Genel arşivleri - Sayfa 3 / 7 - Anıl Şakrak
1
archive,paged,category,category-genel,category-1,paged-3,category-paged-3,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

Genel

28 Mar Safralardan Nasıl Kurtulurum?

Manidar bir başlık seçtim bu haftaki yazıma.

Yıllardır biriktiriyorum; kafamda, dolabımda, hard disklerimde, çevrimiçinde, kütüphanemde hatta vücudumda. Artık neden biriktirdiğimi bile bilmiyorum. Sadece biriktiriyorum. Birgün kullanırım diye olduğuna inanıyorum ama o gün de Godot’un gelişine benziyor. Godot gelmeyecek ya da gelse bile fark etmeyeceğiz. Ya da Godot belki de yok. Bu biriktirdiklerim de tıpkı bunun gibi bir şey, tek farkı gerçekten var olmaları.

O kadar da acımasız olmamalıyım bu biriktirdiklerim için, bazen sadece bana değil çevremde de yarıyorlar. Bazen de “tam yerine geldi, manzara koyduk” durumlarında hikâye anlatıcılığıma. Onun dışında çoğu sahip olma duygusunu tatmin etme, ukalalık seviyemi arttırma ve yer kaplama dışında bir işe yaramıyorlar; Çöp Yani.

Bunları bulmak, almak ve arşivlemek ya da saklamak için harcadığım zaman ve para değil beni rahatsız eden. Bunları sürekli yanında taşıma arzusu beni çok yoruyor. Sadece kafamda değil, aynı zamanda fiziksel olarak yanımda da taşıyorum.

Mesela göbeğim, kaç yıldır benle her yere geliyor hergele, hatta her geldiği yerden bir şeyler alıyor kendine. Evde kalayım demiyor hiç.

Aynısı çantanın içine koyduklarımda. Bir seyahate değil işe bile giderken neredeyse her şeyi yanımda taşıyorum ya lazım olursa diye. Bu lazımlılık sadece bana değil bu arada herkese. Bazen bütün hayatımı bir bavula sığdırabileceğim bir hayat hayal ediyorum. Geniş olduğunu düşündüğüm hayal gücüm bile “mavi ekran” veriyor bu durumda.

İş hayatında yalınlıktan bahseden ben, her anımda içimde bu çelişkiyi yaşıyorum. Bunları düşünürken aklıma Can Baba “Bağlanmayacaksın” şiiri geldi:


Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.

Çok sahip olmadan, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutunarak…

***

Hayatıma kendi kattığım bu safralardan, bir türlü kurtulamıyorum ve bu sorunum üzerine kendimle dertleşir ve hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim sözler verirdim. Geçenlerde doktora gittim ve kendisine “yok mu bir mucize göbeğime, artık ayrılmak istiyorum ondan ama aynı hayatıma devam etmek istiyorum” dedim.

O da bana önce “No Pain, No Gain” sonra da safranda taş var dedi. Daha doğrusu “safran taş olmuş, bir ara alalım onu, o beni al demeden” dedi.
Cahillik işte, safradan taşı alıp safrayı bırakacaklar sandım. Öyle olmuyormuş, safranı da alıyorlarmış.

Yakında, çok yakında ilk saframı atıyorum.

Ben sembolik başlangıçları severim.  Her yeni başlangıçlar için hep bir sembolik zaman ararım; yılın ilk günü, yaşgünüm, ayın birinin pazartesine gelmesi gibi. Bunları düşününce ilk safrayı attığım günün, diğerlerin atılmaya başlanması için bir fırsat olabilir diye düşündüm ya da arzuladım.

Leonard Cohen’in en sevdiğim şarkısı “Famous Blues Raincoat” da “Go Clear” bir deyim vardır. “Arınma” diye çevirince çok anlamlı oluyor.

Saframla başlayıp hayatımda ki diğer safralardan kurtulma planı heyecanı sardı beni. Tabi ki bir çoğumuz gibi “Bana Yeni Bir Ben lazım” diye  “hard reset” atma arzusunda olsam da, bunun olamayacağını biliyorum.

Bu “arınma” arzusu hayatımı bir bavula sığdırmak değil ama en azından bunu hayal edebilmek için bir fırsat olacak benim için.

Bakalım “kahramanımız” safralarından kurtulabilecek mi? Pek Yakında bu sayfada…

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More

07 Mar Scalanova’da Velosipet ile bir Cevelan

Bisikletle yaptığım turları bloğumda paylaşınca, babamın haklı bir sitemine maruz kaldım. “Sen Çeşmeli misin ki Çeşme’yi yazıyorsun, al bisikletini gel ve Kuşadası’nda turla, Kuşadası’nı yaz” der gibi baktı bana. Babamların jenerasyonunun standart donanımından olsa gerek, kelimelere çok ihtiyaç duymazlar, bakışlarla, gözlerle çok şeyi anlatırlar.

