Genel arşivleri - Sayfa 4 / 7 - Anıl Şakrak
1
archive,paged,category,category-genel,category-1,paged-4,category-paged-4,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

Genel

27 Ara Yarının düne ihtiyacı var mı?

Yılın son pazarı , erken kalktım. Sabah kalktığımda kendime söz verdim: başlanmış ama bitirilmemiş yazılara vakit ayıracağım diye.
Sonrasında ise yattığım yerden müzik dinleyerek hayaller kurdum. Kendime verdiğim sözü tutmak yerine “aylak adamcılık” oynamayı seçtim. Günümü tam böyle bitirmeyi planlarken bir kırılma anı yaşadım ve bilgisayar karşısına geçtim.
Sonuçta yılın son pazar akşamı, boşa geçirilmeyecek kadar değerli bir zaman.

***

Beni sürekli okuyan dostlarım, yazılarımın nasıl bir rutinde ortaya çıktığı hakkında fikir sahibi oldular;
Sabahları evden işe ulaşmak için her gün 50 km araç kullanıyorum ve hava-trafik durumuna göre 35–45 dakika arasında sürüyor. Bu sıkıcı ama zorunlu olan zaman dilimini kendim ve başkalarının yaşamını tehlikeye sokmadan anlamlı hale getirmeye çalışıyorum. Nasıl mı?
Öncellikle sabah güzel bir filtre kahve hazırlıyorum kendime yol boyunca bana yarenlik etsin diye. Sonra, o günkü moduma göre ya sevdiğim radyo programlarının tekrarını ya bir podcast – sesli kitap ya da keyifli bir müzik listesi açıyorum.
En son olarak da özellikle yolculuğumun başında, kesinlikle yakalandığım “Bilim Durağı” kırmızı ışıklarında (neden acaba orada 3 tane senkronize çalışmayan ışık var), sosyal mecralardan dünyaya ve dostlara dair haberler alıyorum.
İşte yine böyle bir günde çok sevdiğim bir dostumun ablasının paylaşımında gördüm bu cümleyi:

“Tomorrow needs Yesterday”.

O an aklıma bir soru düştü;
Gerçekten de “Yarın’ın Dün’e ihtiyacı” var mı? Sorular durmadan geliyordu;
Varsa ne kadar var ve yoksa neden yok?
Geçmişte yaşadıklarımızdan edindiklerimiz bize geleceği kurmamızda ne kadar yardımcı olabilir?

Sonra da tefekkürler başladı: Tecrübe neydi, tecrübeli olmak bize ne kadar fayda sağlayabilir gelecek problemlerimizde?

Çok provakatif bir konu olduğunun farkındayım. Başlığında bile çok zorlandım: “Düne İhtiyaç Duyan Yarın” veya “Tecrübe” başlıklarını düşündüğüm bile oldu. Bu kadar çelişkiler barındırırken son düzlükte soru şeklinde başlık daha anlamlı geldi.

Dünün tecrübeleri yarın ne kadar işimize yarayacak?

Tecrübeyi kötülemek gibi bir niyetim yok, ama tecrübeli olmak beni yeniliklere karşı ne kadar duyarsız yapıyor onu sorgulamaya çalışıyorum. Sonuçta bu blogda yazdığım her yazı 45 yaşam yılının ve 20 meslek yılının aklımın keskin köşelerine takılanlarla oluşuyor. Bu yazıyı düşünürken, kurgularken de bu deneyimlerim- tecrübelerimden faydalanıyorum.

Çok traji-komik bir durum aslında: tecrübelerimle tecrübe kavramını sorgulamak.

***

Tanımsız olamazdı tabi ki, hemen google hazretlerine sordum, tecrübe ne diye. Tecrübe kelimesi Arapça “tacriba” kelimesinden dilimize geçmiş. Tacriba Arapça da deneme, sınama ve sınavdan geçme anlamına geliyor.

Yazılı olarak ilk kullanıldığı kaynak 1300 yıllarda Mukaddimetü’l-Edeb adlı eser. Bu kaynakta “Tecribe” olarak rastlanmakta.

  • “Bir kimsenin belli bir sürede veya hayat boyu edindiği bilgilerin tamamı, deneyim”
  • “Bilimsel bir gerçeği göstermek, bir yasayı doğrulamak, bir varsayımı kanıtlamak amacıyla yapılan işlem, deney”
  • “Bir kimsenin, yaşayarak ve deneyerek elde ettiği birikim, görgü”

 

Bu tanımları araştırırken Aldous Huxley’in bir sözüne denk geldim. Zaten kendisini çok severdim, sevgim daha da arttı.

Tecrübe, bir insanın başından geçenler değil, başından geçenlerin bıraktığı izlerdir.

***

Bir başkasına ve hatta kendimize bile; bilmediklerimizi ancak bildiğimiz şeyleri kullanarak tarif edebiliyoruz. Bilmediklerimizi bildiklerimizle tarif etmek: yeni tattığımız tropik bir meyvenin tadını bildiğimiz meyvelerle tarif etmek gibi bir şey yani.

Hep bir benzetme-modelle durumundayız. Eğitim sistemi bunun üzerine dayanır, en azından benim şu ana kadar deneyimlediklerim. Girdiler-Proses-Çıktılar, üçlemesinde gürültülere rağmen modelleme ve tahmin yapmaya çalışırız.

Her karşılaştığımız durumu daha önce yaşayıp çözdüğümüz bir duruma benzeterek ilerleriz. Derste çözdüğün problemin aynısının verilenle istenenin değişmesi ile sınavda sorulması gibi bir şey yani. Isı Transferi dersinde Rüknettin Hoca haricinde diğer hocalar böyle sorardı ama Rükü otomatik pilotta gidenlere acımazdı, yamulturdu. Öyle bir soru sorardı ki, konunun özünü anladıysan çok kolay yoksa imkansızdı. Bilen bilir.

Peki beyinlerimizden daha hızlı giden bu teknolojik değişimler karşısında bildiklerimiz, henüz bilemediklerimizi nasıl modellememize yardım edebilir? Matruşka bebekleri gibi her soru içinde başka soruyu barındırıyor.

Bloğunu çok severek takip ettiğim “İnternet Ekipler Amiri” Serdar Kuzuoğlu bir katıldığı televizyon programında daha önce Jack Ma’nın da paylaştığı bir acı gerçeği dile getirdi.  Çocuklarımızın ve torunlarımızın yapacakları mesleklerin çoğu daha ortada yok.

Yani geçmiş deneyimlerin geleceği modellemede ki faydası konularında, o kadar da emin olmamakta fayda var.

Bir de benim gibi saç sorunu olanların çok içselleştirdiği bir alıntı var:

Tecrübe, hayatın kel kaldıktan sonra size tarak vermesidir.

***

“Mandıra Filozofu” filmini hatırlarsınız, ikinci filmde Müfit Saçıntı’nın patronuyla (Mehmet Auf) bir dialogu geldi aklıma: Patronun tecrübeniz var mı sorusuna, tecrübesiz birinin çalışmadan nasıl tecrübeli olacağını sorar ve patronda mavi ekran.

Bu yerinde soruya rağmen, işe alımda tecrübeli adaylar, tecrübesiz adaylara karşı her zaman avantajlılar.

Ama ilk 90 günde yeni adayın hele de yönetici konumunda ise, en büyük hatası mevcut durumu anlamadan eski tecrübesini yeni çalıştığı yere direkt uygulamaya çalışmasıyla oluyor. Aklıma bu durumlarda hep Ali Desidero’nun reklamı sloganı geliyor:

Sen yapmışsın Joni’ye göre, olur mu bizim Ali’ye Veli’ye

Ya mevcut organizasyon-ekip o yeni modeli doldurmuyor ya da taşıyor.

Tecrübeli çalışanlar bazen yeniliklerin önünü de kesebiliyorlar. Bir çalıştığım kurumda, bir yıl boyunca “Yaratıcı Düşünceyi Öldüren 50 Yaklaşım” üzerine gizli bir anket yapmıştım. Not aldığım defterimin arkasına bir sayfaya sığacak şekilde bu 50 yaklaşımı yapıştırdım. Katıldığım her toplantıda benim ya da başka birinin ortaya attığı her yeni düşünceye verilen negatif cevaplar için çetele tuttum. Sonuçlar çok tanıdık gelecek:

  • Bunu daha önce denemiştik.
  • Burası “Oraya” Benzemez.
  • Şimdi buna vaktimiz yok.

Bu ket vuran cevapları tecrübeli amirlerimiz ya da çalışanlar verdiler. Bunu daha önce denediklerinde haklı olabilirler ama teknolojinin bu kadar hızlı ilerlerdiği bir dünya da, daha önce başarısız olunan bir çalışma, şimdi çok basit ve düşük maliyetle uygulanabilir

Tecrübenin hiç kuşkusuz başarılı olduğu kurum ise; Askerlik. Boşuna dememişler: “Çay da dem, asker de kıdem” diye.
Askerlik yapan istinasız herkes acemi birliğinde bunu yaşamıştır.

***

Şimdi sorumuza geri dönelim?

Yarının düne ihtiyacı var mı?

Evet var, eğer olmasaydı: sabah ateşi bulur, öğlene tekerleği icat eder, akşama tam araba yapacağız, mesai biter ve yarın tekrar ateşi bulmakla başlardık. (Bu cümleyi, daha önce çalıştığım bir şirkette, şirketin patronuna, bilgi yönetimi konusunda eksikliğimiz belirtmek için kullanmıştım)

Ama tecrübemiz yani dünümüz, yarınımıza ipotek koymamalı. Yeniliklere açık olmalıyız.

The Mechanics filminden bir alıntı bunu çok güzel özetliyor aslında.

Doğru kararlar tecrübeden gelir, ama tecrübe kötü kararlardan oluşur.

Yeni tecrübeler edinmek için eskilerini sorgulamaya, denemeye ve hata yapmaktan, başarısız olmaktan korkmamaya devam etmeliyiz.

***

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

06 Ara İş’te Anlam Arayışı

Büyük bir çoğunluğumuz minimum haftada 45 saat çalışıyor. Hiç hesapladınız mı bilmiyorum ama emekli olana kadar yüzbin saatin üstünde çalışmamız gerekiyor. Hatta emekli olduktan sonra da çalışmaya devam ediyoruz. Hayatımızı uyumak ve çalışmak arasında geçiriyoruz. Yeni ve bilmediğiniz birşey değil söylediklerim, farkındayım: fakat sayılaştırılınca çok mutsuz etmiş olabilir sizleri.
Maalesef durum bu. Bu durumdan da bir fırsat çıkarabiliriz tabi ki;  “Problemin farkına varmak, harekete geçmek için ilk adımdır.” En azından ben böyle düşünüyorum.
Belirsizliğin en üst safhada olduğu, çok garip ve endişe verici günler yaşıyoruz. Sosyal hayatımızı neredeyse sıfırladık, çocuklarımız okula gidemiyorlar, her ne kadar bu başta onlara keyifli gelmiş olsa da, artık onlarda bizim gibi endişeliler. İş hayatı deseniz: işe gitseniz bir türlü, gitmeseniz bir türlü. Aldığım iş terbiyesinden olacak, fabrika çalışıyorsa ben fabrikada olmalıyım felsefesiyle her gün işe gidiyorum. İş arkadaşlarımın kaygılarını bir nebze azaltmaya çalışırken, akşam eve dönerken kaygılarımla baş başa kalıyorum. Kaygılarımla yüzleştiğim bir eve dönüş yolculuğunda aklıma düştü bu konu: İş’te Anlam. Yolda başlayan ve eve geldikten sonra da devam eden tefekkürlerimde “neden çalışıyorum?” sorusuna cevaplarımı bulmaya çalıştım.

Lise ve üniversite yılları yaz tatillerini saymazsak, yirmi bir yıldır çalışıyorum ve teknik olarak da altı yıl sonra emekliliğe hak kazanmış olacağım. Hayatım ilk defa, emekli olmak isteği uyandı. Bu adını koymakta zorlandığımız “yaşadığımız zaman” yüzünden hayatımda ilk defa çalışmaktan sıkıldığımı hissettim. Konuyu daha iyi tasvir etmek gerekirse, Forest Gump’ın o uzun koşu macerasında bir anda durup artık koşmayı bırakması gibi bir hisse kapıldım. Beni çok rahatsız etti bu his. Çünkü ben hayatım boyunca hiç çalıştığımın farkına varmadan çalışmıştım ve bu nedenle çalışmadan geçirebileceğim bir günü tasvir bile edemiyordum kendime.
Amerika’da yapılan bir araştırma sonucuna göre çalışanların sadece %31’i  işini bağlılıkla yapıyorlarmış. Bu araştırma Türkiye’de yapılsa (belki de yapılmıştır araştırmadım) bu sonuca yakın bir değer çıkacağına inanıyorum.

