusunda ise çok şanlı değildik. Babamın arabasında bulunan Türk Sanat Müziği kasetleri vardı. Tabi ki Barış Manço’nun “İşte Barış, İşte Manço” kasedinden hiç durmadan “Arkadaşım Eşşek” şarkısını dinlerdik ve her “Kuzularla oğlaklar, sevişiyor mu?” dediğinde utanarak önümüze bakardık. Sonra doldurma kasetler devri başladı. Geceleri diskolarda dinlediğimiz müziklerden oluşan karma doldurma kasetleri dinlemeye başladık.

İzmir’e taşındığımızda, babam bir akşam çift kaset girişi olan cd ve pikaplı bir müzik seti getirmişti. Cd ile tanışmamız da böyle oldu. Çift kaset çalarla kaset kopyalamalar ve karışık kaset yapmalar o zamanın en büyük icadıydı benim için. Boş kaset bulmak zor olduğu için babamların eski kasetleri üzerine yazılırdı. Doğru senkronize olamama durumlarında, şarkılar arasına bazen sanat müziği girebiliyordu.  Cd dinlemek ise çok lüks idi. Evde bizimkilerin uzak doğu seyahatinden getirdikleri yemek ve klasik müzik cdleri vardı. Hala Ravel’in Bolero’sunun baş ağrısına iyi geldiğine inanırım.

Cd’ler pahalı olduğundan eldekileri tekrar tekrar dinlemekten başka bir işe yaramıyordu müzik seti. Bir keresinde karşı komşumuz Barbaros’dan Richard Marx’ın “Here Waiting For” şarkısının bulunduğu cdsini ödünç almıştım. Hala tıpkı ilk günkü gibi, dinlerken gözlerimi kapadığımda o okyanus kıyısına giderim.

İlk aldığım kaset Glenn Medeiros’un “Nothing’s Gonna Change My Love For You” albümüydü. Orta İki yazı Fransa’da yaz okulundaydım. Annem Enrico Macias plağı sipariş vermişti ama adını unuttuğum için alamamıştım. Oysa bir kaset on plak değerindeydi, tabi ki değerini bilene. Kendi paramla aldığım ilk cd ise Dire Straits’in “Money for Nothing” albümüdür. Kuşadası’nda Sağlık Caddesindeki kasetçiden almıştım. Kendi karışık kaset yapma konusunda bir üst seviyeye geçmiş ve cdden kaset doldurmaya da başlamıştım.

Üniversite yıllarının en önemli aracıydı walkmanlerdi, hele bir de çift çıkışı varsa. Özel radyoların artışı ile walkmanleri kasetten daha çok radyo dinlemek için kullanır olmuştuk. Kasetleri başa sarmak için tükenmez kalem kullanmayı bilirim. O zamandan öğrenmiştik tasarruflu olmayı.

Sonra taşınabilir cd-çalarlar ile tanıştık ve cdler ucuzlamaya başladı, ayrıca korsan cdler de bulunur oldu. Zaman içerisinde walkmanlerin yerini cd-çalarlar ve cd çantaları aldı.

İlk MP3’ler çıktığında onları harddiskte saklayamazdık, hiçbirimizin harddiski o kadar büyük değildi. MP3 cdleri satın alır ve bilgisayardan dinlerdik. Winamp programında çalma listeleri ise bir miktar özgürlük sağlıyordu bizlere.

Taşınabilir cd-çalarların MP3 çalmaya başladığı zaman ise bir devrim olmuştu. Bir MP3 cdsinde yüzün üstünde şarkı vardı, büyük bir harddiski ve cd yazısı olan bir bilgisayar ile nerdeyse sevdiğimiz bütün şarkılardan oluşan bir koleksiyonu kolaylıkla her yere taşıyabilirdik. Hatta kaset adaptör yardımı ile arabaya bağladığımız taşınabilir cd-çalarımızla, radyo çekmiyor veya kaset sardı gibi dertlerimiz  olmadan çok uzun yollar yapabilirdik. Hala internetten MP3 indirmek zordu ve paylaşarak koleksiyonumuzu büyütebilirdik.

Koleksiyonculuk hastalığım, müzik arşivimde de kendini göstermişti. Alfabetik sıralanmış şarkıcının tüm albümlerinin (discography) bulunduğu 160 GB’lık hala silmeye kıyamadığım bir arşive sahibim. Uzun yıllar bu arşivi güncel tutmaya devam ettim. Ama teknoloji durmuyordu. Bir arkadaş tavsiyesi ile FLAC (free lossless audio codec) formatı ile tanıştım. Her şarkının mevcut bir MP3 göre on kat yer kapladığı ve ses kalitesininde en az dört kat daha iyi olduğu bir format. Beni tanıştıran arkadaşım plak (analog) ses kalitesine en yakın dijital ses demişti. Kafamda bunu canlandıramamıştım, çünkü en son plak dinlediğimde 10 yaşımda idim.

FLACları cdlere yazıp bilgisayar dışında ortamlarda dinlemeye başladım. Önce arabalara kart okuyucu ve USB girişleri eklendi, daha sonra da cd-çalarlar çıkarıldı. Şimdi telefonumuzu araçla eşleştirerek Spotify, Apple Music, Soundcloud gibi uygulamalardan çevrimiçi veya çevrimdışı müzik dinleyebiliyoruz. Müzik haricinde sesli kitap, çevrimiçi radyo ve podcastler de dinleyebiliyoruz. Artık yeni çıkan bir albüme ulaşmak ya da dünyanın herhangi bir yerindeki radyo kanalını dinlemek çok kolay. Hatta dinlediklerime göre bana yeni keşifler imkanı bile sunuyor. Kısaca müziğe ulaşmak artık çok kolay.

Teknoloji ile müzik dinlemenin ne kadar kolaylaştığını anlatırken hala teknolojinin ulaşamadığı bir kalite seviyesi var: Plaklar. Herşeye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir dünyada, ben hala o analog tınıların keyfini sürmekten aldığım hazzı bu teknolojilerde yakalamıyorum.

Issız adamdan önce, FLAC ile tanışmamdan sonraydı; bir dostum bana plak dinletti sonra Sade’nin “Smooth Operator” plağını hediye etti. Hayatımın önemli bir dönüm noktasındaydım. Yeni hobiler edinmek iyi geliyordu. Onun da desteği ile sıkı bir araştırma sonrası analog bir ses sistemi aldım; 2x70W çıkışlı analog bir amfi ve marantz pikap. Elimde sadece bir plağım vardı ve onu dinliyordum.

Zamanla plak koleksiyonum gelişti. Aileden bir plak koleksiyonunuz yok ise satın alarak bir koleksiyon yapmanız öyle kolay değil. Parayla bile alamayacağınız plaklar var.