Yazın, babamın sözünü dinleyerek, Kuşadası’na geldiğim hafta sonları elektrikli garavelimi (Carraro E-Gravel) de getirdim ve keyifli turlar yaptım. Çok güzel fotolar çektim fakat bir türlü yazıya dönmedi bu güzel anlar. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu programı yayınlandığında 8. yani son etabın Kuşadası’nda sonlanacağını görünce artık bu yazıyı yazma zamanı geldi dedim. Kısmetse 18 Nisan’da da Kuşadası’nda olacağım.

***

Yazının başlığının da kendine göre ilgi çekici bir hikayesi var; İbnülcemal Ahmet Tevfik’in “Velosipet ile bir Cevelan” adlı bir kitabı var, 1890’lı yılların başında bisiklet meraklısı bir gencin Bursa ve çevresinde yaptığı keşif gezisinin notlarından oluşan. Yazımın başlığını buradan esinlendim. BUBİDOSD, Bursa Bisiklet ve Doğayı Sevenler Derneği, uzun yıllardır bu güzergah üzerinde bir tur düzenliyor. 2018 yılında Mudanya-Bursa etabına da katılma şansım oldu. 5 yıl Bursa’da yaşayan biri olarak pedalladığım yerler hakkında hiçbir bilgim yoktu. Maalesef, pandemi nedeniyle bu turlara bir süre ara verildi ama “ilk fırsatta açığı kapatacağımız günlere” inanmaya devam ediyorum.

***

Dürüst olmak gerekirse bisiklet sektörüne girmeden önce bisiklet yarışlarına karşı bir ilgim yoktu. Fakat Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turunu tesadüf eseri ilk canlı izlediğimde ilkokul öğrencisiydim. İnternette araştırmalarım sonuç vermedi net tarih veremiyorum fakat 1982-1986 arasında yapılan turların birinde kaymakamlığın önünde “finish” vardı. Bisikletçiler o zaman trafiğe açık olan Barbaros Bulvarında aşağı doğru gelip Atatürk Bulvarına döneceklerdi. Biz de Ada Taksinin orada bekliyorduk. Sert 90 derecelik dönüşte sağlam bir kaza olmuştu. Sapır sapır dökülmüştü birçok bisikletçi o keskin virajda. Çocuk aklımla bisiklet yarışlarına dair en net anım budur. Merak edip “Tour de France” resmi web sitesine girip baktım, 1903 yılının bile sonuçları, bilgileri mevcut. Biz maalesef pazarlamayı ve marka oluşturmayı bilmiyoruz. 1963’den beri yapılan bir etkinliğin web sitesi oldukça yetersiz geldi bana.

***

Çocukluğumun önemli bir eğlence aracıydı bisiklet. İlk bisikletim bal rengi pinokyo idi. Karneyi güzel getirince kapmıştım bisikleti. O bisikletle her türlü akrobasi denemesi yapılırdı; o zamanların en büyük iddiası ön tekeri kaldırıp kaç pedal gidileceğiydi. Az furş yatağı kırmadık bu uğurda. Almanya’dan yaz tatiline gelen gurbetçilere ve onların BMX bisikletlerine uyuz olurduk. O zaman Kuşadası bu kadar büyümemiş olsa da şehir içinde bisikletle gidilecek yerle kısıtlıydı. Ama bisikletin asıl keyfi Karaova’da çıkardı. Yazın Kuş-ar ya da Aykuştur’da olursak eğer, sabahtan üstüne çıkar akşam yatmaya kadar gezerdik.

Kuşadası’nda velosipetle yaptığım cevelanları (bisiklet turlarımı) iki ayrı kategoride yazmak faydalı olur; rehberli ve rehbersiz. Rehberli olanlarda dostum Mehmet Sarıdedeoğlu ve arkadaşlarının emin ellerinde hiçbir sürprize maruz kalmadan keyifle pedalladım. Rehbersiz çıktıklarımda ise olaylar olaylar.

Kuşadası’na gelmeden Mehmet’i arayıp beraber pedallayalım dediğimde, hemen alternatifler sundu, ayrıca lojistik desteği de 10 numaraydı. Utanarak söylüyorum, Güzelçamlı’nın tepesinde, Davutlar’ın içinden harika bir patika ile ulaşılan bir manastır olduğunu bilmiyordum. Kekik kokuları içinde harika bir patikadan tırmandık ve tepeden Karaova’ya baktık. Dönüş için Güzelçamlı’ya inen keyifli ama zorlu bir rota varmış fakat biz geldiğimiz yoldan geri döndük. İnişte ön süspansiyonsuz rijit bir maşa ile oldukça eziyet çektim, iyi ki gaza gelip o zorlu parkurdan inmemişiz.