Peki “İş’te anlam” ne demek? “Anlamlı iş” ile aynı şey değildir,  çünkü “anlamlı iş” doğrudan doğruya yapılan işin kendisini ifade eder. “İş’te Anlam” ise yaşadığımız değerli bir deneyimi ifade eder.
Mark Twain’e atfedilen bir söz var:
Hayatınızın en önemli iki gününden biri doğduğunuz gün, diğeri de neden doğduğunuzu öğrendiğiniz gündür.
Sanki hayatımın anlamını bulmuşum da şimdi de iş’teki anlamı eksik kalmış onu arıyorum gibi anlaşılmasın sakın. Bende hayatımın anlamı ve amacını arayıştayım. Hiç bulamayacağımı, bulduğumda fark edemeyeceğimi ya da onu gerçekleştirmekte geç kalmış olabileceğimin de farkındayım.
Bayezıd-i Bestami’nin çok sevdiğim bir sözü vardır:
Hakikat aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır.
Bu sözü ilk duyduğumdan beri üzerine düşünür dururum, içselleştirmek için hep birşeyler eksik kalıyordu. Tamamlanması için başka bir alıntı daha gerekliymiş gibi hissediyordum. Onunla da bambaşka bir kitap okurken satır aralarında tanıştık.
Amaç arayıp bulacağınız bir şey değil, inşa edeceğiniz bir şeydir.
Şimdi biraz daha tamamlandı sanki, ama yine de İlhan İrem’in “Gül Kokulu Çeyiz Sandığı” şarkısının son dizesinde dediği gibi:
Tamamlanınca eksik kalıyor bir şeyler…

“Otostopçunun Galaksi Rehberi” kitabında çok sevdiğim bir bölüm var hayatın anlamına dair:
Bizden milyonlarca yıl önce yaşamış ve tüm boyutlara hakim, hiperzeki varlıklardan oluşan hayali bir ırk vardır. Hayatın anlamı üzerine kafa yoran bu kişiler “Derin Düşünce” adını verdikleri süper bir bilgisayardan hayatın, evrenin ve her şeyin cevabını isterler. Derin Düşünce 7,5 milyon yıllık bir süre hesaplama yapar ve “Bundan gerçekten hiç hoşlanmayacaksınız” diyerek hayat, evren ve her şeye dair nihai sorunun cevabını açıklar:
42!.
“42” cevabı o kadar popüler ve fenomen oldu ki; Pink Floyd yazarı 42. yaşgününde sahneye davet etti. Keşfedilen bir astreoide 2001DA42 ismi verildi. Lost ve X-Files dizilerinde 42 sayısına gönderme vardır. CERN’de adı 42 konulmuş bir ofis binası var. Google yeni kompleksine tanışırken ilk yerleştiği binanın adını 42 yaptı. SETI projesinde toplam 42 anten var. Daha da komiği eğer google’da “answer to life the univers and everthing” aratırsanız, cevabının ne olacağını tahmin edebilirsiniz.
Neden 42? Douglas Adams’ın ilk kez 1977’de BBC Radyo’da sunduğundan beri  bu konuda sürekli teoriler üretildi ve üretilmeye de devam ediyor.
  • Işığın suda 42 derecelik açıda gökkuşağını oluşturabildiği
  • Işığın Protonun çapı kadarlık bir mesafeyi geçmesi için gereken sürenin 10-42 saniye arası olduğu
  • 42’in BINARY karşılığı 101010: Bir varmış, bir yokmuş gibi.
  • Matbaada basılmış ilk kitap olan Gutenberg incili 42 satırlık incil olarak bilinir.
  • Kabalistik gelenekte Tanrı’nın adının 42 harften oluştuğuna inanılır.
  • Budizm’de 42 bölümlük bir sutra vardır.
  • Mısır Mitolojisinde ölüm yolculuğu yapan kişilere 42 soru sorulur.

Bu ve buna benzer teoriler üretilirken, yazara uzun yıllar bu sayının sırrı konusunda da baskı yapıldı. Ölümünde bir yıl önce (2001 de öldü bu arada) baskılara dayanamayıp anlam bulmaya çalışanlara hayal kırıklığına uğratacak bir açıklama yaptı.

Bir sabah işi giderken aklında yazmakta olduğu o bölüme nasıl bir cevap vermesini düşünüyormuş. Sonunda hiç bir anlamı olmayan sayı olmasına karar vermiş: kısa, akılda kalıcı ve tamamen rastgele bir sayı. Masasına oturmuş, boş gözlerle bahçeye bakmış ve 42 olsun demiş.


İş’te anlam da hayatımıza değer katacak kaynaklardan biri, tıpkı aile ve sosyal çevre gibi. İlla ki katacağı değer, insanlık için ilahi bir bir anlam taşımayabilir.
Yanlış soru “Amacımı Nasıl Bulacağım” ‘dır. Doğrusu ise “ne yaparsak yapalım ona amaç katmaya çalışmak ve farklı anlam kaynaklarının doğal biçimde gelişmesine izin verirken bu değişikliklerden rahatsızlık duymamaktır”.
Kennedy’nin 1962’de NASA’yı ziyareti sırasında temizlik görevlisiyle başından geçen anektod buna çok güzel örnektir: Ne yaptığı sorulan temizlik görevlisi, “Aya insan gönderilmesini yardım ediyorum” cevabıdır.
Buna benzeyen çok sevdiğim bir duvar ustası hikayesi de var:
Yolda yürüyen bir adam çalışmakta olan üç duvar ustasına rastlar ve her birine ne yaptıklarını sorar. Bir tanesi taşları üst üste koyduğunu, diğeri duvar ördüklerini ve sonuncusu ise bir mabed- katedral yaptıklarını söylemiş.
Önemli olan ne yaptığımız değil , nasıl ve niçin yaptığımızdır. Kim olduğumuzun, nerede ve ne yaptığımızın çok önemi yok: anlam katacak amaç, işleri daha iyiye götürme azmidir.
Oliver Wendel Holmes’un “Birçoğumuz, içimizdeki müziği hiç çalmadan mezara gidiyoruz” diye bir sözü var . Çalamasak bile çalmaya çalışmaktan vazgeçmemek gerekli.
Yolda bir soru ile başlayan sonrasında tefekkürler ile devam eden süreçte tekrar hizaladım kendimi. Tefekkürümden damıttıklarımı aklımın erdiğince ve dilimin döndüğünce yazıya döktüm bu haftaki tefrikada.
Anlam arayışlarınızda, anlam arayışlarım bir anlam kattıysa ne mutlu bana.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

15 Kas Voleybol Günlükleri

18 Ekim tarihli son blog yazımdan sonra, o kadar karışık bir dönem yaşadım ve yaşadık ki, bir türlü klavyenin başına oturup taslakları toparlamak içimden gelmedi. Önce eşim covid oldu ve temaslı olarak 14 gün sürecek ev hapsim başladı. Tahliyeme yakın İzmir depremiyle önce sallandık sonrasında ise sarsıldık. Şimdilerde ailecek iyiyiz ama toplum olarak hiç de iyi değiliz. Gerek korona salgının ülkemiz ve dünya genelinde artış hızı gerekse de devam eden artçılar herkes gibi beni de moral ve motivasyon olarak aşağılara çekiyor. Buna ilave olarak da, sıcak eve geldiğimde depremde bir yakınını kaybeden ve yaşadıkları yerleri yıkılanlar olduğunu bilmekte bu yerlerde sürünen motivasyonu daha da düşürüyor.

Bu 2020 yılını hiç sevemedim. 2021 yılının daha iyi olacağına yönelik umutlar yeşertmeye çalışırken, aklıma deli deli fikirler geliyor. Ya 2012’de dünyanın sonu geleceğini öngören Maya takvimini yalnış tercüme ettiysek, aslında 2012’i 2021’se. Hatırlarsanın 2012 filminde öncü felaketler daha öncesinde başlıyordu.

Eskilerin deyişiyle, “İyi düşünelim, İyi Olsun”.


Bu haftaki yazımda, lise yıllarında benim için bir tutku olan voleybol anılarıma bir yolculuk yapacağım. Tabi ki sadece anılarımı, anılarımızı anlatmakla kalmayıp bana kazandırdıklarına da değinemeye çalışacağım.

Ben de 80’lerde yetişen bir çocuk gibi futbol dışında bir spor dalı ile ilgilenmeyen biriydim. Tabi ki, futbol oynamak için hiçbir ek ekipmana ihtiyaç duyulmamasının buna etken olduğunu düşünüyorum. Sonuçta her zeminde oynarsın, top yerine bazen ezilmiş kutu kola bile yeter ve kale olarak da 2 taşta varsa, başlarsın oynamaya.

Voleybol, hayatıma 1986 yılında Saint Joseph’e başladığımda girdi. Okulda “ayak topu” yani futbol oynamak yasaktı hatta ayakla vurulan her top darbesi için, yakalanırsan para cezası bile vardı. Okulda basket potaları da vardı ama bir pota hariç (ki onda da voleybol sahası olmadığında) tüm potaların bulunduğu sahalarda voleybol oynanırdı.  Bunun sonucunda da beklendiği gibi ortaokul ve lise yıllarımın merkezinde voleybol vardı.

Voleybol oynamış biri olarak voleybolun tarihçesini bu yazıyı yazana kadar araştırmadığımı fark ettim. İnternette bir araştırma yapınca diğer spor dalları gibi tarihsel süreçte kendiliğinden gelişen bir spor dalı olmadığını öğrendim.

Amerikalı bir spor eğitmeni William Morgan kendi ideallerine göre tasarlamış voleybolu. Takım sporlarında rakip oyuncuyla girilen fiziksel temasların oyuncu psikolojisini etkilediğini fark eden William, oyuncuların birbirleri ile minimum seviyede temas edecekleri, takım halinde oynayabilecekleri ve topla oynanan bir branş arar ve ama bulamaz. Tenisten file konseptini, hentboldan topa elle müdahale etme şansını, basketboldan süre kısıtlamalarını ve beyzboldan da her oyuncunun farklı göreve sahip olma fikrini alır ve Mintonette adı ile voleybolu yaratır.

Dünyaya yayılışı ise dini bir organizasyon olan “Young Men’s Christian Association” ile olur. Bu arada bu organizasyonun kısaltması YMCA ; aklıma hemen şarkısı geldi. Türkiye’ye de 1919 da YMCA üyesi olan Amerikalı Doktor Deaver tarafından getirilir. Türkiye’de yayılımını sağlayan ise Beden Eğitimi öğretmeni olan Selim Sırrı Tarcan‘dır. Bunca yıl voleybol oynamış biri olarak bunları yeni öğrendiğimi itiraf ediyorum.

Şimdi nasıl bilemem ama benim zamanında Saint Joseph demek voleybol demekti. Sadece bir spor dalı olarak bakmamak lazım, bir yetiştirilme tarzı idi. Takımda olman ya da olmaman fark etmiyordu. Sahada ya da tribünde olsan da, voleybol sana bir eğitmen oluyordu ve sıran geldiğinde sen de eğitmen oluyordun.

Okulun ilk beden dersinde Metin Hoca bizi sıraya dizdi ve çarşamba günü okul çıkışında voleybol takımı seçmelerine gelmemiz gerektiğini söyledi. Seçmelere geldiğimizde ise hepimiz seçildik. Sonradan anladık aslında bu okul kültürünün verilmesinin başka bir şekliydi. Sonra kimimiz sahada devam ettik kimimiz ise tribünde.

Hazırlık yılları ve Metin Hocam’a değinince bu anımı anlatmazsam ortadan çatlarım; Nedenini hatırlamıyorum ama beden dersinde Metin Hoca bana bir tokat atmıştı (o attıysa kesin haklıdır bu arada), o tokattan sonra kendime söz verdim, iyi bir voleybolcu olacak ama takımda oynamayı ret edecektim. İyi bir oyuncu oldum mu bilmiyorum ama ne Metin ne de Deniz Hoca’mı hiçbir zaman ret etmedim.

Neden voleybol Saint Joseph demekti?

Her ne kadar şimdi okul bahçesi değişmiş olsa da bizim zamanımızda okulun bahçesinde her yer voleybol sahası idi, farklı yükseklikte ve ebatta fileleri olan. Her sınıf kendine ait olan yerde oynardı. Ortadaki nizamı sayılabilecek saha ise voleybolun yıldızlarına aitti. Ufak sınıflar için orada oynamaya davet edilmek ise bir onurdu. Teneffüs zili çaldığında, her sınıfın top sorumlusu koşturarak top odası önünde sıraya girer ve top alırdı. En efsane “Top Odası Sorumlusu” ise Neco idi.

Delikanlılık var serde, fırlamalık diz boyu; voleybol topu ile futbolun yasak olduğu bir ortamda bir çok yaratıcı oyunlar oynardık. Kafa topu bunların en popüler olanıydı. Çift kanatlı sınıf kapısı kale olur, biri kaleye geçer ve bir başkası ise eliyle topu orta yapardı. Hocalar kızarlardı ama kimse topa ayağıyla vurmadığı için bir şey söyleyemezlerdi.

Bunun dışında da smaç yetkinliğinizi geliştirdiğinizde oynayabileceğimiz bir oyun daha vardı: orta-1’lerin sahasında  smaçla yerden sektirerek birinci katın camlarını kırmaya çalışma. Eğer kırmayı becerirseniz öğretmenlere yakalandığınızda ikna etme gücünüz var ise cezadan kurtulabilirdiniz ama camın parasını ödemek şartıyla.

Okul bahçesinde futbol yasak olduğu bir dünya da, su tabi ki yolunu buluyordu. Öğle aralarında Alsancak’ın arka sokaklarında, eğer tütün deposu işçilerinden önce gelip yer kapabilirsek, plastik top ile futbol maçı yapardık.

Öğle teneffüsleri göreceli olarak daha uzun maçlar yapabileceğimiz zamanlardı. Mümkünse tostumuzu dersin son dakikalarında öğretmenlere çaktırmadan yer, spor ayakkabılarını giyer ve zil çalması ile oynamaya başlardık. Herhangi bir spor kıyafeti giyilmezdi. Gömlek çıkarıldığı için sorun olmazdı ama ya pantalonun apış arası (illaki yırtılırdı ki en yönetilebilen budur) ya da diz kısmı aşınır ya da yırtılırdı. İlerleyen zamanlarda diz kısmı zarar görmesin diye pantalonları bermuda gibi kıvırma yöntemini uygulamaya başladık. Okulun yakınında bir terzi amcamız vardı. Terziye her gittiğimizde pantalon tamir edilirken soyunma odasında beklerdik, terzi amca iyi bir pazarlamacı idi, güzel resim ve takvimler koyardı. Hormonların tavan yaptığı yaşlarda sırf o nedenle bile gidilebilirdi oraya.