Ben şanslıydım, ilgili olduğumu gören tanıdıklarım plaklarına, yani hatıralarına gereken değeri vereceğimi bildiklerinden, onları bana hediye ettiler. Önce Aydan Yengem annesi Nilufer Babannenin vefatı sonrası, oğlum sen bu plakların değerini bilirsin dedi ve bana hediye etti. İçinde neler mi çıktı? 1950’lerin sonu Neşet Ertaç’ın “Kendin Ettim Kendim Buldum”, Ali Rıza Binboğa’nın “Yarınlar Bizim” 45’liği. Sonra Ovi Bey, sen meraklısın dedi ve bana plaklarını hediye etti: Enrico Macias’ın Ajda ile beraber yaptığı Olympia konseri plağı. Mehmet Yazıcı abim annesinin koleksiyonundan hediye ettiği Cüneyt Gökçe’nin “Damdaki Kemancı” müzikalinin plağı.

Bu şekilde arşivim gelişmeye başladı. Yurtdışı seyahatlerim de sokak satışlarında plak toplamaya başladım. Berlin’de sokak mezatında A-Ha’nın “East Side of the Sun, West Side of Sun” albümünü aldım. Her İngiltere’ye gittiğimde Charity dükkanlarında ve Notting Hill’de plakçılarda uzun uzun zamanlar geçirdim.  Phildelphia, Rocky Street’de bulunan plakçıyla Erkin Koray hayranlığı sayesinde dost oldum ve saatlerce muhabet ettik. Oradan Rocky 1’in Film Müzikleri plağı dahil birçok plak aldım. Dost olduğum sahibi, hem çok güzel bir indirim yaptı hem de plaklar hediye etti. Dünyanın bir ucunda Erkin Koray’ın albüm kapaklarının illustrasyonunu kendisinin yaptığı bilgisi bana dost kazandırmıştı.

Bir cd almak istediğinizde aynı anda elektronik, kırtasiye, hediyeli eşya da satan ruhsuz zincir mağazalara gidersiniz. Hatta şimdi plak da alabilirsiniz oralardan. Plak alışverişi böyle bir şey değildir, bunun ruhunu anlayanlar için. Benim için plak alışverişi, gidip orada kaybolmak, plaklara dokunmak, dinlemek ve bazen almaktır. Amaç almak değil, o anı yaşamaktır.

Tıpkı plak dinlemenin müzik dinlemek olmadığı gibi, eğer müzik dinleyeceksem telefonumdan da dinleyebilirim. Müzik dinleyerek çalışan bir insanım… Ama çalışırken plak dinlemem, çünkü plağa saygısızlık ederim. Plak dinleyeceksem başka bir şey yapmamalıyım, o anın içine girmeliyim.

Şu an arşivimde Aznavour’dan Frank Sinatra’ya, Dave Brubeck’den Stevie Wonder’a , Dire Straits’den Jethro Tull’a kadar her çeşit müzik var. İyi bir Türk Müziği koleksiyonuna sahip olduğumu düşünüyorum. İlhan İrem’in 1990 öncesi yayınlanan altı tane  33’lük plağından üçüne sahibim. “Köprü” 33’lüğüne sahip olabilirdim, ama kendime koyduğum bir plak için harcanabilecek üst sınıra takıldığı için almamıştım. Şimdi ise 1.000 TL değer biçiliyor. Diğer iki 33’lük için ise, zaten umudum yok. Gittigidiyor’da “İlhan İrem 1973-1976” (1976) albumünün sadece kapağı 600 TL , “Ve Ötesi” (1987) albümü ise 17.000 TL. Zihni Müzik’te “Ve Ötesi” albümünü sorduğumda bana “en son o plağı ben kısa şortluyken gördüklerini ve artık aramamamı” öğütlemişlerdi.

Sınırlarım dahilinde satın aldıklarım da oldu, hediye aldıklarımda. Arada onlarla buluşup uzaklara gidebiliyorum. Uzaktan pahalı bir hobi gibi görülebilir, ama pikaplar artık daha alınabilir seviyelere geldi, ucuz versiyonlarda bile iğne bulamama sorununu bir kenara atarsanız, ses kalitesi fena değil. O cızırtıyı duyabiliyorsunuz. Yeni basım plaklar da artık yeniden analog baskıya geçmeye başladı. Dem aldıkça daha çok keyif almaya başladığım jazz müziği arşivimi, yeni baskı plaklarla zenginleştiriyorum.

Kendinize bir iyilik yapmak isterseniz, ister lambalı bir amfiyle (bir kere dinleme şansım oldu)  ya da yeni nesil bir plakçalar ile kendinizi inleyen namelere (namelerin ne dil de ve ne türde olduğu size kalmış)  bırakın. Pişman olmazsınız.

Teknoloji bu kadar gelişirken ve bizler bunun nimetlerinden yararlanırken hep bir öze dönme arzusu duyuyor insan.. Ve orada kendimizi daha huzurlu hissediyoruz. Bu bana ruhsal arayışa çıkan kişinin en sonunda hep yanında olan kendisini bulmasını çağrıştırır. Analog tınılara özlemimiz belki de bundandır.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Bu hafta için kitap ve film önerilerim ise;

[/vc_column][/vc_row]
Muzikofili

Bu hafta size önereceğim kitap, henüz okumadığım ama okuma listemde olan Selim Kardeşimin hediyesi 2016 yılına ait Oliver Sack’ın Müzikofili – Müzik ve Beyin Öyküleri adlı kitabı. Henüz kitabı okumadığım için sizlere tanıtım bülteninden bilgi paylaşıtım. Şöyle buyurmuş;

Nörolog-yazar Oliver Sacks’ın meslek hayatında karşılaştığı vaka öykülerinin bir derlemesi. Adından da anlaşılacağı gibi, bu kitapta biraraya getirilen vakaların ortak noktası, geçirdikleri hastalık veya kazalar sonrasında müziğe karşı geliştirdikleri hassasiyetleri.
Bir sabah, zihninde bitmek bilmeyen son derece “gerçek” bir melodiyle uyanan bir kadın… Yıldırım çarpmasından sonra piyano çalmaya karşı tutkulu bir ilgi geliştiren bir doktor…
Nörolojik hasarlar ve bunlarla baş etme süreçleri yeni “algı kapıları” ile özgül ve sıradışı deneyimlerin önünü açabilir. Sacks diğer kitaplarında olduğu gibi Müzikofili’de de hekim ve insan kimliğini öne çıkararak sosyal bilimlere ve edebiyata yaptığı göndermelerle okura, üzerinde hiç düşünülmeyen bambaşka bir dünyayı, beyin denilen gizemli organın dünyasını anlatıyor.

Kimbilir belki bir gün bana da yıldırım çarpar ve uyandığımda harika bir şekilde yan flüt çalıyor olurum. 🙂

Yesterday

Konu müzik olunca o kadar çok film geldi ki aklıma bu hafta paylaşmak için: Amadeus, Dünyanın Bütün Sabahları, Pianist, 1900 Efsanesi, La La Land, Grease, Cazcı Kardeşler, The Wall, Shine, Billy Eliot vs… Karar vermek çok zor idi bende en son seyrettiğimi paylaşmak istedim.