İkinci parkurumuz ise Kuştur yolundan Bahçecik Boğazına gittik. Bu sefer önceden beni dağ bisikletiyle gelmem konusunda uyardı.  Yine harika bir tur oldu, 5 dakika içinde şehrin keşmekeşinden kurtulduk. Her iki turdan gözüme takılan fotoları yazının altında canınız çeksin diye paylaşıyorum.

Kendi başıma yaptığım turlarda ise başıma ufak sürprizler geldi:
İlk gün sabah erkenden kalkıp, Pilav dağına doğru gidip önce Çamlık yoluna bağlanmayı oradan da patikalardan Kirazlı yoluna inip dönmeyi planlıyordum. Çocukluğumda macera olsun diye tırmandığımız yerlerin artık şehrin yeni yerleşim merkezi olmasından olsa gerek, yön bulma da oldukça zorlandım. Ama bir şekilde Çamlık yoluna bağlanıp, Kuşadası’nın eski yerleşim yerlerinden biri olan Andız Kulesinden geriye kalanların fotosunu çekip, haritada gözüken bir patikaya nasılsa aşağıya Kirazlı yoluna bağlanır diye girdim. Patika beni yangın yoluna bağladı.
Geriye gitmek de istemediğimden, “Bisiklet eşitliktir, bazen o sizi taşır bazen de siz onu” dedim ve bisikleti sırtladım. Ama yokuş aşağı bisiklet taşımak oldukça zor oldu. Maceralı bir inişten sonra Kirazlı yoluna da vardım ama bu sefer köpek kardeşler bana daha fazla ilerlememe dediler. Bende tamam dedim döndüm.

İkinci gün ise bir önceki kötü deneyimimden aldığım tecrübeler ile sürprize müsaade etmeyen bir güzergahı seçtim. Evden yat limanına inip, oradan sahil yolunu takip edip önce kadınlar denizine ulaştım oradan sahil sitelerine sapıp Güzelçamlı’ya kadar devam edip nostalji yaptım. Ay-kuştur’a kadar olan sahil kesiminde bisiklet yolları çok başarılı değildi, ama Ay-Kuştur’dan sonra Güzelçamlı sahile kadar olan kesimde harika bir bisiklet yolu vardı. Yaya yolunun deniz tarafına yapılmasından dolayı bisiklet yolunda yürüyen kimse de yoktu.
Aynı günün dönüşünde ise eski yola girerek Korumar Otelin yolundan devam edip Adakule’nin oradan ana yola bağlandım. Yolun ters tarafından Kuştur’a devam edip, Tusan Otel’in oradaki bataklığa yapılan parka gittim.

***

Tur sırasında Mehmet ile yaptığımız konuşmalarda, Kuşadası Belediyesi’nin Bisiklet Yolları konusunda bir çalışması olduğunu söylemişti. Belediyelerin bisiklet yolları yapma çalışmaları iyi niyetlerle başlayıp sonrasında maalesef bürokrasinin çarklarında “bisiklet yolu yapılacak, yap” şeklinde sonuçlanıyor. Kuşadası özelinde bu süreçte bisiklet binen birinin Meclis Üyesi olması büyük avantaj. Her ne kadar bir şehir bölge planlamacısı olmasam da, gerek bisiklet sektöründe çalışmam ve bunun sonucunda dünyada neler yapılıyor konusunda bilgi sahibi olmam, gerekse de bisiklet kullanıyor olmamdan dolayı, bisiklet altyapısı ve bisikletli yaşam konusunda biraz ukalalık yapabilme cüretini görebiliyorum kendimde.
Yokuşun bol olduğu yerlerde bisiklet kullanımını teşvik oldukça zor, bu konuda e-bisikletli çözümler önemli. Trafiğin yoğun ve park yerinin kısıtlı olduğu yerlerde bisiklet yolu yapmak için araç yolundan şerit alınması maalesef tepki çekiyor. Bunu İzmir’de yaşadık.
Avrupa bu konuda daha radikal hareketler yapıyor ve şehrin yaşam alanlarını araç trafiğine kapatıyor. Brüksel’de işlek bir caddenin araç trafiğine kapatılması sonrasında esnafın önce çok itiraz ettiğini ama zamanla kazançları daha fazla arttığını, bu nedenle benzer uygulamaları desteklediklerini, birinci ağızdan dinleme şansım olmuştu. Maalesef değişim kolay olmuyor. Şehir içinde yat limanından Güvercinada’ya gezi amaçlı bir bisiklet yolu güzel olabilir ama belli yerlerde zorluklar var. Yine de sembolik bile olsa imkanların el verdiği kadar bile yapılması güzel olur. Yaptığım turlarda, gerek sahil sitelerine gerekse de Kuştur yönüne giderken, ana caddede pedallarken kendimi tedirgin hissettim. Ana caddelerin bir tarafında yapılacak gidiş-geliş güvenli bir bisiklet yolu bu iki güzergahla şehir merkezi arasında bisikletli yaşamı arttırabilir.