Hazırlıkta çarşamba günleri antremanlar olurdu. Deniz ve Metin Hoca aralarda bizleri gözlemlemeye gelirdi. Hazırlıkta iken voleybolcu olmanın hiçbir avantajı yoktu. Orta 1’e başladığımızda ise Lise 1 öğrencilerinden Serkan Özizmir’e teslim edildik. Hazırlıkta manşet ve parmak çalışmış ve ufak ufak smaç vurmaya başlamış bizler için öncelerinde bir şok idi Serkan ile çalışmak. Sezon başı bizi Halkapınar Atletizm sahasına götürdüğünde anlamalıydık başımıza gelecekleri.

Serkan, 3 ay boyunca her öğle arası ve hafta da 3 gün okul çıkışı kondisyon çalıştırdı; öğlenleri Alsancak’ın arka sokaklarında koşu antremanı ve üstüne okul çıkışı dayanıklılık antremanı. Hatta antreman sonlarında “jog yaparken” arkamızdan koşarak bizi depara kaldırırdı. Sonuçta kimse tekme yemek istemiyordu.

3 ayın sonunda topa dokunmaya başladık ama yine maç yok. Hiç zevkli gitmiyordu antremanlar o zamanın kafası ile. Serkan, Karate Kid filmindeki Miyagi San gibi bize sürekli “cilala parlat” yaptırıyordu. Serkan’ın yetiştirdiği ekip, orta 2 ile beraber lise son’a kadar okul takımının iskeleti oldu. Aldığımız kondisyon sayesinde aynı gün 3 maç oynayabiliyorduk, hatta arada da halı saha maçı bile yapıyorduk.

Okulumuzun spor salonu biz lise sondayken bitirildi. Bu nedenle voleybol antremanı demek taş saha da çalışmak ya da okul çıkışı Halkapınar’a gitmek demekti. Halkapınar’da antreman yapmak biraz riskli idi, parkeler o kadar kötüydü ki bazen kafası dışarı çıkmış bir çivi formayı hatta deriyi sıyırabiliyordu. Ama sonuçta parke idi, taştan daha güzel. Taşta planjon atmayı öğrenen bizler için parke gördüğümüzde manşetle alınacak topu da planjonla çıkarıyorduk.

Haftanın altı günü voleybol vardı hayatımızda, hafta içleri antremanlar ve hafta sonları maçlar. Birkaç istisna dışında dersleri kötü olan kimse yoktu aramızda.  Her antreman çıkışında da İstanbul Burger’e uğrardık. Orada bir şey yer sonra eve gidince bir daha yerdik, fırça yememek için.

Gençlik başımızda duman olduğundan fırlamalık da bazen dozajı kaçırdığımız durumlarda oluyordu tabi ki; Metin Hoca, bir klüp maçına (Tam net hatırlamıyorum ama ya İzmir Finaliydi ya da en güçlü rakibimizle derbimizi vardı) ilk altının beşi birden aynı yaşgünü partisinden alkollü gelince, maç günleri yaşgünü partilerini yasaklamıştı. Maç da ne mi oldu? İlk seti ve yaşadıklarımızı hatırlamıyorum ya da hatırlamak istemiyorum ama maçı kazandık. Sadece bloğa çıkıldığında elleri kaldırmak gerektiği ve planjonla top çıkarmak istendiğinde, topa müdahale ettikten sonra hareketi tamamlamak gerektiği yoksa parkeye patates çuvalı atıldığında çıkan sese benzer sesler çıktığı gibi dersler var aklımda.

Az evvel yazdığım gibi, öğrencinin öğretmen olması bir gelenekti, liseye geçtiğimizde bizde ortaokullulara hocalık yaptık. Bu arada bunda ne var diyeceksiniz. Antreman olmadığı gün okuldan erken çıkıp eve gitmek varken, bizler hiçbir zorlama olmadan, okulda kalıp hocalık yapıyorduk.

Yazılması ama yazılırken de bir o kadar dikkat edilmesi gereken bir konudur deplasman maceraları; Yozgat, Kastamonu, Kayseri, Denizli, Burdur ve Isparta. Deplasmanda yaşanan deplasmanda kalmalıdır. Ama birkaç anıyı anlatmazsam herhalde çatlarım.

Yozgat Deplasmanı, her yer bembeyaz ve kaldığımız otel spor salonunun yanında. Spor salonu Anadolu’daki standart spor salonları mimarisinde yapılmamış, başka amaçlı bir tarihi bina spor salonuna dönüştürülmüş. Seyirciler üst tarafta balkonda, gladyatörler ise aşağıda sahada. Başımızda Monsieur Himber ile Deniz Hocamız. Deniz Hocanın ilk deplasmanı.

Kar görmüş masum İzmirliler antreman sonrası delicesine kar topu oynamaya başladık. Birden bir Mercedes araba belirdi yanımızda, o ve şöförü de nasibini aldı kartoplarından. Dedik ya kar görmüş masum İzmirliyiz. Kartopunu yiyen adam çok sempatikçe geldi bizle muhabbet etti ve hiç alınmadı sululuklarımıza.

Maçları hepsini kazandık, şampiyon olduk. Tören yapılacak, sunumu yapacak kişi yanımıza geldi, “İzmir Fransız Lisesi” diye anons edebilir miyim diye sordu. Tabi ki hayır dedik.Sunucu başı önde gitti ve mikrofonu eline aldı; “Birinciliği İzmir Özel Şen Josef Fransız Lisesi” kazandı diye anons edip ödülümüz vermek için Yozgat Valisini davet etti kürsüye. Ağzımız kulaklarımızda anonsa gülerken, birden hepimiz buz kestik. Dün bizim kartoplarımıza hedef olan adam valiymiş. Gülerek yanımıza geldi, her birimize sarıldı ve de üstüne üstlük bizlerle fransızca da konuştu.

Kastamonu, 1990. Zor bir gruba düştük. Üniversite sınavı hazırlıkları nedeniyle lise sonda olan 3 as oyuncu gelmedi. Benim gibi lise bir öğrencilerine A Takım fırsatı doğdu. Kaptan Alp Limoncuoğlu, ayrıca pasörümüz. Alp’in aileside bizimle beraber deplasmana geldiler. Önder Amca elinde kamera ile maçları çekiyor. İlk maç Anıttepe Lisesi ile, orta oyuncu oynayan ben, 5+1 oynadığımızdan 2 numara pasör çaprazı oynuyorum. Anıttepe’nin çok iyi bir smaçörü var, ama blokta çok iyi durduruyoruz. Bir kere bloktan kurtuldu, onda da kafamın tepesine yedim topu. Hiçbir şey olmamış gibi devam ettim. Herkes gülmekten oynamayı bıraktı.

Son günde Samsun lisesi ile oynuyoruz, onlarda ise sanki havada yürüyormuş gibi sıçrayan bir oyuncuları var. Zaten her topa o smaç atıyor. Takımın gerisi blok ve manşet işine bakıyor. Kaptan rakibin asansör yapacağını anladı ve bizleri uyardı, önümde Tolga Koçoğlu var. O da bu uyarıyı bağırarak tekrar etti ama bu uyarıya uymadı. Ben de görev bilinci ile yaptığı bloğun arkasına dublaja girdim. Tolga’nın bloğu aşağıya inerken, rakip smaçör ile göz göze geldim. Sonra bir süre gözlerim yaşlı hiçbir şey göremedim zaten. Topu tam burnumun üstüne yedim. Hakem yanıma gelip boksörmüşüm gibi ellerimi tutup nasıl olduğumu sordu. İyiyim dediğimi hatırlıyorum. Ama bana anlatılanlara göre bunları söylerken hakeme bakmıyormuşum. Bu iki efsane görüntü Önder Amcanın arşivinde var. Belki birgün bende arşivime koyabilirim bunları.

Son anı ise, 1993 yılına ait. Lise sondayız ve şampiyonluk maçını Alsancak Kapalı’da Maltepe Askeri Lisesine karşı oynayacağız. Balçova Spor salonu ve İnönü lisesi spor salonunundan sonra Bernabeu’da maç oynamak gibi birşey bizim için. Üzerimizde ağır bir yükte var; Okulumuz her ne kadar Voleybol’da başarıları ile söz sahibi olsa da, yeni açılan lisesinin henüz bir şampiyonluğu yok.  Okul müdürü ile yaşanan bazı tatsızlıklardan dolayı tüm 93 tayfası gerginiz. Zaten rakibin seyirci sayısı bizim okulun mevcudu kadar. Müdürümüz de eksik olmasın, maça gidilmesine izin vermeyince, o koca sahada seyircisiz oynayacağız.

Maç günü İzmir’de olan ne kadar eski mezun varsa hepsi ordaydı. Lise sonlar “Yönetime Rağmen” süper hazırlık yaparak disipline verilme pahasına tribünde yerini aldı. Hatta bütün hafta maç için plan yapıldı. Davul ve sınıfta derslerde hazırlanan konfetiler maçtan bir gece önce “bir gece operasyonu” ile salona sokuldu. Sahaya çıkışımızla beraber sayıca bizden kat kat üstün olan Maltepe Lisesi seyircilerini bir avuç insan bastırdı. Bizde üzerime düşen görevi yerine getirdik ve 3 saati geçen maç sonunda 4. seti vermiş olmamıza rağmen 3-2 maçı kazanarak Saint Joseph Lisesi’nin ilk İzmir Şampiyonluk kupasını kaldırdık.

Her takım sporunda olduğu gibi bir takım olmanın ne demek olduğunu öğretti bana voleybol. Bu yeni kurallarına alışamadım hiç. Bizim zamanımızda manşeti kötü olan ya da herhangi bir sebeble o gün savunması kötü olanı takım arkadaşları kapatırdık. Şimdi ise liberolar var.

Maçın ilk setleri tie-break gibi oynanmaz ve eş güçte 2 takım maç yapıyorsa dayanıklık ön plana çıkardı.

Kazanmak güzeldi ama kaybetmeyi de öğrenmek ve kabullenmek önemliydi ama daha önemlisi tüm hırslarına rağmen yaptığın işten keyif almayı bilmek. Balçova Spor Salonunda, önemli bir maç öncesi koridorda rakip takımla birlikte karşılıklı ısınıyoruz, herkes gergin ve birbirine yiyecek gibi bakıyor. Isınma dediğimiz ise 2 metrelik koridorda yanyana ama zıt yönlerde koşma. Birden bizim takımın önünden bir ses yükseliyor: “It’s now or never”. Devamında ise sanki daha önce anlaşmışız gibi Elvis’in şarkısını bazen ingilizce bazen de Mr. Futuretense kıvamında bir çeviri ile söylemeye başlıyoruz. Ortamdaki o gerginlik bir anda yok oluyor. Bunu bir kere de Kastamonu deplasmanında yaptık, seyirciler de bize karşılık verdi: İzmir Lisesi, Şarap Şişesi diye tempo tuttular.

Anıları yad etmek insana keyif veriyor. Bunları sıkı bir oto-sansür sonrası yazılı hale getirmek ise onları ölümsüzleştiriyor. Beraber ve karşılıklı oynadığım, bana öğreten ve benim öğretmeni olduğum herkese bu anıları yaşamamdaki katkılarından dolayı sonsuz teşekkürler.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

18 Eki Kuşadası Gençlik Spor

“Futbol asla sadece futbol değildir” der Simon Kuper. Bir şehrin, bir ülkenin karakter veya inanç gösterisi ya da hürriyet mücadalesidir. Atletizm haricinde neredeyse diğer tüm spor branşları bir şekilde bir araca ihtiyaç duyar. Ama futbol oynamak için iki taş ile sıkıştırılmış kağıtlardan bir top yapabilir ve herhangi bir yerde oynayabilirsiniz. Tanıdığım herkesin futbol hakkında bir fikri vardır. Maça giderseniz tribünlerde binlerce teknik direktöre rastlayabilirsiniz. Televizyonda ise eski futbolculardan çok, hayatlarında hiç futbol oynamamış futbol yorumcusu görebilirsiniz.

Endüstriyelleşmesi ve de bu sene malum sebeblerden seyircisiz oynanmasından olsa gerek günümüzde, en azından ben öyle düşünüyorum, futbol artık eskisi kadar zevk vermiyor toplumlara. Ama takım tutma mevzusu hala revaçta.

Yaşadığı semtin, şehrin takımlarını tutan dostlarım var: Altaylı, Karşıyakalı, Göztepeli, Ankaragüçlü. Onlara çok saygı duyarım. “Şampiyon takımı tutmadık, tuttuğumuz takımı şampiyon yaptık” derler. Alsancak stadında Altay’ın, Göztepe’nin ve Karşıyaka’nın birçok maçına gittim. Alman dostlarımı bile Altaylı yapmıştım. Ankara’da yaşarken İzmir takımlarının maçlarına da gittim. Yasin hatırlar Ankaragücü – Altay maçı maceramızı.
Unutamadığım bir maç ise Alsancak Stadında, Karşıyaka-Göztepe maçı: açıktayız ve devre arası tuvaletlerin orada arbede çıktı. Bu tarafta dostlarım, öteki tarafta da dostlarım var. Komik bir durum yani. Daha komik olan ise Odtü yurtlarında Karşıyaka Göztepe kavgası çıkmasıydı.