Bu haftanın film önerisi 2019 İngiliz Yapımı “Yesterday” filmi. Filmin konusuna gelince, has oğlan, onun dışında kimsenin Beatles’dan haberdar olmadığı bir dünyaya uyanıyor, geçirdiği bisiklet kazası sonrası. Beatles’in şarkıları ile konuk olduğu ikinci film (ilki 2007 yapımı Across the Universe).

Filmde beni en çok etkileyen Has Oğlan Malik’in bu hızlı şöhret sonrası eksik kalanları arayışında John Lennon ile karşılaşıp yaptığı sohbet…

Beatles’in olmadığı bir dünya gerçekten çok eksik olurmuş.

Not: tabi ki Beatles Plakları da arşivimin nadide parçalarından…

Read More

24 May Ölüm(süz)

Apita dedem bayram sabahı her zamanki gibi erkenden kalkmıştı. Yatmadan önce bayram namazı saatin kontrol etmiş ve ona göre güzergahını planlamıştı. Erken gideceği için o saatte çiçekçi bulamam diye tedbirli davranmış ve bir gün önceden almıştı çiçekleri. Sabah kalktı, abdestini aldı ve ilk durağı Adalızade Mezarlığına gitti her bayramda yaptığı gibi. Sevdiklerini ziyaret etti, bugün kavuşacaklarını bilmeden. Ardından bayram namazı için Kaleiçi camine gitti. Namazını kılıp dostlarıyla ve cemaatle bayramlaştı. Cami çıkışında her zamanki gibi tatlı maya ekmeği satan tezgah orada idi. Sıra vardı, sırasını bekledi ve sıcak ekmeğini alıp sahilden eve yürüdü. Asansörsüz olan apartmanda 5. Kata çıktı.
Biz karşı apartmanda oturuyorduk. Cümbür cemaat klasik bir bayram sabahı idi. Halamlar bayram için Nazilli’den bize gelmişlerdi. Klasik olarak salonda yere upuzun bir yatak yazılmış ve biz çocuklar testi gibi oraya dizilmiş yatıyorduk.

Bayram sabahı idi nasıl daha yatakta olunur diyen “Gestapo Subayı” Sönmez Eniştemin tacizleriyle yer yatağı toparlanma operasyonu başlamıştı. Direnmek pek mümkün değildi kendisine.
Sonra evde farklı bir hareketlilik oldu, kapı çaldı. Gestapo apar topar evden çıktı. Sonra Enise Teyzem geldi, öldü dedi.
Sabah çiçek bıraktığı mezara ikindi de defnedildi. Yorgun kalbi onu yolda bırakmış ve kimseye yük olmadan tertemiz ölmüştü.

Bir hikaye gibi anlattığım olay benim ölümle bilinçli olarak ilk karşılamamdı. Tarihini hatırlamıyorum sanırım ilkokuldaydım. Ahmet Dedem ya da benim tabirimle Apita dedem, anne dedesini hiç görmemiş ve baba dedesini ise görmüş ama gördüğünü hatırlayacak yaşta olmamış biri için dede figürü idi. O gün “ne güzel bir ölüm” demişlerdi anlamlandıramıştım.

Bu hafta sokağa çıkma yasakları nedeni ile geleneksel yazı şekilendirme rituelim olan Pazartesi sabahı İzmir-Manisa yolculuğu ve 07:30 da kahve eşliğinde ana hatlarını hazırlama fırsatım olmadı. Haftanın geri kalanında da (cuma hariç) evden çalıştığım için facebook’da başlayıp bulaşı yüksek olan şu albüm paylaşma zincirine atıfta bulunarak müzik üzerine birşeyler yazmaya başlamıştım.

Ama nasıl olduysa Cuma sabahı yatakta bu anı geldi bana. Hani olur ya, saat 7’de çalacaktır ve siz 7’e 5 kala uyanır ama saate bakmadan hissedersiniz ve çalana kadar düş kurarsınız. İşte tam öyle bir anda bu anı aklıma geldi ve yazı şekillenmeye başladı. Can Yücel’in daha sonra bir yazımda kullanmayı planladığım şiir yazarken ilham perisinin gelişini anlatışı vardır, tıpkı onun gibi oldu. Yazı kafamda şekilleniyordu ve düşündüklerimini eğer yazmazsam unutacağım diye korkup, kalkayım bari dedim.

Elimi telefona götürdüm ve saate baktım: 4. Aklıma hemen Zülfü Livaneli’nin “Saat 4 Yoksun” ile başlayan şarkısı geldi. Sonra öf ya dedim şimdi bu saatte kalkılır mı? Ama cümleler akmaya devam ediyordu, içimden gelen bu yazma çağrısına daha fazla direnemedim ve kalktım. Ne kadar sessiz olmaya çalışsam da Burcu uyandı. Saati sordu, söyledim. Bu saatte işe gitmiyorsun değil mi dedi. Yok dedim uykum kaçtı birşeyler yazacağım diyerek odadan ses yapmadan çıkıp salona geçtim. Can Yücel’in ilham perisi tıpkı onun dediği gibi benim bulmuştu sabahın 4’ünde ve boş göndermek olmazdı.

Peki nereden geldi aklıma ölümle ilgili bir şeyler yazmak; bilinçaltının dışarı vurması diye düşünüyorum. Geçen hafta Perşembe günü, bir kez de tanışma fırsatı bulduğum değerli bir büyüğümüz için yapılan sanal anma gecesine katılma fırsatım oldu. Orada hayatlarına dokunduğu birçok insanın gerek ağlayarak gerekse de gülüp, gülümseterek onun için söylediklerini dinledim.
Ardından da bu hafta, benim onu tanıyıp takip ettiğim ama onun beni muhtemelen sadece adımdan bildiği bir hikaye anlatıcı abimizin sunumun seyrettim. Sunuma davet eden Can Kardeşim Murat “çok eğleneceğiz makaranın dipini vuracağız” diye tabirler kullanmıştı. Gülmeleri özlediğimiz bu günlerde, böyle bir usta hikaye anlatıcı ile gülmek çok iyi bir fikir gelmişti. Fakat toplantı başladığında “bugün 6 hikayem var ve sizleri biraz ağlatacağım” dediğinde; ben bu işin sonunu iyi görmüyorum demiştim. 20:30 da başlayan sohbet 23:30 da bitti.
Bilinçaltında biriken bu duygular saat 4’de uyku ile uyanıklık arasında giderken bir anda bir çatlak buldu ve yüzeye ulaştı, bende yazdım. Erken ölümleri, anmak ve ölümsüzleştirmek için, önceki yazılarımda birkaç kelam etmiştim. Ama bu sefer ölümün kendisine yöneldim.