Şehir içinde özellikle yazın trafiğin hali orta da, bu sadece Kuşadası’nın değil tüm sahil kasabalarının sorunu. Burada da Avrupalıların “Last Mile” dedikleri, “şehir girişinde aracını park et ve şehre alternatif ulaşım araçları ile devam et” uygulamaları yapılabilir. Tabi ki söylediklerim, söylemesi kolay ama yapması çok zor şeyler, özellikle gideceği yerin önüne park etme arzusu taşıyan bir toplum için.

Diğer önemli bir potansiyel de Turizm ve Bisiklet ilişkisi. Korona ile Turizm sektörü de kendini yenileyecek: Kültür ve deneyim turizmi uzun yıllardır zaten tırmanıştaydı. E-Bisiklet bu deneyim turizminde oyun değiştirici olacak. Kuşadası’da tıpkı diğer turistik ilçeler gibi altyapısını buna hazırlanırsa, daha farklı bir turist kitlesi için cazibe merkezi olunabilir. Bisiklet özellikle e-bisiklet bu süreçte gurme ya da tarih turizmine katkı sağlayacak bir araç görevi görecek. Kuşadası’da tıpkı Çeşme, Bodrum, Marmaris ve Fethiye gibi bu var olmadığı ya da çok az olduğu alanda doğal avantajlarını kullanarak fark yaratabilir.

***

Havalar tekrar ısınmaya başlıyor ve bisikletli turlarının, keşiflerin zamanı geliyor. Hafta sonu kısıtlamalarında nefes alınabilecek fırsatlar doğmaya başladı. Hafta sonu sokağa çıkma kısıtlamaları başladığından beri, bisikletin bu kapsamın dışında olması gerektiğini savunuyorum. Umarım her şey yolunda gider de pazar günlerini de kazanırız en kısa zamanda.
Bu yaza daha çok rota var keşf edilecek, ve de tabi ki yazılacak.

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More

28 Şub Büyülü Fener

Hilmi Dedem, Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesi’nden mezun olduktan sonra Elhamra Sinemasında stajer makinistlik yapmış 30’larda. 1940’larda da Aydın Park Sineması’nda makinistlik yapmış. Makinist Hilmi Gülman’ın torunu olarak, hem de Hilmi ismini taşırken sinemaya ilgisiz kalmam tabi ki mümkün değildi. Sinema, tıpkı müzik gibi hayatıma renk katan hobilerimin başında gelir. Yanlış bir anlaşılmaya neden olmayayım; ne bir enstrüman çalabilme, ne de kameranın arkasına geçip bir film çekebilme yeteneğim olduğuna inanmıyorum. Müzik yeteneksizliğim farklı zamanlarda kendini ispat etti, film konusunda ise, ispat değil kabullerle gidiyoruz. Ama bu iki alanda da gelişmiş bir zevkim olduğuna inanıyorum.

Bu hafta, çizgi film kahramanlarıyla başlayan ve televizyonla devam eden üçlememi sinema ile sonlandırıyorum. İlk iki yazıyı okuyanları çok iyi bildikleri gibi, sinemanın ve sinema salonlarının hayatıma dokunmalarından başka bir şey anlatmayacağım sizlere. İlk iki yazıda birçok dostumdan çok güzel geri bildirimler aldım, benzer şeyleri yaşamışız, bunları yeniden hatırlamak benim kadar onlara da iyi gelmiş. Değinmeden geçemeyeceğim; bunu bilmek ekstra bir baskı yapıyor bana.

Ben büyürken, sinema hiçbir zaman televizyona rakip olmadı. Televizyon bu rekabeti evlere girerek zaten kendi lehine bitirmişti daha ben kendimi bilmeden. Günümüzde durum ne diye sorarsanız ona da yazının sonunda geleceğim.

***

İlk gittiğim filmi hayal meyal hatırlıyorum: “King Kong”. Sinema, Kuşadası’nda kışlık Doğan Sineması ya da İzmir Çınar Sineması olabilir ama kimle gittiğimi kesinlikle hatırlamıyorum. Net olarak tek hatırladığım ise, King Kong gökdelenin tepesinde sallanırken gözlerimi ellerimle kapatıp, parmaklarımın arasında yine de perdeye bakmaya çalışmamdı.
Sizin gidemeyip, içinizde uhde kalan film var mı? Benim bir sürü oldu ama ilkini hiç unutmadım: “Supermen”
Ailecek Kemeraltı’na alışverişe gelmişiz Kuşadası’ndan. Arabayı Kemeraltı girişinde park ettik ve o an gördüm Çınar Sineması’nda oynayan filmi. Annemi ikna etmek için aklınıza gelecek her şeyi yaptım ve  başarılı oldum ama bilet kalmamıştı. O an hayatımın en kötü anını yaşadığımı düşünüyordum. Küçükken hayal kırıklıklarımız bile güzeldi.