Ben semtinin takımın tutan dostlarım gibi olmadım, olamadım. Ben Beşiktaş taraftarıyım. Son 2 senedir kombinem bile var. Maçlara gitmesem de alıyorum kombinemi. Ama yaşadığı semtin ya da ilin takımlarını tutanlara hep saygı duyarım. Benim gibi 2 veya daha fazla takım tutanlar da vardır; türkiye ligleri, avrupa ligleri vs..
Ben ise Birinci ligde (eskiden süper lig mi vardı?) Beşiktaş’ı tutarken, ayrıca doğduğum yerin takımı Kuşadası Gençlik Spor’u da tutardım hangi ligde olursa olsun. Bu hafta Kuşadası Gençlik Spor’dan bahsetmek istiyorum.
Tarihine ya da başarılarına girecek değilim, bunu babam ve amcam kadar bilme şansım yok. Haddimi de bilirim. Ama o çocuk aklımla yaşadıklarımı, anılarımı yazmama bir mahsur da yok diye düşünüyorum.

Önce bir saptama ile başlamakta fayda var: kuruluşu 1934 olan kulübün adı Kuşadasıspor değil, Kuşadası Gençlik Spor. Sosyal medya da gördüm kulübün kendi sayfasında bile bazen Kuşadasıspor ibaresi kullanılmış. Hatta futbol federasyonunun web sitesinde de Kuşadasıspor diye geçiyor.

Kapak fotoğrafının hikayesi ile başlamakta fayda var. Üç yaşımda şimdi otopark olan saha da çekilmiş olan foto da, bir tarafımda Hüseyin Amcam (Godrik Hüseyin) diğer tarafımda ise Bülent Amcam var. Hüseyin amca ya da Hüseyin Abim, babamların dostu, annemim folklor arkadaşı, saray apartmanından komşumuz.
Bülent abinin hikayesi ise entresan. 2012 yılında Mubea fabrikasının inşaatı sırasında Atilla Dayım bana “Git Manisa’da Altan Çevikoğlu’nu bul” dedi. Buldum Altan Ç.’yi. Altan deyip geçmemek lazım; “A bu bizim Carlos, yanındaki kukelatalı kim” fıkrasındaki Carlos gibi herkesi tanıyor. Babamı bile tanıyor çıktı.
Konu konuyu açtı, sosyal medyada bu fotoyu görmüş, Bülent’i tanıdı. Bülent Abi Manisalı ama Almanya’da yaşıyor. Hemen telefon etti, onlarca yıl sonra o fotoğraftaki adamla konuşma şansım oldu. Şimdi sosyal medya da arkadaşım. Hayat tesadüfleri seviyor gerçekten. Kuşadası Gençlik Spor’la yarı bilinçli ilk temasım bu. Bir de tabi babam ve amcamın fotoğrafları var oynadıkları zamandan.

İlkokul 4. Sınıftayken 3. Ligler açıldı ve Kuşadası Gençlik Spor’da profesyonel olarak 3. Lige dahil oldu ve babamda Kulüp başkanı. Babam “ben futbolcu olacak adamı yürüşünden tanırım” derdi. Bende o yürüyüşü görmemiş ama baba kontenjanından bana, minik takımda 9 numaralı forma giydirildi. Maç öncesi sahaya çıktık oradan oraya koşturduk o koca sahada ufacık ayaklarımızla (o zaman ayaklarım ufaklar daha).

Kuşadası Gençlik Spor o sezon lige fırtına gibi girdi. Antrenörleri Altınordu’nun Efsane oyuncusu Muhterem Ar, Muhterem babam. Oğlu Muhteşem 4. sınıftan itibaren bizimle okudu ilkokulu. Bazı insanlar vardır hani fizyolojik olarak aynı anne-babadan değilsinizdir ama kardeşsinizdir; işte öyledir Muto benim için. Bu nedenle de Ar ailesi de ailemdir.

Maçlar eski stadda oynanıyor. Takımın kaptanı Sebahattin Abinin (Sebo), elinde büyümüşüm. Takım kampa gitti. Muto, Ben ve Mert, bizde onlarla gittik. Sebo’nun içinde gestapoluk çıktı, gerçi dürüst olmalıyım o kadar fırlamalık yapıyoruz ki adamı çıldırttık.

Torpilli olduğumuzdan maçları ya soyunma odasında ya da Selma Teyzenin “Protokol” balkonunda seyrederdik. Tribüne salmazlardı. O sene Aydınspor ,il olmasının onlara verdiklerini düşündükleri bir haksız rekabet sonrasında şampiyon oldu, biz de ikinci ama futbol Kuşadası’na ayrı bir heyecan katmıştı.

Birçok futbolcu abim oldu o dönemde, bazıları hakikaten entresanlardı. Orhan Abi vardı Deli Orhan. Çok yetenekliydi ama ne bileyim bir kaç tahtası eksikti işte. Adalıların olduğu kanatta oynamak isterdi, bacak arası ile geçtiği adamı, durur çağırır bir daha bacak arasıyla geçerdi. Kamplara gittiğimizde de bizi matematik çalıştırırdı. Sonra sıkılır bizi başında kovalardı. Babam anlatmıştı, Antalya deplasmanında maç 0-0 gidiyor ve son dakikalarda penaltı olmuş. Orhan topu alıp kulübeye gelmiş ve babamlara “golü fantezi yapıp direğe çarptırıp mı yoksa direk mi atayım?” diye sormuş. Hak ettiği okkalı küfre aldıktan sonra gidip golünü atmış. Eğer babamlar fantezi atmasına müsade etselerdi, onu da gol yapacağından hiç kimsenin şüphesi yokmuş.

Denizli Emsanspor’un efsane golcü Şahap abi vardı. Kuşadası Gençlik Spor’un ikinci olduğu sene Emsan üçüncü olmuştu ama Şahap Abi gol kralıydı o senenin. Sonra bize transfer oldu. Kaptan hala Kuşadası’nda ve hala babamlarla beraber.

Skor tabelasını benim değiştirdiğim efsane Tirespor maçı var, 11-0 kazandığımız. Onuncu gol atıldığında fark ettim, elimdeki en büyük rakam 9 olduğunu. Hakemlere çaktırmadan, kale arkasından yedek kulübesine gidip 10 numaralı oyuncu değiştirme plakasını alıp skor tabelasına koşarken, 11. Gol gelmişti. Bende gerisin geriye 11 numarayı almaya gitmiştim. Bu sefer 12 numaralı tabelayı da almıştım yanıma, ne olur olmaz diye. O maçta genç hukuk öğrencisi Hayati Abi tam 7 gol atmıştı.

İlk sene yukarıda bahsettim malum sebeblerden şampiyon olmadık ama ikinci sene şampiyon olup ikinci lige çıkmıştık. Deplasman maçlarına gitmem konusunda babam çok sıcak değildi. Bu nedenle ben de kaçak giderdim. En kötü yakalanmam, Ayvalık Deplasmanında oldu. Bilmeyenler için, Ayvalık Stadında rakip takım seyircisine ayrılan tarafı tepeden çok rahat taşlayabilirsiniz. Bize de öyle yaptılar. Biz de can havliyle tellere dayanıp kafamıza söktüğümüz koltuklarla kask yapmışız. O an stadın içinde olan babamla göz göze geldim.

Emsan, Ada’da oynayacağı maç öncesi Özçelik otelde kampa girmiş. Bunu duyar duymaz, o çocuk aklımızla birşey yapmalıyız dedik. Hafızam yanıltmıyorsa Muto, Mert ve Cengiz ile marangoz atölyesinde Salih Abi’yi kandırıp bir tabut hazırladık, üstüne de Emsan’ın renklerinden bezler tutuşturduk. Deniz kenarında gidemezdik. Bizde Yalçındağ Sitesinden papatya tarlasına doğru yürüyüp Gürbüz sitesine ulaşık, tepeden Özçelik Otelin önüne geldik tabutla. Ağzımızla cenaze marşını söylüyoruz, otelin kapısına yaklaşıp tabutu bırakıp kaçtık.

Federasyon kupası eleme maçında Kuşadası Gençlik Spor Beşiktaş’la eşleşti ve ilk maç Kuşadası’nda karşılaşacaklar. Kimi tutacağımı bilemiyorum. Gönlüm, bir Beşiktaş kazansın diyor, bir Kuşadası Gençlik Spor tıpkı Davut’un Golyat’la yaptığı savaştaki gibi kazansın ve büyük bir sürpriz yapsın diyor. Beşiktaş kazandı, sevinsem bile üzülsem mi bilemedim o çocuk aklımla.

Çocukluğumda Kuşadası Gençlik Spor’a dair hatırladığım bir anı da ailecek cümbür cemaat gidilen Alanya deplasmanıydı. Takımın kamp yaptığı otelde kalıyoruz. Futbolcu abilerle vakit geçiriyoruz. Bir de Alanya’yı geziyoruz. Dönerken de muz getirmiştik, salonda sararması için bırakılmıştı ama biz beklemeden kaçak yemiştik. Sonuçta o zamanlarda, Almanya’dan biri gelmiyorsa yani Çikita (Chiquita) muz getirmiyorsa muz yemek büyük lükstü. Bu arada merak edip araştırdım: Çikita bir muz cinsi değil, üretici ve dağıtım firmasının adıymış hatta 2019 da konkordato ilan etmiş. Geçmişi de biraz karanlık bir firmaymış.

Alanya deplasmanını hatırlayınca Alanya’nın şu an süperlig de olduğunu ve liderlik yarışında önemli bir yerde olduğunu anımsadım. Merak ettim Kuşadası Gençlik Spor nerede diye, gördüklerim hiç bana keyif vermedi. 1986 yılında yakılan ateş, biraz yanmaya devam etti ve sonra söndü, Ne kadar yazık. Oysa o zaman yakılan ateş şimdi bir Alanya veya Akhisar gibi olabilirdi.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

11 Eki Şarkılardan Şiire

Yılın ilk yağmuru sonrasında  cuma sabahı işe giderken çalma listemin tuzağına düştüm. “Karışık Çal” dediğim listem, o sabah öyle bir sıralama yaptı ki, ben aslında bir şiir dinledim.

Sunay Akın’ın dediği gibi müzik şiirin kapı komşusudur. Hep şarkılar şiirlerden oluşacak değil ya bu seferde birkaç şarkı birleştiler ve bana misafirliğe geldiler. Bir şiir oldular o sisli ve ıslak sabah yolculuğumda: Benim şiirim.

Anıl Şakrak Çıkmazı’nda daha önce de yazmıştım şiire olan sevgimi ama  hiç şiir yazamadım, ya da daha doğrusu yazmaya çalıştıklarımı hiç bir zaman paylaşmaya değer bulmadım. Yazarken hatırladım daha önce de, lisedeyken Levent Yüksel’in ilk albümünden bir şarkıyı şiir olarak kullanmıştım bir vesileyle.

Tekrarını yaşayamayacağımı bildiğim bu deneyimi (sonuçta tekrar karışık çal dediğimde aynı sıra çıkması düşük ihtimal) yazmalıyım dedim kendime ve ofise girer girmez hemen klavyenin başına oturdum ve 10 dakikada o yolda dinlediğim şiiri, şiirimi kayda geçirdim. Çok kısa zamanda yazıldı bu yazı ama hiçte aceleye geldi gibi hissetmedim.

Aynı şiiri bir daha yazamam çünkü aynı atmosferi  yaratamam. (Bunu yazarken aklıma “Atla Gel Şaban” filminde dolmuş sahnesi ve Şiki Şiki Baba şarkısı geldi.) Çünkü şiiri bitirip kendime okuduğumda aklıma onlarca başka şarkı geldi, hiçbirini eklemedim. Çünkü ne kadar, bu aklıma sonradan gelenler benim için anlamlı şarkılar olsalar da o ana ait değillerdi, tıpkı bu alıntı yaptığım güftelerin-sözlerin bana ait olmadıkları gibi; sıralamam, bağlamalarım ve hissettirdikleri hariç çünkü onlar benim ve benim olmaya devam edecek, siz okuduğunuz da bile.

 

Ah benim sevdalı başım , şair telaşım, sarhoşluğum
Ah benim iyimser yanım, aldanışlarım
Ah benim kavgalarım, pişmanlıklarım
Ah çılgın yüreğim

İnişlerim çıkışlarım, o kendimden kaçışlarım.
Gidişlerim dönüşlerim, O kısır döngülerim
Ah benim sağır kör, dilsiz görünen kalbim.

Eksik bir şey mi var hayatımda?
Gözlerim neden sık sık dalıyor?
Eksik bir şey mi var?
Hayatımda.

Ne beklerim hayattan, hayat benden ne bekler?
En sevgili ümitler bende bir gece bekler.
Getiriyor her sabah yarınsız bir yarını.

Bu sabahların bir anlamı olmalı.

Oysa başka türlü birşey benim istediğim,
öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam.

Deniz kızı girmiş düşünceme bir kere, gayrı ben iflah olmam.
Dolanınca ağa bi’ çocuk bile çeker beni sandala, bu kadar ağır olmasam.

Diyorlar ki bazen gözlerimden, deliler doluşmuş bakıyor birer birer.

Belki de ondandır görmezdim,
Önümü görmezdim.
Okudum yıllarca hep okudum, okumaktan boynumu büktüm yoruldum.

Gözlerimde deliler: delilerden sen anlarsın, konuş onlarla;
Nasıl muhtacım buna!

Yeni tanıştık belki de ama kimbilir belki de hep vardın.
Eşlik ediyordun sessiz ve sinsice belki de.
Şimdi, şimdi anlıyorum.