Yıllardır kendimce sorgular dururum varlığımın ve insan varlığının amacını. Burada hiçbir inancı tartışmayı düşünmüyorum. Yıllardır okudumlarım, okuduğumdan anladıklarım, içselleştirdiklerim ve uygulayabildiklerimle kendime göre bir inanç kavramım var. Daha anlayamadıklarım ve hatta hiçbir zaman anlayamayacaklarımın da bilincindeyim. Ama hala anlamak ve anlamlandırmak için varamayacağımı bile bile bu yolda yürümeye devam ediyorum. Ara ara durup, o zamana kadar nereye gelmişim bakmaya çalışıyorum. Bunlar genelde kimsenin okumasını istemediğim -kendimle dertleştiğim – günlüklerimin “Z raporları” bölümünde oluyorlar. İlk defa bunları başkaları ile paylaşacağım. Unutmayın bu okuduklarınızın raf ömrü var, ben hala arıyorum ve yeni patikalar çıkıyor gidilecek ve yazılacak.
İnsanoğlu yıllardır ölümsüzlük, mutluluk ve herşeyi bilmenin peşinde. Mutluluğa değindim ucundan “Ne zaman mutlu olmayı unuttuk” yazımda, ama daha tamamlanmadı o yazı, eksikleri var: bir tane daha mutluluk üzerine yazı gelecek hissediyorum. Herşeyi bilmek değil ama bitmeyen yeni şeyler öğrenme arzusu yani merak üzerine bir yazı da var taslaklarda. Ama ölüm(süz) üzerine birşeyler yazmak yoktu aklımda.
İlk ölümle yüzleşmemden sonra yıllar içinde başkaları da oldu ve olmaya da devam edecek. Kafka çok güzel söylemiş, “Ölümün olduğu dünya da aslında hiçbir şeyin anlamı yoktur”.
Yıllar içinde ölümle de yüzleşmeyi öğrenme yolunda ilerlemelerim oldu ama daha çok yol var.
Apita dedeme yakıştırılan o “güzel ölüm” kavramının, yıllar içinde benim hayatın anlamı konusudan fikirlerimin oluşmasında bir kilit taşı olduğunu anladım. Bir gün günlüğüme ne istiyorum bu hayattan diye yazdığımda “Mutlu ve Huzurlu bir ölüm” dedim. Çünkü biliyordum her zaman yapılacak çok daha fazla şey, okunacak çok daha fazla kitap, seyredilecek film, gezilecek yer, içilecek rakı ve sövülecek insan var. Tamam olduk diyemiyeceğiz bu bütüne ulaşma yolculuğunda. Her ölüm erkendir. Bunu da biliyorum.

Yıl 1999 Kasım Ayı Cuma Günü, Çayırovası Arçelik tesislerinde bulunan İDEA Eğitim Merkezindeyim. Ergun Zoga’dan “Koç’da Çalışma Hayatı” adlı bir eğitime gireceğim. Perşembe akşamı fazla kaçırmışız ve tüm gün nasıl dayanacağım diye düşünmekteyim. Hayatımda katıldığım en iz bırakan eğitim idi. Daha önemlisi bize hafta sonu ödevi vermişti; okunacak 2 kitap. Ben hafta sonu o kitapları okumayı bitiremedim. O gün hediye edilen “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabını 21 senedir başucu kitabım yaptım. Birçok dostuma hediye ettim.
Kitabın en can alıcı yer,; nasıl bir hayat yaşamak istediğini tarif etmek için kendi cenaze töreninden konuşacak insanların ne söylemelerini istediğini düşünmesini tavsiye etmesidir. Ölmeden önce ölün der bir nevi.
Şimdi tüm bunları düşündüğümde, ölümsüz olmak istemem, ölümdür hayatı sınırlandırarak ona anlam katan. Sonu olduğunu bilmeseydik eğer bu yaşamımızın keyif de alamazdık anlarımızdan.
Ölümden sonra ne var bu herkesin kendi inancına ait bir kavram, isteyen istediğine inanabilir. Sonunda inancı ile de yüzleşecek olan o olacak.
Ölümsüzlük ise, bu yazıyı tetikleyen girdiğim toplantıda anılan insanlar ve benim Apita dedem için yaptığım. İnanın bana adının Ahmet olduğunu hatırlamakta zorlandım ve hala akrabalık ilişkisi konusunda telefon joker hakkımı kullanıp, annemi aramadan konuyu toparlama şansım yoktu.
Ölümsüz olamıyorsunuz ama ölümün ötesine geçerek ölümsüzleşiyorsunuz. 2 haftadır girdiğim sohbetlerde bunu gördüm ve hissettim.

Bir insan, ancak onu hatırlayacak insan kalmadığı zaman gerçekten ölür.

Azteklerin bir sözüdür bu. Ben kızılderili atasözü olsun da “Bir Kızılderili Reisin siz hiç yanıldığını gördünüz mü” yazmak istemiştim. Ama merak bu ya araştırınca Aztek atasözü olduğunu yazan bir kaynağa ulaştım. Ama benzerlerini Kızılderililer dahil benim önemli başka düşünürler de söylemiş.

“Hatırlandıkça devam vardır, ta ki, bir gün hiç anılmayıp unutuluncaya kadar…” – Kızılderi Atasözü
“Her insanın iki ölümü vardır. Biri öldüğünde, diğeri ismi son kez söylendiğinde. Bir anlamda insan ölümsüz kalabilir.” – Ernest Hemingway
“Öldüğünde, doğmadan önce ne isen o olacaksın. Adını hatırlayan son kişi öldüğünde de hiç doğmamış olacaksın” – Arthur Schopenhauer

Ben Apita dedemin adını unutmadım ve katıldığım sohbetlerde anılanların adlarını da hafızama kazıdım. Artık onlar benle de yaşayacaklar.
Bana hayatta ne istiyorsun diye sorduklarımda güzel yani mutlu ve huzurlu bir ölüm diyorum. Ölümün ötesine geçmek ise hayatlarına dokunduğum insanlarda beni andıracak bir hayat sürmek. Tabiki herkes gibi bende, ardımda bırakacaklarım için kaygılar duyuyorum. Bu nedenle sıraya ne kadar çok dikkat edilirse o kadar güzel olur.
Bu yazıda Cemal Süreya’nın bu şiiri paylaşmasaydım eksik kalırdı.

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…

Üstü kalsın…

Hepimize “Üstü Kalsın” diyebilecek bir yaşam diliyorum.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Bu hafta için kitap ve film önerilerim ise;

21

Bu kadar değindikten sonra bu haftanın kitabı olarak başka bir alternatifi düşünmedim bile. Piyasada birçok Kişisel Gerilim kitabı var. Bu kitabı hala okumaya başlamadıysanız, hemen başlayın. Pişman olmazsınız.

20

2007 yapımı bir film bu haftaki önerim. Kadro muhteşem, konu da bu haftanın yazı konusuna uydu. Çok daha fazla birşey yazmaya gerek bile yok. Jack Nicholson efsane oynuyor. Morgan Freeman’ın dinginliği ise muhteşem. Ölmeden önce izlenecekler listesinde olmalı.