İlkokul hayatım boyunda sinema, yazın ailece gerçekleştirilebilecek en güzel akşam eğlencelerinin başında gelirdi. Akşam sinemaya gitmek için rüşvet olarak öğle uykusuna itiraz etmeden yatılırdı. Kuşadası’nın 2 tane yazlık sineması vardı, Doğan ve Seçkin. Seçkin’e gidip gitmediğimi hatırlamıyorum ama Doğan’a kaç kere gittiğimi sayamam. Gün içerisinde bir kamyonetin arkasında filmin posteri şehirde dolaştırılır ve anons edilirdi. Telefonla locada yer ayırtılırdı. Loca dediğimiz, en arkada, iki basamak yükseklikte, tuğla duvarlarla ayrılmış içerisine 3 önde 3 arkada sandalye konulabilen yerlerdi. Bir nevi restoranlardaki aile yeri gibi. Neler seyretmedim o sinemada: ilk aklıma gelenler “E.T.” , “Gol Kralı”.

Ortaokul için İzmir’e taşındığımızda ise sinema hayatımda daha önemli bir yere gelmişti. Bizim neslimiz için film öncesi verilen fragmanlar çok önemliydi. Çünkü yeni filmleri öğrenebileceğimiz tek kaynak bu fragmanlardı. Seansların yaşa göre anlamı vardı; cumartesi saat 2 de başlayan seans çok önemliydi. Aynı filme birden fazla kez gidebilirdik.

O zaman sinemalar sinema gibiydi, daha cep sinemaları icat olmamıştı. Her sinemanın başka bir ruhu vardı ve seyrettiğin filmle yeni anlamlar yüklenirdi.
Köşk Sinemasında “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” adlı filmi seyrettim, tabi ki o zaman bu filmi Milan Kundera’nın romanından uyarlandığı için değil, erotik sahnelerinden dolayı seyretmek istemiştim.
Çınar sinemasında “Ölü Ozanlar Derneği” ve “Indiana Jones 3” seyretmiştim. “Ölü Ozanlar Derneği” filmine bir Cuma günü okul çıkışı seansına yetişmiştim hatta okul kıyafetlerimde üstümdeydi. Film sonunda ne güzel hayaller kurarak dönmüştüm sahilden yürüyerek Alsancak’a. “Indiana Jones” filmine Cumartesi akşam seansına gitmiştik Bora ve Aydın ile. Elimizde kaykaylar ile en arkada merdiven boşluğunda oturmuştuk. Kaykaylardan sehpa yapmıştık ayaklarımız koymak için. Dönüşte ise boş yollarda kaykay ile dönmüştü evlerimize. Çınar sineması sen ne güzel bir sinemaydın. Müşfik Kenter’den “Bir Garip Orhan Veli” oyununu da seyretmiştim orada.
İzmir Sinemasına, öğle seansına kızlı erkekli, akşam seansına ise erkek erkeğe gidilirdi. Hatta, “bizim akşam başka programımız var” diye bizi eken arkadaşlarımız, yanımızdaki son 2 koltuğa bilet alabilir ve dilimize düşerlerdi. İsim vermeyim onlar kendilerini bilirler. İzmir Sinemasında “Batman”, “Hayalet Avcıları”, “Pretty Woman” gibi efsane filmleri seyretmiştim. Gerçi İzmir Sinemasında oynayan her filmi seyretmişimdir o yıllarda hatta birkaç kez.
Kemeraltı’nda Çınar sineması haricinde Konak, Şan ve Sema sinemaları vardı. Tabi ki İzmir Sineması’nın lojistik avantajından dolayı, bu sinemalara gerçekten özel bir film var ise gidilirdi. Filmleri nerden mi öğrenirdik, tabi ki internetten değil, gazetelerin Ege eklerinde verilen reklamlardan. “Moonwalker”, “Evde Tek Başına”, “Hot Shots”, “Rambo 3” bu sinemalarda gittiğim bazı filmler.
Ghost” filmine de 4 çift olarak bu sinemalardan birinde gitmiştik, bunda komik bir durum yok ama sınıftan iki arkadaşımızın erkek erkeğe bu filme gelip bize rastlamaları hala aramızda gülerek hatırladığımız bir anıdır.
Karşıyaka’da ise Karşıyaka ve Deniz Sinemaları vardı. Karşıyaka Sinemasında “Lambada” filmine gitmiştim, arkamdaki askeri lise öğrencisi bütün film boyunca filmin melodisini ıslıkla çaldı, kabus gibiydi. Bir akşam da Amcaoğlum Şefik ve onun lise arkadaşı Oytun ile Stephen King’in “Hayvan Mezarlığı” filmine gitmiştik. Korku filmi sevmezdim ama akşam seansında Deniz Sinemasına gidebilmek heyecanlandırmıştı beni. Sonuçta dönüş zorluğundan dolayı çok mümkün olmayan bir şeydi. Yalnız yaşayan Oytun’da benim gibi korku filmi sevmeyen biriydi ve film boyunca her korkutucu sahnede ekran yerine bana bakmaya başladı. Belli bir süre sonra ekrandaki kötü karakterleri, her kafamı çevirdiğimde Oytun’un suratında gördüğümden korkum daha da arttı.