Ya dışındayımdır çemberin, ya da içinde yer alacağım,
Kendim içindeyken, kafam dışındaysa.

Anlıyorsun değil mi?

Oysa içimden kopan bir tek sen değilsin.
Umutlarım, anılarım, inançlarım var.
Kendine gülümseyen bir halim olsa da,
İçin için akan gözyaşlarım var.

Konuşamıyorum, konuşursam gözyaşlarım beni boğacak.
Biliyorum, duyuyorum, görüyorum.
Konuşamıyorum.

Ah çılgın yüreğim, erkekler ağlamaz sil gözyaşımı.
Sus artık, uslandır beni.

Ben bunları kimseye anlatamadım,
Kendimle bile konuşmadım.

Tamam, tamam sustum…

 

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

 

Read More

04 Eki Genç bir mühendise öğütler

20 yıllık bir mühendis olarak yaşadıklarımdan öğrendiklerim var. Sözün uçup yazının kaldığı bir dünyada, “Bir Mühendisin Gündüz Düşleri” tefrikasının bu sayısını, mühendis adaylarına ve genç mühendislere, belki fayda sağlar diye, bu zamana kadar deneyimlediklerime ayırdım.
Çok iyi bir mühendisim, en iyisi benim diye bir iddiam yok. Tıpkı yaşadıklarımın da en anlatılası olduğuna dair bir iddiam olmadığı gibi.

Kategorizasyonlara karşı olsam da 20 yılın sonunda bir mühendislik diplomasına sahip olanları 3 kategori sokmayı becerdim kendimce.
• Mühendislik eğitimi alıp diplomaya sahip olanlar
• Mühendislik yapanlar
• Mühendis Yaşayanlar
Birinci kategori, meslek hayatlarına atıldıktan sonra hiçbir zaman mühendislik konusunda çalışmamış olanlardan oluşuyor.
İkinci kategoride olanlar ise özel ya da kamuda, farklı seviye ve alanlarda mühendis olarak çalışanlardır.
Son kategoride olanlar ise mühendislik alanında çalışmalasalar bile mühendislik eğitiminde aldıkları analitik düşünceyi ve sorgulamayı hayatlarının her anında uygulayanlardan oluşmaktadır. Üçüncü kategoride olmak tatlı ve keyifli bir lanettir. Yani ben öyle düşünüyorum. Çünkü sunulan hiçbir şeyi direk kabul etmez, anlamaya çalışır, hatta parçalayıp tekrardan birleştirir ve sonunda sunanı da bezdiren kişilerdir. Bu kategoride olanların mesai saatleri ve çalışma alanları gibi kısıtlayıcıları (!) yoktur. Bu kişilerin bir mühendislik diplomasına sahip olmadığı durumlarda olabilir. Ben meslek hayatımda böyle diplomasız çok mühendis ile çalıştım ve onlardan çok şey öğrendim.

Ben kendimi hangi kategoriye sokuyorum, tahmin etmişsinizdir; mühendisliği her hücresinde yaşayanlardan. Çok yorucu bir yaşam tarzı, çok yoruyor adamı ve tabi ki çevresindekileri ama bir gün bile pişman olmadım ve gelecekte de olmayacağıma inancım sonsuz.

Bu arada 3 kategorinin birbirleri karşı bir üstünlükleri yok, sadece seçimler var. Tıpkı hayat gibi o da sonuçta yaptığımız seçimlerin sonucu değil mi?

Gelelim yaşadıklarımdan öğrendiklerime:

Dürüst olun, mümkün olduğunca.
Size hiç yalan söylemeyin demiyeceğim, çünkü o zaman yalan söylemiş olurum. Hafızanınız gücü kadar yalan söyleyin. Çünkü yalan söyleyenlerin hafızası güçlü olmalıdır. İş hayatında yalanlar söylemek zorunda kalacağınız zamanlar olacak. Bu yalanların sizde yarattığı vicdan azapları ile yaşamak zorundasınız. Her zaman doğru söylemeye çalışın, bunun sonuçları canınızı acıtsa bile ve zekanıza, hafızanıza ve vicdan azabına dayanma gücünüze güvenmiyorsanız yalan söylemeyin. Çünkü yalanların çok kötü bir özelliği vardır, er ya da geç bir gün ortaya çıkarlar.

İnsanlara güvenin ama…
Ben bütün ilişkilerime baştan güvenerek başlıyorum, zaten güvenmezsem çalışamam ki. Ama her an kazık yiyecekmiş gibi de kendimi hazırlıyorum. Farkındayım çok çelişkili ve problemli bir durum. Ama hayat bu, sadece iş hayatında değil özel hayatınızda bile kazıklar en beklemediğiniz yerden ve beklemediğiniz zamanda gelmez mi zaten.

Ünvan ve Mevki…
Maalesef Türkiye’deki sistemsel yapıda, birkaç firmayı göz önüne almazsak, uzmanlaşmak para kazandırmıyor. Bu nedenle yatay değil dikey ilerlemek ekonomik olarak daha kazançlı. Bu da yönetsel yetenekleri gelişmemiş bir çok yöneticinin var olmasını sağlıyor. İnsanla çalışmak, makinalarla çalışmaktan kat kat zordur. İş hayatıma ilk atıldığımda öğrendiğim şey;
“Yetki verilmez alınır, ünvan alınmaz verilir. “
Gerçekten de siz yetki alarak etki alanınızı güçlendirirseniz, ünvan gelir. Bazen çalıştığınız bölümde, bazen çalıştığınız şirkette bazen de başka şirkette.
Hiç bir zaman unutmayın:
En kurumsal şirkette bile : “Hak ettiğinizi değil, müzakere ettiğinizi alırsınız.”  Tecrübe ile sabittir.

Öğrenme Arzusu ve Bilgi Saklama
Maalesef çalışma hayatını üniversitelerde güzel anlatamıyoruz. Çoğu mühendislik öğrencisi stajlarını naylon yaptığından ya da staj yaptığı firma onları fotokopi elemanı olarak çalıştırdığından olsa gerek, mezuniyet sonrası, bir diplomada çalışmaya başladığınız yerden almanız gerekiyor. Sanırım bende öyle yaptım; Tofaş’tan lisans, Tirsan Kardan’dan yüksek lisans ve Mubea’dan da doktora diplomamı aldım. Şimdi Accell Bisiklet’te post doktora çalışmalarım devam ediyor. Hala öğreneceğim o kadar çok şey var ki. Bu beni korkuttuğundan daha çok eğlendiriyor.
Öğrenmekten asla vazgeçmeyin. Öğrendiklerinizi de sürekli uygulayın yani cümle içinde kullanın hatta başkalarına öğretin. En güzel pekiştirme başkasına öğrettiğiniz zaman oluyor.

Bu çağda bilgiyi saklayamazsınız. Ayrıca bir işi sadece sizin yapabiliyor olmanız sizi vazgeçilmez yapmaz, risk yapar, ve kariyer adımlarınızı da bloklayabilir.
Bu konuda Cem Boyner’in çalışanları ile paylaştığı çok güzel bir hikaye var. Internette aratsanız hemen bulursunuz. Eğer sizinle beraber çalışanları ya da ilerleyen dönemlerde astlarınızı eğitmeseniz, (xxx)’i tutarsınız.

Yazılı ve Yazılı Olmayan Kurallar
Şirketlerde çalışma hayatına ilişkin yazılı prosedürler vardır. Kalite sistemi bunu zorunlu kılar. Ama her şirketin yazılı olmayan kuralları da vardır, ne kadar onları yazılı hale getirmeye çalışsanız da beceremezsiniz, bazen istenmez de bunların yazılı olması. Şirket Kültürü diye havalı bir isim bile konulabiliyor bunlara. En kurumsal şirkette bile bu yazılı olmayan kurallar var.
Yazılı olsun, yazılı olmayan olsun tüm kuralları çok iyi öğrenin. Eğer kuralları bilirseniz, onları en iyi siz ihlal edebilirsiniz. İhlal etmekten kastım kötü anlaşılmasın, geliştirebilmeniz için aşmanız gereken insanlar olacaktır, onları ancak mevcut işleyişi çok iyi bilerek yönetebilirsiniz, seviyeniz ne olursa olsun.

İş Takibi
İşinizi çok iyi takip edin ve mümkünse bunu bir e-postayı bilmem kaçıncı hatırlatma gibi ifadelerle değil, imkanlar dahilinde yüz yüze değilse de telefonla halledin. E-postayı sonra da atabilirsiniz. İş hayatımın başlarında amirime ilgili tedarikçilere faks çektim ve mail attım dediğimde bana, peki telefon edip faks doğru kişiye ulaşmış mı, e-posta’yı okuyup anlamış mı diye sorduğunda, önce çok kızmıştım. Ama şimdi çok hak veriyorum. E-postalarla yakar top oynamayın. E-posta ile iş yürümez, o sadece bir iletişim kaydıdır.
Başka önemli bir konu da “çıraklığını bilmediğiniz işte usta olamazsınız”. Bunu Tofaş’da bir amirim, bana 2 tür mühendis vardır diye ifade etmişti: Excel Mühendisi ve Gerçek Mühendis. Elinizi kirletmeden, masada oturarak bir şey yapamazsınız. Oturarak iş yapan tek yaratık tavuk, yatarak para kazananlar ise…
Sahaya inin ve mümkünse “Erken Başarısız Olun” (Fail Early). Bunu da ancak sahada vakit geçirerek ve deneyerek yapabilirsiniz.

Kendinizi İfade Etme
Karşınızdaki insan, ast ya da üst fark etmez, konunun derinliğine sizin kadar hakim olmayabilir. Kendinizi ifade etme şekliniz işin ilerlemesi için ana şarttır.
Burada politik bir espri yapabilirdim. Sanırım yaptım, anlayan anladı.
Ben başka bir örnek vereyim en iyisi:
32 Gün programına Mümtaz Soysal, Dışişleri bakanı olduğu dönemde, konuk olarak katılmıştı. Rahmetli M.Ali Birand’ın anlamsız ve kendini tekrar eden birkaç sorusu sonrası çok güzel bir cevap vermişti.
“Ben dersimi sınıfın en az anlayan öğrencisine göre anlatırım” dedi ve tekrardan soruları cevapladı.
Herhalde ilk gizli espriyi anlamayan kalmamıştır Mümtaz Soysal’ın hikayesinden sonra.

Sylviane Herpin,
Düşündüğünüz,
Söylemek istediğiniz,
Söylediğinizi sandığınız,
Söylediğiniz,
Karşınızdakinin duymak istediği,
Duyduğu,
Anlamak istediği,
Anladığını sandığı
Anladığı,
arasında fark vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.
demiş.

Birbirlerimizi yanlış anlayabiliriz. Bunu hiçbir zaman unutmayın.

Bir de askerdeki emir tekrarının gücüne inanın. Ben hala uyguluyorum. Tabi ki askerdeki gibi değil. Benden istenenin benim kelimelerimle benim anladığım şekilde tekrar ederek. Çok problemi başlamadan çözmenize yardımcı olur.

İş hayatında da kendini yalın ve etkin ifade etme konusunda buna benzer bir tecrübe yaşadım. Bir müdürüm; “ bana bir konu getirdiğinde kendini ifade etmek için 1 dakikan var. Önce kısaca kendini tanıt, bu kadar büyük bir organizasyonda herkesi tanımam çok kolay değil. Sonra hangi konuda konuşacağından bahset ve en sonda bende somut olarak ne istediğini söyle” demişti:
O gün çok acımasız gelmişti bana bu beklentisi. Ama yıllar sonra A3 raporlama tekniği ile tanıştığımda ise aslında o gün müdürümün bana bir ders verdiğini anlamıştım. Bir eposta yazarken ya da sunu hazırlarken eğer gelebilecek en az iki seviye soruya cevap verebiliyorsanız ve bunu da çok basitçe yapabiliyorsanız, karar alabilme o kadar hızlanıyor ki, inanmazsınız.
Bu konuda çok mu iyiyim? Hayır ama her gün üzerine çalışıyorum.

Bilgi Okur Yazarlığı
Bilgi-işlem teknolojisinin gelişimiyle hayatımızın çoğu eposta ve excel’de geçiyor. Ama inanın bana “bilgisayarın bir tuşuna bastım ve hayatım değişti” en büyük yalan. En azından Yapay Zeka’nın şu anki seviyesi açışıdan yalan. Yarın ne olur bilmem.
Yıllar önce bilgisayarım tepesine “Bu makinanın aklı yoktur, kendi aklınızı kullanın” yazmıştım.
“Bilgisayar yanlış yaptı” cümlesi hayatta kabul etmeyeceklerimin başında gelir. “Shit in, Shit out” sonuçta.
Maalesef gittikçe araçların kölesi olmaktayız. Excel inanılmaz bir araçtır, ama amaç olamaz. Bu arada ne olur Office Programlarını çok iyi öğrenin. Ne demişler zor bir işi tembel birine ver nasılsa kolayını bulur. Office programları size tembellik yapma keyfini verir. Ayrıca yeni şeyler öğrenmek için zamanda verir.
Çok spesifik olacak ama;

  • Birine excel dosyası gönderdiğinizde lütfen göndermeden önce baskı ön izlemesini ayarlayın, bu yüzden ne kadar kağıt boşa basılıyor bir bilseniz.
  • “Sayılar yalan söylemez ama sayılara yalan söyletebilirsiniz”. Lütfen bir grafik ya da tablo yaptığınızda biriyle paylaşmadan fiziksel olarak anlamını sorgulayın. Termo sınavında entropinin negatif çıkması ya da bir dişli kutusu tasarımında dişli çapının aracın kendisinden büyük çıkması gibi bir durumla karşı karşıya kalmayın. Hedeflerle (KPI) yönetim çok önemli ama rasyolar anlamlı tanımlanırsa. Yoksa tuvalet kağıdı kullanımının üretim adedine oranı da bir rasyo olarak takip edilebilir. Şu ana kadar bu kadar absürd olmasa bile çok saçma anlamsız ve bir değer katmayan rasyo takipleri gördüm.