Read More

16 May Sanki Yıllardır Tanıdığım İnsan

Benim Can Kardeşim,
Yılın o günü geldi de geçiyor bile…
Aslında yaşamın her günü,
kutlanası bir ödül ama…
Ben bugün de sana;
Sağlıklı, huzurlu, mutlu, umutlu
ve kutlu nice güzel yaşlara…
Sevdiklerinle ve sevgiyle…

Diyorum ve…

Bu üsteki paylaşım senin yaşgünümde paylaştığın…

Bu sefer sıra bende, şimdi ben de senin yaş gününü kutlayacağım ama biraz sıra dışı olacağı kesin.

Möhim Not: Blog kapağı için bir fotoğrafımızı bulamadım, Ayvalıkta çektiğim birini koydum. Mümkünse bir daha geldiğinde çekilelim beraber.

***

2014 yılında bir balo da eş durumundan tanıştık. Sonra sosyal medyadan birbirimizi takip etmeye başladık. Sokakta birbirimizi görsek tanımazdık ama o kadar ortak yanımız vardı ki sanki sen benim abim gibiydin her şeyi bende önce yaşamış ve bana da yol gösteren.

Sonra Burcu’nun sergisinde tekrar fiziki olarak karşılaştık daha çok görüşmeliyiz (!) diye. Bize yemeğe geldiniz ve o gün ilk bize açıklamıştınız hayatınızda yeni yelken açacağınız limanı. İlk defa bir sofrada beraber oturmuş içiyorduk ama sanki yıllardır tanışıyormuş gibiydik. Sonra hemen bir hafta sonra biz size yemeğe geldik ve nerede kalmıştık diyerek devam ettik.

Bu iki geceden birer hatıramız var ikimizin de; Ben sana Simon & Garfunkel’in plağını hediye etmiştim. Sende bana Milliyet Çocuk Koleksiyonunda iki dergi. İkimizde karşılıksız en özellerimizi verebilmiştik birbirimize dünyanın bu kadar verme özürlü olduğu bir dönemde.

Bir de sen tatil için geldiğinde Bostanlı’da yemeğe gittik, bu senin evi toparlamaya geldiğin seyahatti. Hafızam beni yanıltmıyorsa bunun dışında bir kez daha görüştük Karşıyaka Sahilde.

Çok şaşırtıcı değil mi, toplamda her görüşmeyi yarım gün kabul etsek bile 60 saat yüz yüze görüşmüşüz. Benim doğduğumdan beri 388.800 senin ise 423.360 saat geçtiği düşünülürse, bu süre ne kadar kısa değil mi? Üstüne üstlük bir tesadüf sinilesi ile başladı dostluğumuz.

Blog yazmaya başlamama en büyük teşvik senindi ve ben daha başladığım gün, bu yazıyı yazmaya karar vermiştim, devamını nasıl getireceğim günler içerisinde şekillendi.

İkimizin de bildiği hatta senin daha iyi bildiğin gibi, aslında bu aramızdaki dostluğu temelleri daha biz farkına varmadan kurulmuştu ve zamanı geldiğinde ise tamamlandı.

***

Evet, yazımızın üst kısmı, bu yazıları yazmaya beni cesaret eden Can Kardeşim Murat’a küçük bir yaş günü hediyesiydi. Devamında ise biraz dostlukdan bahsedeceğim

Dost, Arkadaş ne demek? Aralarında fark var mı? Gerçek dost nedir? Menfaatin en önemli ilişki nedeni olduğu bu çağda böyle dostlar bulabiliyor muyuz gibi sorulara kendi çerçevemden kelam edeceğim.

Eğer sözlüğe sorarsanız Dost ne diye ; “Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi anlaşılan kimse, düşman karşıtı” cevabını alırsınız.
Aynısını Arkadaş için yaparsanız ise ; “Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, bacanak, eş, yâren, yoldaş” diye cevaplar bu sefer sözlük.

Bunca yıldır yanlış bilmiyor muşum; hayatınız boyunca bir sürü arkadaşınız olabilir ama gerçek dostlarınızın -yakın arkadaşlarınız- sayısı için için aynı şeyi söylemezsiniz. Yani dost ile arkadaş aynı şey değildir.

İnsan psikolojik olarak varolabilmek için tanıklara ihtiyaç duyar ve arkadaşlar bu tanıklıklar için önemlidir. Arkadaşlar sizin kişisel tarihinize yolculuktur. Geçmişinizin tanığıdır. Birbirinden güç alırsın, onaylanmak istersin arkadaşın seni onaylar ve ciddiye alır hatta bazen gaz bile verir.

Ama dost ise başkadır insan için; benim çok kolay bir tarifim vardır ayrımı anlatan. Ben bir arkadaşımı arayacaksam, önce ne söyleyeceğimi düşünür ve hazırlanırım hatta aradığım saat uygun mu diye kontrol ederim. Bir dostu arayacağım zaman sadece arar ve konuşmaya başlarım. Hatta bazen aklınıza geldiğinde birden telefonunuz çalar arayan o olur. Dost benim için kardeş yarısıdır. Dostlar sadece senin iyi hissetmen için duymak istediklerini söylemezler, bazen en acı, en sert şeyleri onlardan duyarsın.

Arkadaşın ya da dostun yok ise yaratmaya kalkarsın. Tıpkı “Cast Away” filminde Tom Hanks’in voleybol topu ya da Turgut Özben’in Olric’i gibi beyninin kıvrımlarında. Kimbilir belki dostu olanların bile kafasında yarattığı dostları da vardır değil mi o kadar da sabit fikirli olmayalım. Her kafasında dostlar yaratanlara deli demiyelim ya da tüm delileri kötü kabul etmeyelim. Çünkü kişinin kendi özüyle iletişim kurması ve kendiyle arkadaş olabilmesi de ruhsal sağlığı için önemlidir.

Ufak ama önemli bir not: Dostun ve arkadaşın kötüsü olmaz çünkü ona arkadaş denmez.

Yıllardır para biriktiremedim ama çok arkadaş ve birkaç dost biriktirdim diye düşünüyorum. Bu bana her zorluğa karşı mücadele etme yeteneğini veriyor. Tüm dostlarıma ve arkadaşlarıma hayatıma kattıkları ve katmaya devam edecekleri için  buradan sonsuz teşekkürler.

Bu haftanın kitap ve film önerisine gelince;

Haftanın Kitabı – Şeker Portakalı

540x540(1)

Çocukken Çocuk Kalbi ile beraber okuduğum ilk kitaplardandı. Ondan sonra Zeze’yi hiç unutmadım. Bazen karşıma da çıkıyor farklı ortamlarda. En son “Annemin Plakları” nın bir bölümünde çıktı yine. Tekrardan okuma isteği belirdi yine bende.
Vasconcelos 12 günde yazdığı bu romanı yirmi yıldan fazla yüreğinde taşımış ve sonra bizlerle paylaşmış.