Yazın İzmir’de olmadığımızdan İzmir’in yazlık sinemalarını hiç bilemedim. Sadece bir kez, Göztepe Sinemasında “Zor Ölüm” filmine gitmiştim Eniştemle. İkiçeşmelik Saray Sinemasına hiç gitmedim ama giden arkadaşlarım vardı. İsimleri bende kalsın.

***

Ankara’ya üniversite için gittiğimde ise bu sefer Ankara sinemalarını keşfettim. İzmir’de Çınar ne ise Ankara’da Akün o demekti. Eğer Akün Sinemasına gidecekseniz öyle sıradan bir gün yaşayamazdık. Gündüz Dost Kitapevine uğrar ve edebiyata doyar, devamın da Kebab49’da yemek yer, Likya Cafe’de bir şeyler içerdik. “Pulp Fiction”, “İngiliz Hasta” ve Brad Pitt’in “İhtiras Rüzgarları” filmi aklıma ilk gelenler.

Ankara’da önemli bir sinema da Kavaklıdere Sinemasıydı. Ankara Film Festivalinde ne efsane filmler seyrettim orada. Devamında da Esat’a Aspava dürüme ya da Kıtır’a giderdik. Diğer sinemalar, en azından benim bildiklerim, Kızılay Çevresindeydi: Megapol, Metropol, Batı, Kızılırmak ve Derya Sinemaları. Megapol ve Metropol sinemaları ile yavaş yavaş cep sinemaları ile tanışmaya başladık. Derya sinemasına bir kere gittim. Final haftasıydı, üst üste 2 final sınavına girmiştim ve ertesi güne son finalim vardı. Ders çalışacak kafa kalmamıştı, bilinçsizce yurttan çıktım ve dolmuşa binip Kızılay’a geldim. Aklımda hayatımda ilk defa 3 film birden sinemalarına bile gitmek vardı. Kızılay’da amaçsızca dolaşırken Kunter’e rastladım, sinemaya gidiyoruz gelsene dedi. Peşlerine takıldım ve Derya Sinemasında “Olağan Şüphelileri” seyrettik.

Ankara’da sinema günlüklerimi yazarken Ankara Film Festivaline değinmeden olmaz tabi ki: Fransız ya da Alman Kültür’de seyredilen festival filmler ya da gece yarısı başlayan ve sabaha kadar süren “Beyaz Geceler”. Tesadüf bu ya; Mathieu Kassovitz’in “Protesto” (La Haine) filmini Fransız Kültür’de tıpkı olağan şüpheliler filminde olduğu gibi, yine Kunter ile seyredip, sonunda şok olarak çıkmıştık.

Eğer Fizik Üçlü Anfiyi yazmazsam taş olurum, yeni vizyona giren bir film, üç bilemedin dört hafta sonra vizyona girerdi ODTÜ sinemasında. Seanslar devamlı değildi sadece Cuma ve cumartesi akşamları olurdu. Özellikle cuma akşamları daha önce seyrettiğimiz bir filmi tekrar seyrederdik. Takviyeli giderdik, yanımızda battaniye ve kanyak-bira olurdu. Çaktırmadan içerdik. ODTÜ ortamında “Braveheart”, “In the name of the father” ve Ken Loach’dan “Land and Freedom” filmlerini seyretmek gerçekten unutulmazdı.

1996 yılında kız kardeşim de Ankara’yı kazanınca Bahçeli 4. Cadde üzerinde bir eve taşındık beraber. O dönemde Bahçeli’deki caddelere farklı isimler verilen dönemlerdi. 8.Caddeye Bişkek, 4. Caddeye Kazakistan ve 7. Caddeye de Aşkabat Caddesi denmişti. Ben hala, her Ankara’ya iş için gittiğimde, havalimanında taksiye Bahçeli 7. Caddeye gidelim derim. Büyülü Fener Sineması, yanlış hatırlamıyorsam 2. Cadde de açılmıştı. Evden çıkar ve 5. Caddeden yürüyerek sinemaya gidebilirdik. O zaman Ankara’nın en modern sinemasıydı ve cep sineması modasını takip ediyordu ama eski alıştığımız büyüklükte salonları da vardı.

Bunları yazarken fark ettim, annemle sayısız yaz sineması deneyimimiz oldu ama babamla gittiğim bir film hatırlayamadım. Kızımla uzun metrajlı çizgi filmler sayesinde birçok filme gittim. İlk gittiğimiz film “Happy Feet” idi, ilk seanstan sonra çıkmıştık. Shrek’de eşşeği oynayabilecek kadar ezberim ve 3D Wings filminde de uyumuşluğum vardır.