Yöneticiler ve Yöneticinizi Yönetmek
İyi yöneticiler kadar kötü yöneticilerle de çalışacaksınız. Çok basit gelecek ama en az iyi yöneticilerden öğrendikleriniz kadar kötü yöneticilerden de öğrenecekleriniz var. En azından ileride onların yaptıkları kötü uygulamaları yapmamanız gerektiğini öğrenebilirsiniz. Bu konuda Mehmet Auf’un “Kötü Yöneticini El Kitabı” adlı kitabını tavsiye ederim. Kendisi “Çocuklar Duymasın” dizisinde Müdür Dekolte Kafa’yı oynarken bu kitap da yazdıklarını uyguluyordu.
Az evvel kötü yöneticileriniz olabilir dedim buna açıklık getireyim biraz. Birçok kötü yönetici aslında kaygılarının kurbanı ve siz onunla çalışırken önce bu kaygılarını yönetip, sonra yok edebilirseniz, aslında kötü olmadıklarını anlayacaksınız.
Ben de yönetici olarak kaygılar taşıyorum ve bazen gereksiz olarak nereye varmak istediğimi tarif etmek yerine yol gösteriyorum yani kendi yolumu. İstediğim gibi olmadığında da sonuçtan rahatsız oluyor ve rahatsız ediyorum. Yukarıda bahsettiğim gibi varmak istenen sonuçta hemfikir olunup kaygılar yönetildiğinde hiç bir sorun kalmıyor.
Bir aile şirketiniz var ve gelecekte orada görev almak için kendiniz geliştiriyor ve hazırlıyorsanız, üstünüz yani babanız, dedeniz, kayınpederiniz artık kimse , onun kaygılarını anlar ve yönetirseniz, sıkıntı yaşamazsınız.

İş Görüşmeleri
En az yılda bir tane iş görüşmesi yapın. Bunu bir IK’cı dostuma söylediğimde, onlara iş çıkardığım için bana çok kızmıştı. İş değiştirmek için değil yaptığınız işe tekrardan saygı duymak için yapın bu görüşmeyi. Çünkü zaman içerisinde farklı sebeblerden bunalırsınız. Bu iş görüşmelerinde de size, klasik olarak şu an ne yaptığınız sorarlar. Cevap vermeye başladığınızda ise size önerilen ile yaptıklarınız arasındaki fark belirginleşir. Bazen yaptığınız işe ve çalıştığınız şirkete saygınız artar, bazen de iş değiştirsiniz. Ama iş değiştirecekseniz mesleki tatmin ve mali konular arasında hep bir dengeniz olsun. Dengenin oranı size kalmış.
Ben iş görüşmelerinde adaylara absürt olabilecek sorular sorarım.
Mesela hobisi olup olmadığını sorarım. Bir keresinde yarasa besleyenle bile karşılaşmıştım. Adayın işe alınmama gibi bir durum olmadı bu hobisinden dolayı. Sonra kendi işini kurmak için ayrıldı ve hala görüşüyoruz. Amacım hobileri öğrenmek değil tabi ki, hobisi olan insan bana göre zamanını yönetebiliyor demektir. En az “bilgisayar yanlış yaptı” cümlesi kadar delirtir beni “zamamın yok” cümlesi. Burada yanlış anlaşılmasın iş-yaşam arası denge konusunda konuşuyorum. Zamanım yok diyene, her zaman, önce gününün kaç saat olduğunu daha sonra da Atatürk’ün bir gününün kaç saat olduğunu soruyorum.
Veya en son okuduğu meslek dışı kitabı sorarım. Pi sayısını sorarım. Şaşırdınız değil mi? Pi sayısı da nereden çıktı? “Pi’nin büyüsü” diye kitap var, gidebildiği yere değil kitabın bittiği yere kadar yazmışlar o kadar uzun yani. Virgülden sonra kaç haneye ihtiyaç duyduğunu bilen kişi iyi bir mühendistir bence. Pi bazen 3 ‘dür bazen 3,1 bazen de 3,1416.

İş Arkadaşları ile ilişkiler
Dünyadaki çok ufak olan mutlu bir azınlıktan değilseniz eğer, okul bitirdikten emekli olana kadar çalışmak zorundasınız. (Tabi ki öğrenciliğinde de çalışanlar olduğu gibi, daha erken ipini koparabilenler de var. Onları da göz ardı edemeyiz.) Basit bir mühendislik hesabı yaparsanız göreceksiniz ki, maalesef sevdiklerinizden daha çok çalışma arkadaşlarınız ile vakit geçireceksiniz. Tabi ki günümüzde ev-ofis kavramı popülerleşmeye başladı ama imalat konularında çalışacak mühendislerin evlerden çalışmasına daha çok var diye düşünüyorum. Çalışma arkadaşlarınızı sevmek zorunda değilsiniz ama onlara saygı duymalısınız. Severseniz tabi ki daha güzel olur.
Tecrübeli iş arkadaşları ile çalışmak ayrı bir yetenek gerektirir. Tecrübeyi küçümsediğim yok, dünün bilgisi bugünün sorunları çok hızlı çözebilir. Ama sürekli değişen dünya da güçlü olanlar değil adapte olanlar kazanırlar. Bazen tecrübe gelişmenin önündeki en büyük engel olabilir. Tecrübeli arkadaşların tecrübelerini küçümsemeden, sorularla onların da yaptıkları işleri sorgulamalarını sağlayabilirsiniz. O zaman dünün tecrübesi yarının çözümüne fayda sağlar.

Son Sözler
Yıllar önce kendime bir çalışma anayasası yazmaya başlamıştım. Yıllar içerisinde yaşadıklarımla hatta bazen sosyal medya da gördüğüm bir sözle gelişmeye devam ediyor. Ama hala ilk maddesi değişmedi;
Heraklitos’un ünlü sözü : “Mutluyken söz, üzgünken karar ve sinirliyken cevap verme”.
Diğer birkaç maddeleri de;

  • Bilmediğini ama bilgiye nasıl ulaşılacağını bilmek kadar neyi ne zaman ihmal edebileceğini bilmekte bir o kadar önemli. (Pi sayısı örneği)
  • “Haddini bilmenin en iyi yolu onu zorlamaktan geçer.”

“Çalışmak güzel bir şey olsaydı, üzerine para vermezlerdi.”

Maalesef bu gerçeği hiç unutmamak gerekiyor. Daha önce de belirtiğim gibi, çok şanslı bir azınlıktan değilseniz (bunları okuduğunuza göre değilsiniz) maalesef öyle ya da böyle çalışmak zorundayız. “Sevdiğiniz işi yapamıyorsanız, yaptığınız işi sevin.” geyiğine de girmeyeceğim.
Her iş kendi içinde keyifli olduğu kadar keyifsiz şeyler barındırır. Maalesef insanoğluna göre en zor ve sıkıntılı hep kendi işidir. Tabi başkalarının yaptığı da en kolay iş. Ben, her yaptığım işte keyif alabileceğim, yeni şeyler öğrenebileceğim ve verdiğimle aldığım arasında bir denge kurabildiğim işler yaptım ve yapmaya devam ediyorum.
Bir ucu boklu değneğin bir ucunu kaldırdığınızda diğer ucu da kalktığından olsa gerek yaptığım işlerde hiç keyifli olmayan birçok anda yaşıyorum. Ben bardağın dolu tarafına bakmayı seçiyorum. Hatta bu aforizmam ile taçlandırdım.

Çalışıyor olsaydım, çalışmazdım.”

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Dip Not: Kapak fotoğrafı 2003 Yazı Italya Napoli’de Elasis’de Doblo 4×4 yapmaya çalışan mühendisler. (temsili değil, gerçek) O kadar gülmeyin ciddi bir fotomuz olsun demiştik eldeki en ciddi resim bu…

Read More

27 Eyl Probleme Giriş 101

Bir problemi olmayanız var mı? Sanmıyorum. Tabi ki benim de çözdüğüm, henüz çözemediğim ya da hiçbir zaman çözemeyeceğim problemlerim var. 40’lı yaşlarımın başında, problem üzerine bir şeyler yazmaya çalışmıştım. O zaman yazdıklarımı son beş yılda deneyimlediklerimle gözden geçirerek buradan sizlerle paylaşmak istedim.

Her zamanki gibi, toz ve gaz bulutundan başlayacağım yazıma: Tanım.
Bloğuma yazmaya başladığımdan beri, bunu bir adet haline getirdim ve birçok seferinde çok iyi bildiğimi zannettiğim kavramlarda bile, anladığımı sanıp kullandığım ile tanımı arasında farklar görmekteyim. Bunu bir eksiklikten daha çok dil bilgimi geliştirmek için fırsat olarak görüyorum.
Neyse fazla uzatmadan devam edelim; internette kısa bir arama yapınca, birbirini farklı yönden destekleyen birçok tanıma rastladım. Bu tanımları, yıllar önce katıldığım bir eğitimde not aldığım basit, yalın ve o derece de güçlü tanımla harmanladım:

“Problem, birinin çözmesi gereken ve çözmesi için çaba harcaması gereken, istediğimiz sonuçla elde ettiğimiz sonuç arasındaki farkıdır.”

Tofaş’da iş başı yaptıktan kısa bir süre  “Problem Çözme Teknikleri” eğitimi aldım. Meslek hayatımda okul dışında aldığım ilk eğitimdi. Benden yaşça tecrübeli bir mühendisin, sunuları asetata basıp, tepegöz ile sunduğu ve kurs bitiminde ise bu sunu sayfalarından saman kağıdına çok amatörce hazırlanıp, basılmış bir kitapçık olarak verildiği eğitim.

20 yıla aşkındır bu kitapçık hala benimle birlikte her yeni işyerime geldi. Birçok genç mühendisle bunu paylaştım, iki şart karşılığında; orijinal dokümanın bana gelmesi ve zamanı geldiğinde onların da benzer şekilde bu dokümanı tecrübeleri ile beraber genç mühendislerle paylaşmaları.

İlerleyen yıllarda problem çözme teknikleri üzerine birçok eğitime katıldım, araştırmalar ve uygulamalar yaptım. Hatta Ford Köln Fabrikasında, 6 Sigma Karakuşak eğitimi aldım. Laz fıkrası gibi Avrupa’nın farklı ülkelerinde gelen farklı deneyimlere sahip kişilerle 6 aya yayılan 4 haftalık bir eğitimdi. Eğitim sonunda Amerikalı Uzman Karakuşak Ustam ne düşündüğümü sormuştu: Proje Yönetimi, Minitab kullanımı ve üniversite de gördüğüm ama ilk defa burada kullandığım Hipotez Testleri dışında Tofaş’ta aldığım eğitim üstüne çok bir şey koymadığını söylemiştim. Geriye doğru baktığımda hala aynı şeyi söyleyebiliyorum. 6 Sigma Metodolojisini küçümsediğim sanılmasın. Aynı kavramlar bazen ufak tefek makyajlarla ama farklı isimlerle sunulabiliyor piyasaya tekrardan. Bunu ben demiyorum, Dilbert söylüyor.

Dilbert abiye söz vermişken, hakkını da vermek lazım. Meslek hayatımda yaşadıklarıma gülmeyi öğretti bana. Yıllar önce bir yerde okumuştum; Dilbert çizgi karakter değil iş hayatının belgeseli diye yazmışlardı. Bu yıl bitmeden bir Dilbert yazısı yazmayı planlıyorum, bilmeyenlerin onunla tanışması ve bilenlerin ise tekrardan yaşadıklarına tebessüm etmeleri için.

Bu kadar teknik bilgi yeterli diye düşünüyorum. Daha fazla bilgi ve kaynak için bir mesaj uzağınızdayım, çevrimiçi kütüphanem her arzulayana açıktır.
Ne demiş Edip Baba;

Sen Karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.

Bilgi paylaştıkça güzel…

Her birey veya her organizasyonun ortak özelliğidir problemlere sahip olması. ‘Benim bulunduğum yerde problem olmaz’ diyen bir Genel Müdürün kısa bir sürede işinden olma sebebi bile olabilir, varlıklarını yok saymak. Kuruluşların başarısı nicelik olarak azlığı veya nitelik olarak zorluğu ile değil yıllar içinde tekrar edip etmediği ile ölçülür.

Hayatımız da böyle değil mi, “Ben tek siz hepiniz” der gibi, hayatın zorluklarla ve problemlerle sadece bizi sınadığını düşünürüz.. Ama aslı öyle değil, bunu biliyoruz ama kurban olmak ve mazlumu oynamak daha kolay geliyor.
Bu sene 45 yaş ve 20 yıl çalışma hayatını bitiriyorum. Bu sene de ne seneymiş be. Umarım gelen gideni aratmaz. Alın size bir potansiyel problem daha. Hemen aklıma Murphy’nin ünlü vecizi geldi;

“Problemlerinizi çözerseniz, problemleriniz çözülür.”

Verdiğim bir eğitimde doğaçlama bu cümleyi kullanmıştım, bunu söylemeyi planlamıyordum ama ağzımdan çıkmıştı bir kere. O anda bir es verdim sunumuma, çünkü çok saçma gelmişti ilk başta.