Haftanın Filmi – Stand By Me

540x540

1986 yılı yapımı olan film, Stephen King’in Ceset adlı romanından uyarlanmış. Filmi daha önce seyretmiştim ama Stephen King’in romanı olduğunu bilmiyordum. Şarkısı da efsanedir tabi ki.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere,
Eyvallah…

Read More

10 May Çocukluğumun Adası

Daha önce yazmıştım Adalı’yım diye, ilkokulu orada bitirdim. Ailem, köklerim hala orada.
Bu hafta bir anda aklıma geldi çocukluğum ve gençliğimin Kuşadası. Onu yazmak istedim bu hafta.
Coşkun Sabah adaya yazdığı şarkı ile başlayalım yazıya;

Ne zaman aşk arasam
İçimde bir ümit var
Ne zaman sevdalansam
Aklımda hep bir yer var
Kuşadası gönlümde
Var macerası
Kuşadası gönlümde
Aşkımın hatırası

Yılancı Burnu’nda Efes’e bağlı olarak kurulan İonların Neopolis şehridir Kuşadası’nın bilinen ilk tarihi. Sonrasında Pilav Tepe eteklerinde Andız Kulesi denilen yerde de bir yerleşimi olmuştur. Ulaşım güçlüklerinden dolayı bugünkü yerine Yeni İskele (Scala Nouva) adı ile kurulmuştur. Lelegler’e, Aioller’e ve Ion’lara ev sahipliği yapmıştır. Lidyalıların, Perslerin hâkimiyeti sonrasında Büyük İskender’in Anadolu’yu ele geçirmesi ile Helenistik Çağı yaşamış. Roma ve Selçukluların ardından Bizans’ta hüküm sürmüş topraklarda. Anadolu Beylikleri döneminde önce Menteşoğulları sonra Osmanlı egemenliğine girmiş. Bir dönem Aydınoğlulları’nın egemenliğine geçmiş olsa da 1425 yılında Osmanlılar bölgeyi tamamıyla ele geçirmişlerdir. 1919-1921 yılları arasında İtalya’nın, onların çekilmesi ile Yunan işgaline girmiş ve 7 Eylül 1922’de düşman işgalinden kurtulmuştur. İsmini veren Güvercin Ada (Küçükada) Kalesi 1843 yılında Bizanslılar tarafından yapılmıştır. Kuşadası Belediyesinin web sitesinden alıntı yaptığım kısa Kuşadası tarihi böyle.

Malum bu aralar şehirlerarası seyahat kısıtlaması var, ailemi bile görmeye gidemiyorum. En son 2 Şubat’da Kuşadası’ndaydım. Allahtan gerek annem gerekse de babam yaşlarına göre (kafaları genç) internet ve teknoloji ile haşır neşirler, bu nedenle ailecek “Family Party” üzerinden konuşabiliyoruz.
Yasaklar bittikten sonra da onları riske atmayacak şekilde tedbirlerimi alarak gitmeyi planlıyorum.
Uzun zamandır sadece onlar için gidiyorum adaya çünkü artık beni adaya bağlayan şeyler öyle azaldı ki.

Ben Dağ mahallesi Liman Sokak doğumluyum. Limanın hemen orada Grand Baazar’ın sonunda 3 katlı bir evde doğmuşum. Uzun yıllar orada Babaannemler oturduğumuzu hatırlıyorum. Anaannemler de Stella otelin orada Bezirgan Sokakta otururlardı ve 99 merdivenli bir yokuştan çıkardık oraya.
İlk oturduğumuz evde sarılık geçirdiğimi hatırlıyorum. Daha okula başlamamıştım ve bir sürü çizgi roman alınmıştı bana evde yatarken resimlerine bakayım diye. Sonra da hepsini yaktık demişlerdi.

Daha sonra Türkmen mahallesine taşındık. İstiklal Caddesindeki Saray apartmanında oturmaya başladık. Futbol maçlarını evin balkonundan seyredebiliyorduk. O evden hatırladığım, biraz alengirli bir evdi, kapılar kendiliğinde açılır kapanırdı ya da bana öyle geliyordu. “Futbol sahasın eski mezarlıkmış, bu nedenle buralarda biraz in cin olur” şeklinde hikayeleri birbirimize anlatırdık.
Bir gece, başımızda büyük olarak Uğurlar ile sinemaya giderken kestirme olsun diye gece futbol sahasından geçmiştik. Tariş tarafındaki kalenin arkasında beyazlar içinde sakallı bir dede gördüğümü sanmıştım. Yıllar sonra kız kardeşimle konuşunca onunda gördüğünü ve korkudan kimseye söyleyemediğini paylaştı benimle. Gerçekten gördük mü yoksa Doğan Sinemasında Stephen King’in Sis filmine gidiyoruz diye psikolojimiz bize oyun mu oynadı, orasını bilmiyorum.

Saray apartmanından oraya yakın olan aynı cadde üzerinde Yalçındağ sitesine taşındık ve ben üniversiteye gidene kadar da Annemler düzenli orada oturdular. Şimdi Gençlik Caddesi diye bilinen yerde cadde falan yoktu. Hatta değil yol bizim siteden bitimindeki incir ağacından sonra hiçbir şey yoktu. Oradan boş araziler ve papatya tarlasından geçerek maceralı bir yolculuk sonrasında Gürbüz Sitesine ulaşabilirdik.

Sokakta büyüyen bir çocuktum. Yağmur sonrası zemin uygun olduğunda çivi ya da çelik çomak oynardır o olmayan yolda. Zemin uygun ise de zincibir oynardık. Zincibir oyununu bilye ya da meşe olarak da bilebilirsiniz. Almanya’dan gelenler olursa bize kemik (10 Zincibir eder) ya da Balyoz (büyük olan) getirdiklerinde havamızdan geçilmezdi. Oyuna başlamadan önceki son kim olacak tartışmaları da efsane olurdu. Bu konuda Cengiz en iyimizdi. Gazoz kapak oynamak için ise düzgün bir zemin ve mermer taş parçasına ihtiyaç olurdu. Hiç unutman annem koca bir torba biriktirdiğim gazoz kapağını ben eve bu çöpleri almam diye atmıştı.

Cengiz’i öyle bir satırla geçiştirmek olmaz tabi ki; Amcaoğlunun süt kardeşi, annesi babaannemin en yakın arkadaşı ve süper zeka bir arkadaşımızdı. Değil Türkçe’yi İngilizce ve Fransızcayı bile tersten konuşabilirdi.

Sabah kahvaltıdan sonra çıkılır evden ve akşam karanlık olana kadar dışarıda geçirilirdi. Bazen annelerin balkondan avaz avaz bağırması ile erken de sonlandırılırdı. Şener’in bundan yararlanarak yaptığı bir şakayı hiç unutamam. Futbol sahasına annemin sesi gelmezdi ve Şener annemin beni çağırdığını söylerek beni eve koşturttu. Alarm yanlıştı ama eve gelince tekrar dışarı çıkamadım. Ah Şener ah hala unutmadım bu yaptığını.