***

Sonrasında sinemalara ne oldu peki? Artık şehir içinde, hayatın içinde sinema kalmadı ya da varsa da ben hatırlamıyorum. Akün sineması, 23 Mayıs 2002’de 1975 Mayıs’ında açılışında gösterdiği ilk filmle, “Hababam Sınıfı” ile veda etti bizlere. Şimdilerde Devlet Tiyatroları Akün Salonu olarak devam ediyor hayatına. Çınar Sineması da tiyatro sahnesi olarak hala hayatta. Ahmet Abi, İzmir Sinemasını kapalı otopark olarak kullanıyor. Karşıyaka Çarşı’da ne Deniz Sineması kaldı ne de Karşıyaka Sineması. Kemeraltı’nda sinemalar duruyor mu bilmiyorum. Eskiden troleybüslerle önünden geçerdik Köşk Sinemasının, şimdi uzun zamandır oradan geçmedim. Muhtemelen bir apartman duruyordur yerinde.

Şimdilerde sinemalar alışveriş merkezlerinin bize empoze ettiği hayat tarzının, hafta sonu paket programının bir parçası: Alışveriş, yemek ve sonrasında sinema, hepsi tek bir çatı altında. Ama işleri de zor tabi ki, çünkü evdeki imkanlar çok gelişti, televizyon ya da herhangi bir multimedya cihazının zamanın ötesinde sınırsız imkanları var. Pandemiyle de ekstra zarar gördüler, pandemi sonrası süreçte, daha da zarar görecekler gibi gözüküyor. Yazlık sinemalar hala var mı inanın bilmiyorum. Kuşadası Doğan Sineması otopark oldu bile.

Belki nostaljik olacak ama Venedik Pizza’da yemek ile başlayan bir İzmir Sineması veya Kebab49 ile başlayan bir Akün Sineması programını tekrar yaşamak isterdim.

Eğer fırsatınız olursa, seyretmediyseniz (ne kadar şanslısınız) veya seyrettiyseniz tekrardan; Cennet Sinemasını seyredin. Ben öyle yaptım bu yazıyı bitirdiğimde: hele o son sahne, unutulmaz…

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More

21 Şub Televizyon Çocuğu

Ben bir “televizyon çocuğuyum”, tıpkı çocuğumun “internet çocuğu” olduğu gibi. Onun çocuğu yani torunum da büyük bir ihtimalle “arttırılmış gerçeklik” ya da “sanal dünya” çocuğu olacak. Konuyu dağıtmayalım, çizgi film kahramanlarıyla başlayan yazı serime televizyonla devam ediyorum. Üçlemeyi sinema ile bitirmeyi planlıyorum.

Başlığı arakladım, hatırlamayanlar için Okan Bayülgen’in 1996 yılında “Televizyon Çocuğu” adıyla bir talk-show’u vardı. TRT formatında yapılanları saymazsak öncesinde Rüstem Batum’un “Rüstem Batum Show” ve Cem Özer’in “Laf Lafı Açıyor” programlarından sonra yayınlanmaya başladı. Ben ve yaşıtlarımı “Televizyon Çocuğu” olarak adlandırmak yanlış olmaz, televizyonsuz bir dünya bilmiyoruz ama televizyonun değişimine tanık olduk.

Tabi ki sinema özellikle yazlık sinemalar önemliydi ama televizyon baş rolü kimseye kaptırmadı ben büyürken. Şimdi teknolojik olarak zamana hükmedebilir olduk, canlı yayını durdurup geriye sarabiliyor ya da istediğimiz zaman seyredebiliyoruz. O zamanlarda ise durum “Aç gözünü seyret, tekrarı yok bunun” idi. O zamanlar seyrettiğimiz her şeyin tadına daha çok vardığımızı acaba sadece ben mi düşünüyorum.

31 Ocak 1968’de başlayan yayınlar hafta da 3 gün, üçer saatmiş. 1969’da ise haftada 4 güne çıkmış. 1974’de yani ben doğmadan 1 yıl önce, yayınlar haftanın her gününü kapsamaya başlamış. Yani doğduğumda evimizde televizyon vardı. Siyah-beyaz, tek kanal ve kısıtlı süre yayın yapan TRT ve Yunanistan’a yakın olmamızdan dolayı da Yunan EPT kanalı dışında bir şey seyretme şansımız yoktu. TRT2 yani o zamanki adıyla TV2 1986’da yayın hayatına başladı. Televizyon yöneticileri çok düşünceliydi, önce “Televizyonunuzu Kapatmayı Unutmayın” mesajını verirler, sonrasında da televizyon karşısında uyuyakalanları düşünerek sesli uyarı bile yaparlardı.

Televizyon tarihini araştırınca oldukça ilginç, en azından benim için ilginç, bilgilere ulaşıyorsunuz.