İlk okuduğunuzda, size çok basit ve saçma geldi değil mi? İsterseniz bir daha okuyun.

“Problemlerinizi çözerseniz, problemleriniz çözülür.”

Karşılaştığınız problem ne olursa olsun, uygulayacağınız metot ne olursa olsun, hiç bir zaman unutmayın;

“Problemlerinizi çözerseniz, problemleriniz çözülür.” Kimse sizin yerinize probleminiz çözemez, ancak siz çözebilirsiniz probleminizi. Çözümünüz en doğru çözüm mü olur onu bilemem ama probleminizi çözmüş olursunuz.

Tabi ki problemlerinizi çözerken Einstein’ın ünlü sözünü unutmamak gerekir;

“Karşı karşıya kaldığınız aşılması zor sorunları, mevcut düşünce yapınızla çözemezsiniz. Çünkü bu sorunlar, mevcut düşünce yapınızın ürünüdür.”

Yani başka bir deyişle;

“Aptallığın en büyük kanıtı; aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.”

Peki her problemi çözebilir miyiz? Aslında bunu da insan zamanla kan ve gözyaşı ile öğreniyor ama hiçbir zaman bildim, oldum diyemiyor.
Tirsan Kardan’da çalışırken Yusuf Tantekin’le kısa bir süre de olsa çalışma şansına sahip oldum. Yusuf Abi, hem üniversiteden Celal Kardeşimin akrabası idi hem de ODTÜ’lü bir duayen mühendisti. Sabahları işe erken gelirdik ikimizde ve mesai başlayana kadar odasında çay eşliğinde sohbetlerimiz olurdu.
Bir sohbetinde bana her yöneticinin İskender’in kılıcına sahip olması gerektiğini söylemişti.

“Çünkü bazı düğümler çözmek için değil kesmek içindir” demişti.

Peki hangi düğümü çözmeye çalışacağım, hangisini keseceğim diye sorduğumda ise, yanlış düğümleri kesip yanlış düğümleri çözmek için zaman harcadıkça öğreneceksin dedi. Öğrendim mi? Bilmiyorum.

Işıklar içinde Yusuf Abi.

Düğüm demişken La Edri’nin rastladığım bir sözü geldi aklıma, sanırım Yusuf Abi’de ondan atıfta bulunuyormuş.

“Bazı düğümler çözün diye değil, kesip atmanız gereken yeri görün diye düğümdür.”

Problemlerle karşılaştığınızda bakış açınızda çok önemli, problemlere problem olarak değil olasılıklar olarak bakmaya başladığınızda fırsatları görmeye başlarsınız.

Dünya Ekonomik Forumunun bir paylaşımında rastlamıştım 2020 yılı için en önemli 10 yetkinliği sıralamış, listenin ilk sırasını “Karmaşık Problem Çözme” almış. Sorgulama yeteneği ile problemleri çözmenize yardımcı olabilecek “Eleştirisel Düşünce” , verinin bilgiye dönüşmesini sağlayacak “Bilişsel Esneklik” ve “Karar Verme” de bu listenin maddeleri içinde. Problemlerle boğuşurken sadece süreçlerle değil ayrıca insanlarla da etkileşimimiz olur. “İnsan Yönetimi”, “İşbirliği”, “Duygusal Zeka” ve “Müzakere” maddeleride bu etkileşimde bize en büyük desteği sağlayacak yetkinliklerdir. 1+1 2’den büyük yapabilme fırsatı sağlar.
Merak edenler için diğer yetkinlikler ise “Yaratıcılık” ve “Hizmet Odaklılık”.

 

Problemsiz bir hayat düşler ve dileriz. Hatta problemlerimizi göz ardı ederek yok olmalarını bekleriz.  Ama böyle bir şey mümkün değil. Bence Bruce Lee’ye kulak vermek lazım.

“Kolay bir hayat dilemeyin. Zor olana dayanabilecek güç isteyin”

Herkese problemsiz bir hayat dilemek isterdim ama gerçekten buna ne muktedirim ne de böyle bir şeyi kimsenin isteyeceğini sanmam. Problemler size fırsatlar suna eğer bakış açınızı değiştirirseniz, ve sizleri  güçlendirir onları çözer ya da kabullenirseniz. Nietzche Baba boşuna mı dememiş “Beni öldürmeyene beni güçlendirir” diye.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

20 Eyl Okulun İlk Günü

Yarın okullar açılıyor ya da açılıyor gibi yapılıyor. Çocuğu olan ya da okul giden yakını olan her birimizi bir endişe aldı gidiyor.  Sanki virüsün yayılmasının tek nedeni okullar olacakmış gibi açılmasın diyen büyük bir çoğunluk var.

Haksız da değiller, virus okulların açılması ile yayılabilir. Ama zaten yayılmıyor mu?

Eğer bu korkuyu taşıyorsak aslında bu korkuyu yaratanın bizler olduğunu kabul ederek başlamalıyız konuşmaya. Normalleşme diye adlandıralan süreçte politikacısından, sokaktaki vatandaşa kadar hiç kimse basit kurallara uymadığı için bu haldeyiz. Okulları açmayarak çocuklarımızı korumayı düşünürken, eğitim eşitliğinin olmadı bir ülkede birçok çocuğun çevrimiçi derslere katılamadığını ve daha da kötüsü çocuklarımıza okulda dersler dışında verilen birçok sosyal becerinin artık verilemiyeceğini göz önüne almıyoruz. Güvendiğimiz genç neslin eğitim seviyesinden şikayet ederken şimdi o seviyeden de bahsedemez olacağız. Aynalarımızla yüzleşmeliyiz. Bunun asıl suçlusu bizleriz.

Neyse daha fazla sıkmayım kimseyi, zaten her birimizin derdi boyunu aştı. Bugün okulun ilk gününün bana ne ifade ettiği üzerine birşeyler paylaşmayı planlıyorum.

İlkokulda okulun ilk günü kavramı eğitim hayatımın diğer evrelerinden farklıdır. Bizim zamanımızda özel ilköğretim okulları olmadığından genelde herkes mahallesindeki en yakın okula giderdi. Bu nedenle olacak ki, okullar kapanınca da arkadaşlarınızı görmeye devam ederdiniz. Tabi ki bazı istisnalar olurdu; okulların kapanması ile yazlığa gidenler gibi. Kuşadası’nda okumanın avantajı olacak bizde yazlığa giden çok yoktu. Yazlık dediğimizde en fazla  sahil Siteleri idi, yani bir dolmuş yolculuğu uzaklığında.

Ama ortaokula İzmir’de başlayınca işler biraz değişti. Sınıf arkadaşlarım İzmir’in farklı semtlerinden hatta il ve ilçelerden geliyorlardı. Değil tatillerde, hafta sonları bile İzmir’de olmayanlar vardı. Bende orta ikiye kadar her hafta sonu Kuşadası’na giderdim. Ama orta iki ile beraber İzmir’de zaman geçirmek daha cazip gelmeye başlamıştı.

Tatile girerken bir daha okul açılmasın diye girerdim ama yaz tatilinin sonuna doğru tatlı bir heyecan alırdı beni: tekrardan arkadaşlarımı görebilmek. Sonuçta 3 ay boyunca bazı istisnalar dışında arkadaşlarımdan gerçekten bihaber olurdum. Bırakın görüntülü konuşma ya da houseparty imkanlarını telefonla görüşme imkanı bile kısıtlı idi.

Okullar açılmadan bir hafta önce Kuşadası’ndan İzmir’e günübirlik gelinir, okul kitapları ve kıyafetler alınırdı. O gün okula uğrandığında eğer bir arkadaşa rastlanırsa sanki yıllardır konuşmuyormuşuz gibi sohbet edilir ve bu arada anneden “sanki buraya kendime kitap almaya geldim” diye fırça yenirdi.

Okullar açılmadan cumartesi günü İzmir’e kesin dönüş yapılırdı. O dönüşde arabanın bagajı daha da tıkabasa doldurulurdu. Babam İzmir-Kuşadası-İzmir güzergahında her seferinde tıkabasa bagajla gelmemizden hep müzdaripti. Ama çok iyi bagaj yerleştirirdi. Bence kız çocukları olan babaların oğullarına öğrettiği birşey bagaj yerleştirme sanatı. Bende ondan öğrendim bu sanatı.

Cumartesi İzmir’e gelince hiç sevmediğim bir etkinlik vardı: Berbere gitmek. Nedeni bilmiyorum ama berbere hep son gün gidilirdi. Pazarları berberler tıpkı kırtasiyeler gibi kapalı olduğundan “last minute” tüm etkinlikler cumartesiye sığdırılırdı. Oysa cumartesi arkadaşlarla buluşma fırsatı varken berbere, kırtasiyeye gitmek ne büyük zulümdü.

Pazar akşamı ise tatlı bir telaş alırdı, “Bizimkiler” dizisinden önce banyo yapılacak ve yarın giyilecekler ile çanta hazırlanacak. Pazartesi sabahı kalkmak ise zulmün devamıydı. Kalkana kadar işkence devam ederdi ama bir kere uyandık mı da tatlı telaş uykusuzluğa çare olurdu. İlk gün okula erken gitme arzusu dolu olurdum. Diğer günler ise tahmin edeceğiniz gibi.

Erkenden okula gelirdim, derslere girmek için değil tabi ki, arkadaşlarımı görmek ve onlarla özlem gidermek için. Ne kadar erken gidersek o kadar çok sohbet edebilirdik. Okul yolunda aynı sınıfta olmasak bile aynı güzergahı kullanan okul arkadaşlarımla da denk gelirdim. Keyifle sohbet ederek o yolu yürürdük. Sözde her sene 1 yaş daha büyümüş olarak gelirdik ama hiç de öyle olmazdı.

Bayrak töreni ile sınıflara dağılırdık. Herkeste bir yer kapma telaşı olurdu. Şimdi hocalarımı daha iyi anlıyor ve daha çok acıyorum. Okulun ilk günleri bizden ne çekerlerdi. Çok iyimser olmuşum yazarken fark ettim, sadece ilk gün diyerek.

Saint Joseph öğrencilerinin okulun açıldığı güne ait özel bir yer daha vardı: Manisalı Kebab. İstisnasız okulun açıldığı ilk gün ve hatta mezun olduktan sonra geldiğimiz okul açılışları ve özel günlerde kesinlikle öğle yemeği orada yenirdi ve ısrarla sosa banmak için ek pide söylenirdi.

Okul açıldığına ve ek pideli Manisa Kebab yendiğine göre artık okul tatile girebilirdi.

Tabi ki Alsancak’ta 80’lerin sonu 90’ların başında öğrenci olmanın çok keyifli yanları da vardı. Çok detaya girmeyeceğim sonuçta bir çocuk yetiştiriyorum kötü örnek olmak istemem :). Ama Mahmut Abi-İstanbul Burger ve efsane Martin Burgeri, 32-70 , Ayşe, Big Boss, Sembol Kafe dersem muhtemelen dostlarım ne demek istediğimi anlarlar.  Mehmet Taylan kardeşim İzmir’den uzak yaşadığı bir dönemde, bir gece rüyasına giren bir esnaf sayesinde uyuyamayıp bir yazı yazıp bizlerle paylaşmıştı. Kime okusam kendinden bir parça buluyor. Aklına ve kalemine sağlık Memom.

Okulun ilk haftası öğle tatillerinde ve okul çıkışlarında yapılacak rituelik etkinliklerde vardı tabi ki; Öğle tenefüsü zilini çalmasıyla koşturarak okuldan çıkılır ve o zamanların alışveriş merkezi kabul edilebilecek Vakko’nun üst katına çıkılır ve Vakkorama’da amaçsızca gezilirdi ya da Efes Pasta Fırınına Sundae yemeğe gidilirdi. Dönüşte ise Efes pastanesinin önünden geçerken “Genç Kız Rüyası” adlı tatlı üzerine espriler yapılırdı. İlk hafta kesinlikle bir öğlen fil pizzadan dilim pizza ya da hotdog yer ve Ice Slush içilirdi. Sonbaharın sonuna kadar Ice Slush servisi devam ederdi. İlkbaharda tekrar vitrinde görünmesi yaz tatilinin yaklaştığının habercisiydi.

Okul yolu da başka bir macera idi. Okula başladığımda Kıbrıs Şehitleri trafiğe açıktı ve kaldırımsı birşey vardı oradan yürürdük. Erdal Bakkalın yerinde hep bakkal vardı ama adı Erdal Bakkal’mıydı hatırlamıyorum. Watson’un olduğu yere gelmeden bir büfe vardı ve harika muzlu süt yapardı. Karşısından ise Geyik Tuhafiye adlı oyuncakçı vardı ve bilimum şaka oyuncakları alırdık oradan. Mehmet Taylan bir keresinde koku bombasını bizim apartman girişine atıp kaçmıştı. Sonra ona ne yaptım hatırlamıyorum. Ama o kesin hatırlıyordur. Geçen sene Geyik Tuhafiyenin sahibine Kızlarağasının orada bir oyuncakçıda rastladım, dükkanı kapattıktan sonra orada çalışmaya başlamış. Benim onu hatırlamam değil ama onun beni hatırlaması çok keyif vericiydi. Dantel sokak ise günümüzün korkuevi oyunuydu bizim için, korku içinde o sokaktan geçip 2.Kordona geçerdik. İlk hafta bir öğlen dönerciler sokağında dönere dalıp devamında Amerikan Pazarı ziyaret ile tamamlanırdı. Tahmin edersiniz Amerikan Pazarı yani esas adıyla Kervan Pazarı o zaman bugünkü gibi değildi, geçenlerde bir ziyaret ettim ama o zamanki duyguları hissedemedim.