Basketbol daha o kadar gelişmediği için gerek futbol sahası gerekse de Kaya Aldoğan Lisesinin basketbol sahası bizim futbol alanımızdı. Çok kavga ettik basketbol oynayacakları oraya almamak için. Bir de Türkmen’in sonunda Taban Tarla vardı, oraya da deplasmana giderdik. Hatta Kulüp binası bile inşa etmiştik.

Marangozda yaptırdığımız tahta kılıç ve kamalar, zeytin dalı ile yapılmış yaylarımız ve ucuna gazoz kapağı kıvrılmış ortası delik sert otlardan yapılmış oklarımız ile mahalle kavgalarına giderdik. Hatta o yeşil patlayan otlardan suyu bombalar bile yapardık. Bisikletlerde demir atlarımızdı. Yokuş aşağı inerken elleri bırakır yere koyduğumuz şişelere ok atardık. Eniştem sıkı bir avcı olduğu için sünnet hediyesi olarak bizlere havalı tabanca hediye etmişti. Ben bisikletin maşasına tüfeğimi koyabileceğim bir kabza yapmıştım. Yokuş aşağı inerken ellerimi bırakır tüfeğimi alır ve hedefe saçma atardım.

Akşamları çıkmamıza izin verildiğinde ise Türkmenin bir arabanın zor geçtiği sokaklarına girer, yaz ise açık pencereden televizyona tüftüf, kış ise de bacanın içinden düğün bombası ve kızkaçıran atar ve  kaçardık. Ama ne kaçardık.

Bu tür bilimum ıvır zıvırı alabileceğimiz tek yer vardı; Halit Bulgur’un Binbir Gıda Pazarı. Özellikle bayram harçlıklarını alınca bütün parayı kızkaçıran, mantar, füze ve düğün bombasına yatırırdık. Yine bir bayram günü, Mert ve Mustafa ile terasta böyle bir alışverişten sonrası oynamak için toplandı. Yanlış hatırlamıyorsam Mustafa’nın yakıp koyduğu füze rüzgardan yana yatıp bütün nevalenin olduğu kutunun içine düşmüştü. Yere yatıp bir süre kalkmamıştık çünkü sanki bir çatışmadaymış gibi kafamızın üstünden füzeler kız kaçıranlar geçiyordu vızır vızır.

Mantar ile yapılan en güzel şaka yola içine taş konularak döşenmesi ve arabaların oradan geçince gürültüden durması dışarı çıkıp sesin nereden geldiğini ya da lastiklerinin patlayıp patlamadığını kontrol etmelerini kuytu bir yerden seyretmekti.

Fırlamalıkta en üst seviye ise neredeyse ben dahil her tanıdığımın sünnet mekanı olan Kuştur’da yapılan bir etkinlik vardı. Burada detayını vermeyeceğim kötü örnek olurum. Bilenler bilmeyenlere anlatır artık.

Okulum, Mahmut Esat Bozkurt ilkokulu sahilde idi. Okula yürürek giderdik. Dönüşte ise fayton’a kaçak binerek dönerdik. Mert’le beraber macera olsun diye arada “boklu derenin” oradan geçerdik. Hasta olduğumda Ersen ödevleri eve servis ederdi (ne gerek vardı ki).
Muto 4.Sınıfta geldi bize babası Efsane Altınordulu Muhterem Hoca Kuşadası Spor’un başına geçince. Atınç ise kız kardeşim Aslı ile aynı sınıfta idi. Cenk’de Mert ile bir alt sınıfta idi. Şu an fanatik Beşiktaşlı olan Cenk bir dönem Cengiz’in baskıları ile Galatasaraylı olmuştu.

Pasta Bülent, babasının pastanesi olduğundan bu lakap ile anılırdı. O da bana korsan derdi. Pepe Sinan Gürbüz’de otururdu. Bir de Pepe Ufuk vardı. Hüseyin Ilık kan kardeşimdi, Tom Sawyer’i okuyunca ben Tom olmaya karar verdim onu da Huckberryfinn ilan etmiştim kafamda. Tabi ki bir Becky’de vardı, yaz tatilerinde evlerinin sokağında bir aşağı bir yukarı bisiklet ile volta attığım.

Video kaset günleri başladığında Stüdyo AC ve Stüdyo Kale çok önemli olmuştu bizim için. Cuma günü okul çıkışı bir sürü karate filmi alır, seyreder ve kızkardeşim üzerinde uygulardım. Sonra Annem video kaset kiralamalarıma sansür getirdi.

Delikanlıkla beraber gece hayatına da geçiş yaptım tabi ki; önce barlar sokağı açıldı Kuşadasında. Sonra Kaleiçindeki evler birer birer bar olmaya başladı. Step’de Kudusi çıkar ve Agora Meyhanesini söylerdi. Green’de Funda vardı. Another ve She ise daha çok DJ çalardı.
Heaven’ın ise ayrı bir anlamı vardı benim için; tüm adalılar gece en azından bir kere Heaven’a uğrardı. Gün içerisinde farklı yerlerde çalışan tüm arkadaşlarımı görebilirdim.
Heaven benim için ayrıca Saim ve Atınç demekti. Girişte sunak gibi bir yerde ayakta dururduk genelde. Bazı günlerde Saim’in yanına çıkar film seyrederdim. Sonuçta ben oraya müzik dinlemeye veya dağıtmaya gitmiyordum. Dostlarımı görmeye gidiyordum.
Önce Saim gitti bir serseri kurşunla sonra Atınç gitti acelesi varmış gibi.

Barlar Sokağı öncesinde Capello vardı unutulmaması gereken. Her ne kadar yaş tutmasa da Ali Rıza abiler bizim girmemize müsaade ederlerdi. Saat 3de “Because I Love You” başlayana kadar dans edecek partner bulamazsak pistte tek başına dans ederdik sap sap. 2. Şarkı genellikle Kingston Town olurdu.
Tatil günlerinde gündüz plajına gidip Türkiye’nin ilk su kaykayında deli deli atlamalar yapardık.
Kaleiçinin son dönemlerinde Temple açıldı ama Temple’da çok anım olmadı. Club 33 ise bizden daha çok babamların zamanından çok ünlüydü. Yaşımın tutmadığı için hiç girmediğim ama adını unutmadığım Cotton Club vardı daha Kaleiçi barlarında arkadaşlarım yaşarken.
Gazibeğendi ‘yi unutmamak lazım tabi ki, en güzel geceler Gazibeğendi’den Adayı seyrederken içilne ilk bira ile güzelleşirdi.

Adalı olduğum için Kuşar, Aykuştur gibi Siteler bölgesi bana hep uzaktı her ne kadar orada çok anılarım da olsa. Sonuçta bizim için deniz demek Küçükada idi. Gerçi tüm Kuşadası orada olurdu. Sanki bizi tanımıyorlarmış ya da girişte para alıyorlarmış gibi Efe otelin önünden denize girer küçükadaya kadar yüzer, plaja kaçak girerdik. Orada biraz soluklandıktan sonra tekrar denize atlar bazen efe otelin oradan bazen de gemi yoksa limana kadar yüzer. Limana çıkar bekçiler gelene kadar atlar. Oradan da 3. Plaja kadar yüzerdik.
Kuştur’a ya da Ömer tatil köyüne aile ile gidilirdi. Ayrıca en az yılda bir kere Kalamakiye pikniğe gidilirdi. Buz gibi suya girilir. Akşamüstü domuzlar plaja indikten sonra geri dönülürdü. Cenk sayesinde Fransız Tatil Köyüne kaçak girdiğimizde ise bayram olurdu bizim için. Okçuluk, kano ve gerçek BMXler, bir de BMX ler ile patika yollardan çıplaklar kampının üstlerine gidip oradan plaja bakmak o uzak mesafeden ne görebilirsek.
Daha bahsedemediğim onca şey var ki : Tuki, Çorbacı Bahadır…

Yaş aldıkça yazları yabancı dil gelişsin ve de haytalık azalsın diye çıraklık dönemleri başladı. Orta-2 yazında, yengemin kardeşi Adnan Amcanın Edi’s Barında amcaoğlu Şefik ile çalışmaya başladık. Saat 2330 kadar çalışıyorduk, Barmen Saldıray Abiden kokteyl yapmayı öğreniyor ve kaçak olarak Shaker’in dibinde kalanları tadarak damak tadımı geliştiriyordum. Ama tabi çocuğuz daha fırlamalık diz boyu. Adnan Abi maaş gününden önce kovaladı bizi. Hala takılırım ona maaş vermemek için kovdun demi bizi diye.
Sonraki yaz ise Kuştur Tatil köyünde resepsiyonda çalıştım. Kuştur’un en şaşalı dönemi, içerde para geçmiyor boncuk ile alışveriş yapılıyor, havuz var, animasyon var ve yaşıtım onlarca Fransızca konuşan var. Otelin müdürü babamın arkadaşı Rahmetli Erdal Amca bir akşam hışımla resepsiyona geldi, tabi önce parfümünün kokusu geldi (Fahrenheit) . Herkes gibi bende hazır ola geçtim. Sonuçta o anda Erdal Bey idi. SSK sistemine girişim Kuştur’dur.

Üniversite 2’nin bitimine kadar yazları çalışmaya devam ettim; Derici ve Kuyumcu’da tezgahtarlık. Daha sonraki yıllarda mesleki stajlarımı hakkını vererek uzun yaptığım için yazları çalışma fırsatım olmadı.

Bunları yazarken aslında Kuşadası’nı ne kadar sevdiğimi anladım. Ama maalesef bu anlatıklarım artık yok yeni Kuşadası’nda. Turizmin ilk neferi, tıpkı diğer Turistik Kasabalar gibi göç aldı, şehirleşti o büyüsünü kaybetti.

Tabi ki ben Kuşadasından kopamam, sonuçta ata toprağım. Ama ne bileyim annemi babamı ziyaret etmek dışında artık beni çeken bir şey kalmadı.

Dedim ya önce Saim’i kaybettik serseri kurşunu ile. İnanamamıştım ilk duyduğumda. Kimseye yakışmadığı gibi ona da yakışmamıştı ölüm.
Ama sonra Atınç gitti. İşte o zaman benim de Adaya dair özlemimin bir parçası gitti. Sonuçta yıllardır adaya geldiğimde, çarşıya iner Atınca uğrardım. Oradan Ersen’i arardık ve Ferah restorana gider, güneşi uğurlardık. Muto adada ise koşar gelirdi. Hatta orada otururken geçen gelir masaya oturur sohbete renk katardı. Babam anlardı eğer Atınçla buluştuysam akşam yemeğe gelmezdim. Hatta mesaj atardı, anahtarı çektim, her zamanki yere koydum diye.

O sabah babam aradığında ve Atınç’ı kaybettik dediğinde nasıl kaybettiniz demiştim. Sonra Ersen’i aramış ve sadece telefonda ağlamıştık. Üniversite yıllarında Ankara’da bile beraberdik, aylarca konuşmasak bile ilk konuşmamızda nerede kalmıştık derdik. Cuma günü de bana mesaj atıp takılmıştı yine.
Cenazesi sonrası Ali Baba’ya gittik ve masaya masa ekledik tıpkı eskiden onunla otururken Ferah Restoranda olduğu gibi, herkes bütün çocukluğum oradaydı. Şimdi Adaya gittiğimde şehre hiç inmek istemiyorum. Ne bileyim içimden gelmiyor. Babamla bahçede oturuyoruz, bir kadeh koyuyoruz. Ben ilk kadehi ona içiyorum. Sonuçta daha babamların oturduğu eve daha taşınmamışken çok içmiştik orada beraber Atınç ve Muto ile.

b17 (14)

İşte benim çocukluğumun adası, yazıyı ilk yazmaya başladığımda 10 sayfa oldu. Unuttuğumu sandığım birçok anıyı tekrar yaşadım. Kısaltarak buraya koydum. Çok iyi geldi bana bu yazdıklarım.
Önemli not, Kuşadası’nın tarihi konusunda çok güzel bir dergi var: Kuşadası Yerel Tarih. Babam ve amcam da yazıyorlar dergide. İnternette eski sayıları da bulunuyor. Ben şanslıyım Babam her yeni sayı çıktığında getiriyor.
Bence takip edin, çok keyifli bir dergi. Hatta Kuşadasında yaşayanların desteklemesi lazım. Sonuçta yazılmadığımı unutulur tarih. Tarihi olmayanların geleceği de olmaz.

Yazımı bitirmeden önce bu haftanın kitap ve film önerisini de paylaşalım…

Bu haftanın filmi 1957 yapımı 12 Kızgın Adam. Henry Fonda’nın efsane oyunculuğu ile tekrar tekrar seyrettiğim bir Liderlik Filmidir.
Henry Fonda’nın 11 kişiye karşı sorularla nasıl diğer jüri üyelerini düşünmeye sevk ettiğini ve nasıl çatışmayı yönettiğini seyretmek hatta tekrar seyretmek paha biçilmez.

cuma ya da pasifik arafı

Herkes Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe kitabını bilir. Ben biraz şanslıyım, lisede bu kitabın Cuma tarafından yazılmış halini okuma şansım oldu. Yazar Michel Tournier Robinson’un Cumalaşmasını anlatmıştı diye hatırlıyorum. Yıllar sonra aklıma geldi. Bir daha okumak lazım.
Kitap ile ilgili araştırma yaparsanız bu metne ulaşabilirsiniz: “Yazdığı bu ilk romanda ise Batı modernliğinin “girişimci birey” kültünü, “vahşileri ve doğayı uygarlaştıran beyaz adam” imgesini, “üretim, tüketim” tapınmasını ve “zaman, düzen, disiplin” kaygısını en özlü biçimde ifade eden Robinson mitini paramparça ederek, heyecan verici bir doğa/düşünce sentezini muştulayan çok farklı bir mitoloji inşa ediyor.”
Konu biraz güncel diye düşündüm.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More