Okulun ilk haftası yapılacak listesinde bir madde daha vardı. Kordon’a gidip toplu halde apartmanların tepesine birşey varmış gibi bakarak arkamızda anlamsız bir topluluk oluşmasını sağlamak ya da zillere basıp kaçmak. Bunları yaparken kaç yaşında olduğumuzun önemi yoktu kaç yaşında hissetiğimizin önemi vardı. Tahmin edeceğiniz üzere uzun bir süre devam ettik, belki hala devam da ediyor olabiliriz. Arkamızda kalabalık toplanmasında önemli bir etken vardı, Kordon boyu bu zamanki gibi doldurulmuş değildi. Araç yolunun bitiminde bir kaldırım sonra da deniz.

Alsancak’ta 80’lerin sonu 90’ların başında çocuk olmak başlıca bir yazı konusu, ve o günleri yaşadığım dostlarımdan da onay aldıktan sonra bir yazı elbette gelecek  ama bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. O zaman çok pis kokardı Körfez ama Kordon’da dolaşmak ya da bir yerlerde oturmak daha keyifliydi. Bir cumartesi öğleden sonra Bigboss’da otururken denizden biri çıktı yanında bir dalgıçla. Körfezde yelken yarışları vardı ve bir yelkenci ufak bir kaza geçirmiş ve yüzerek sahile çıkmıştı. Hayretler içerisinde o suda nasıl yüzdüğünü ve şimdi nasıl koktuğunu konuşurken aramızda, bize el sallamaya başladı. Kendisini çok iyi tanıyorduk ve çok da severdik hala da seviyoruz. Kim olduğunu söylemeyeceğim. O kendini bilir. Ama zulüm orta-1 de voleybol antremanları ile başladı diyebilirim.

Okulun açıldığı haftanın sonuna kesin buluşma ayarlanırdı. Bu buluşma yeri ise tabi ki Sevinç Pastanesinin önü olurdu. Buluşma saati bildirilir ve buluşulurdu. Kimseyi nerdesin diye arama veya konum gönderme şansımız yoktu. Uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla, onlar da başkalarını beklerken, karşılaşabilirdik. Buluşma saati genelde 12 olurdu, 1430 seansına İzmir Sinemasına yemek yedikten sonra gidebilmek için. Buluşmaya herhangi bir nedenle geç kalan beklenmezdi ama geç kalanda nerede olduğumuz bilir ve bizi bulurdu. Teknolojik olarak daha geri olsak da günümüzden daha başarılıydık.

Kızım okula gitmek istemediğini söylediği zamanlarda keşke yerinde olsaydım derim hep. İnsan yaşadıklarının değerini hep sonra anlıyor ama geç oluyor haliyle.

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

30 Ağu Ağustos’un 30’u

Onlar ki toprakta karınca,

                                   suda balık,

                                                havada kuş kadar

                                                             çokturlar;

korkak,

            cesur,

                     câhil,

                             hakîm

                                      ve çocukturlar

ve kahreden

                 yaratan ki onlardır,

destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Bugün Ağustos’un 30’u: Bugün Zafer Bayramı…
Önce bilmeyenlere, unutanlara ve tekrar hatırlamak isteyenlere yönelik tarihsel bilgimizi verelim.
1922’de Dumlupınar’da Başkomutan Mustafa Kemal’in önderliğinde zaferle sonuçlanan Büyük Taaruz’u anmak için ilk kez 1924’de “Başkumandan Zaferi” olarak kutlanmaya başladı. 1926’dan itibarende ise Zafer Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Çocukken yaza geldiği için kutlamayamadığımızdan olsa gerek 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim gibi değildi.
O zamanlar çocuk aklımla, Atatürk 23 Nisan’ı Çocuklara, 19 Mayıs’ gençlere, 30 Ağustos’u askerler ve 29 Ekim’i de geri kalanlara armağan etmiş diye düşünürdüm.

Çocukluğumdan hatırladığım bir anı da, seyredip sonra sanırım amcaoğlum Şefik’le canlandırmaya çalıştığımı o efsane film: İlk çekimi 1932 Muhsin Ertuğrul ve ikinci çekimi 1966 Ertem Eğilmez imzalı “Bir Millet Uyanıyor”. Filmde Kartal Tibet, Erol Taş, Danyal Topatan, Munir Özkul ve İhsan Yüce olan film.
Mahkeme sahnesini ve köy meydanında idama götürülürken “Ankara’nın Taşına Bak” söyleyişlerini  her seyrettiğimde hala burnumun direği sızlar, duygulanırım.  Filmi seyrettikten sonra amcaoğluyla beraber salondan arka odaya ellerimiz arkadan bağlı bu marşı söyleyerek yürümüştük. İlmekte hazırlamıştım boynumuza geçirmelik, ama Naduş durumu anladı ve müdahale etti.

Ama yıllarla beraber, milli bayramların bir millet için ne demek olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Hatta kendimce 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’i daha iyi anlamladırdım. Kendi içerisinde öyle tutarlılar ki;
– 19 Mayıs Bağımsızlık fikrini ve geleceği,
– 23 Nisan sistemin temellerini.
– 30 Ağustos bu fikir, temel ve vatan için iradeyi ve mücadeleyi; tıpkı Nazım’ın dediği gibi;

98956 tüfek
ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle”

– 29 Ekim ise, Sistemin bütününü ve vizyonu temsil eder.

19 Mayıs haricinde hiçbiri sembolik bir gün değildir. 19 Mayıs yerine Havza Genelgesi ya da Erzurum Kongresi  tarihlerileri de alınabilirdi. 19 Mayıs tarihi, TBMM açılışına kadar giden süreci başlatan ilk adım olmasıyla da tarih olarak hiç sırıtmıyor bence.

30 Ağustos’u tam olarak anlamam aslında bir şiir kitabı ile oldu. Hangisi olduğunu anlamış olmalısınız şu ana kadar: Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”
Yok ben şiir kitabı okuyamam diyenlerdenseniz -trajikomik olan en fazla şiir yoğunluklu caps paylaşımı en çok bu kesim yapıyor- o zaman Kurt Kurtcebe’nin çizgileri ile bir çizgi roman gibi de okuyabilirsiniz.
Ben bu güne kadar İstiklal savaşını ve kahramanlarını daha güzel anlatan bir kitap görmedim. Hele bir Mustafa Kemal tasviri vardır ki:

Dağlarda tek
                    tek
                         ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
        güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.

Nazım Hikmet kitabı bitirdiğinde altına bu şiiri nerede ve ne zaman yazdığını da belirtmiş.
939 İstanbul Tevkifanesi,
940 Çankırı Hapisanesi,
941 Bursa Hapisanesi.

Bu hafta, 30 Ağustos kutlamalarına yönelik tıpkı geçmiş yıllarda olduğu gibi, gereksiz birçok tartışma oldu. Ben ise geç bir saaatte yatsam da sabah erkenden kalkıp bunları yazmak istedim. Milli bayramlar otoritenin isteği ile kutlanmaz, halk sahip çıktığı için kutlanır ve yaşatılır.

Dün akşamdan bayrağımızı astık hemen balkona, sonra bugün için “Kurtuluş” dizisini seyretmeyi planlıyorum. Eskiden bugünlerde zaten televizyonda yayınlanırdı, aramama gerek kalmazdı. TRT arşivine baktım ama bulamadım sadece en güzel sahneler bölümü var. Bu bilgi çağında bulamama gibi bir şansınız yok eğer ararsanız.

Yazımın son sözü ise Mehmet Akif’ten;

“Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın.”

 

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More

16 Ağu Aydın

En son yazımı 18 Temmuz’da yayınlamışım. Sıcaklardan olsa gerek son bir aydır, yazılar bir türlü tamamlanmadı. Bir sürü taslak yazı oluştu ama elim bir türlü gitmedi klavyeye. En sonunda artık bu tembellikten kurtulmalıyım diyerek silkelendim ve ekranın başına oturdum. Daha pişmemiş olanlar yerine yeni bir şeyler yazarak geri dönmek istedim.

Başlık sizleri yanıltmasın sakın, ne arkadaşım Aydın’ı ne de memleketim Aydın’ı yazacağım. Aydın kavramını yazmak istedim. Bunu yazmaya beni iten ise Ustam Cüneyt’in bir dost sofrasında okuduğu Rıfat Ilgaz’ın “Aydın mısın” şiiridir. Şiiri aşağıda paylaşıyorum bilmeyenler ya da tekrar okumak isteyenler için. Dürüst olmam gerekirse, o ilk dinlediğim akşama kadar, Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı haricindeki eserlerinden haberdar değildim.

Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

 

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.

 

Aydın ne demek? Internette bir araştırma yaparsanız, Aydın ili hakkında bilgiler dışında bu tanımları bulabilirsiniz.

  • Genellikle öğrenim görmüş, çok okumuş, kültürlü, bilgili, görgülü, ileri ve açık düşünceli, kendisi aydınlanmış olduğu için çevresini de aydınlatabilecek nitelikte olan (kimse). Entelektüel, Münevver.
  • Işık alan, ışıklı, aydınlık, pırıltılı.
  • Kimi zaman kutlu, uğurlu anlamında kullanılır.

Maalesef sanatçı gibi aydın kavramınında içini boşaltık. Televizyon ve sosyal mecralarda, sadece iyi öğrenim görmüş ve konuşurken yabancı kavramlar kullanan (herhangi bir dilde) herkese aydın diyoruz. Farklı zamanlarda yaptıkları konuşmaları art arda dinlerseniz, vizyonsuzluklarını ve tutarsızlıklarını hemen anlarsınız. Gerçekten aydınlar var bizleri aydınlatan ama maalesef reytingleri düşük olduğundan günümüzde onları kolay kolay göremeyiz.

Ekşi sözlükte Aydın başlığında çok hoş maddeler okudum:

  • Birçok örnekte görüldüğü üzere (maalesef) dibine ışık vermeyen mum
  • Kendi başına ışık kaynağı olmak yerine, gelen ışığı yansıtma yolu ile aydınlatmak istediğinden, ancak bu kadar olabilmiş entelektüel erbab.

Bunları yazarken İlhan İrem’in “Görüşmeyelim” şarkısının sözleri  geldi aklıma;


Aydınlar post peşinde, herkes düzene uydu
Geriatrik yazarlar, artık ödüle doydu
Ne bir hassas terazi ne bir küçük ışıltı
Kantarın topu kaçtı bu beni yola koydu
Böyle başa bu traş, bu çocuk şarkıları
Türk popu hamle yaptı, sağır sultanlar duydu
Dostlarım da değişti, metamorfoz sancısı
Al takke&ver külahla, başka yolun yolcusu

Yükselen değerler&eğilimler, cilalı imaj devri
Yeni dünya düzeni, kaç perdelik komedi?
Kahkahalar doğadan, kahkahalar yeşilden
Olan oldu ya, konuşun, ahkam kesin çevreden

Bu nasıl katastrof’sa buda öyle koridor
Karanlıktan ışığa ve sevgiye gidiyor
Bitmeyen bir karnaval, bitmeyen bir merasim
Siz, bütün palyaçolar, artık görüşmeyelim.

 

Sadece eğitim almış ve çok okumuş olmak birini aydın yapar mı? Bence yapmaz. Okuduklarını içselleştiremiyorsa ve dogmalarına karşı savaşamıyorsa; kütüphaneler okusa, üniversiteler bitirse ne yazar.

Kendi ışığını bulamadıysa nasıl başkalarına ışık olabilir ki. Vicdanı yoksa bu tüm okudukları, gördükleri ne işe yarar.  Vicdan ki Viktor Hugo’ya göre “tanrının içimizdeki sesidir.” Bu sesi duymuyorsa nasıl adil olabilir ki.

Çevremizde şehirlerin kimliklerini kaybettiğinden, çevresel bozulmadan şikayet eden birçok tanıdığımız vardır. Bunların çoğu da farklı dünya görüşlerinde, iyi eğitim almış, entelektüel ve aydın diyebileceğimiz kimselerdir. Buraya kadar bir sorun yok tabi ki. Bu onlardan beklediğimiz bir davranış ama bu çevreden birçok kişi de kat karşılığında zeytinlik ya da tarlalarını müteahite vermiş ya da doğayı katlederek kendilerine bir ev yaptırmışlardır. Bu tür insanlar için oportünist dememiz gerekirken aydın dememiz gerçekten trajikomik.

Hasan Ali Yücel, milli eğitim bakanı iken oğlu Can Yücel’i burslu yurtdışına göndermedi. Bilinenin aksine oğlunun yakın arkadaşı Prof. Dr. Gazi Yaşargil’e de burs verilmedi. Gazi Beyle yapılan bir söyleşiyi okumuştum. Hasan Bey ne Can’a ne de Gazi’ye burs verdirmedi ama Gazi’den Can’ı İngiltere’ye gitmesine ikna etmesini rica etti. Bu kadar negatif bir yazıya Aydın bir örnek vermeden bitirmek istemedim.

Aydın etrafını aydınlatırken, bir mum gibi kendini de yakar ve bitirir. Fedakarlık, aydının olmazsa olmazıdır. Tıpkı Nazım’ın “Yaşamaya Dair” şiirinde söylediği gibi;


mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Peki ben Aydın mıyım? Hayır öyle bir iddiaya sahip değilim. Aklımın erdiğince ve nefesim yettiğince, okumaya, dinlemeye, bunları içselleştirmeye çalışmaya devam ediyorum ve etmeye devam edeceğim.

Peki siz aydın mısınız?

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More