Hakem düdüğüne baktı, saatini çaldı ve maçın bittiğini ilan etti.
                                                                       TRT Spikeri Aydın Köker

İlk canlı yayın Futbol Maçı 3 Ekim 1971’de Karşıyaka ile İstanbulspor arasında İzmir’de yapılan maçtır. Maç Alsancak Stadında yapılmış olup Cemil Turan’ın her iki yarının sonlarında attığı gollerle İstanbulspor maçı 2-0 kazanmıştır. Ne Göztepeli dostlarım üzülsün ne de Karşıyakalı dostlarım gaza gelmesin: İzmir’in ev sahibi olacağı Akdeniz Oyunları’nın provası olması için bu maç televizyonda canlı yayınlanan ilk futbol maçı olarak tarihe geçmiştir.

1974 yılında Türkiye’nin ilk dizisi “Kaynanalar” yayın hayatına başladı ve 30 yıl ekranlarda kaldı. Nöri ve Nöriye Kantar, Döndü, Tijen ve kılıbık kocası Timur, Katip Kerim, Şerafettin ve şoför Dursun’u nasıl unutabiliriz. Tijen yani Sevda Aydan, Prof. Dr. Sevda Aydan, Carmen, Manon Lescaut ve Salome operalarında başrolde oynayan, Dokuz Eylül Konservatuarında profesör olan Sevda Aydan, 2018’de hayata gözlerini yumdu. Dizi oyuncularının kalitesi yıllar içinde ne kadar kötüye gitmiş.

1980’i uğurlarken yılbaşı gecesi özel programında dansöz Nesrin Topkapı ilk kez televizyona çıktı. Ailecek toplanıp televizyon karşısına geçtiğimiz yılbaşı gecelerinin tek ama keyifle izlenen programıydı bu. Zeki Müren’den yeni yıl mesajı alınmadan girilen yıldan hayır beklemeyin. 2020’i uğurlarken biz bunları, zamanın ötesine geçmiş programları seyrettik.

Televizyonun rutinlerine uydururduk hayatımızı, her program türünün saati belliydi. Hafta sonları sabahtan çizgi film, ardından kovboy filmi, sonra Pazar Konseri, devamında da Pazar eğlence programı olurdu. Yatacağımız saatte de Adile Naşit uykudan önce hepimize seslenirdi. Hepimiz adam olacak çocuklardık o zaman Barış abiye göre. Adam olabildik mi orası bilemiyorum.

Televizyon ailecek nitelikli zaman geçirilebilecek bir araçtı o zamanlarda. Mesela “Ben Bilirim” yarışma programında ailecek yarışırdık televizyon karşısında veya Sezen Cumhur Önal’ın programında çikolata sesli şarkıcıların kadife seslerinden şarkılar dinlerdik. Hatta siyasilerin medeni bir şekilde tartışmalarını seyrederdik.

Birçok televizyon dizisi hayatımda önemli yerler edinmiştir. Tıpkı çizgi film kahramanları gibi onları da listelemeye başladığımda fark ettim ne kadar çok olduklarını. Hepsini bahsetme şansım olmayacak tabi ki. Sadece bende iz bırakanlardan konuşacağım bugün sizlerle.

Kovboy dizisi olarak Bonanza’yı hatırlamıyorum ama Smith ve Jones çok severdim. Dürüst olayım dizinin adını hatırlamam zor oldu, orijinal ismi Alias Smith & Jones olduğundan bayağı zorlandım bulmak için. Bonanza’nın Türkçe yayın ismi ise Doludizgin idi.

Polisiye dizileri severek seyrederdim, ilk göz ağrım tabi ki Komiser Kolombo ve onun pardösüsüdür. San Fransisco Sokakları da hatırladığım iz bırakan polisiyelerdendir.

Beyaz tişörtün üstüne ceket giydiysek, Miami’li Sony Crocket yüzündendir.

Mavi Ay ise kırmızı çizgimizdir, Sekreter Bayan Topesto’nun dizideki asıl adının Dipesto olduğunu ise bu yazıyı hazırlarken öğrendim.

Tonton, dul, emekli İngilizce öğretmeni Jessica Fletcher’in cinayet dosyalarını da hatırlatmadan geçmemeli, erkek egemen detektiflik dünyasına farklı bir yaklaşımdı.

Anneannemle beraber bir cumartesi günü otobüsle İzmir’den Kuşadası’na döneceğiz. Şimdiki gibi kısa sürmüyor seyahat, bende büyük bir hüzün var çünkü saat 5’de televizyonda “Kara Şimşek” var. Otobüste televizyon vardı, anneannem bir şekilde şoförü ikna etti, yanında basamakta oturdum kara şimşeği seyrettim adaya giderken. Kara Şimşek türünün öncüsüydü, ardından onun açtığı yoldan Şahin (Street Hawk) ve Hava Kurdu (Air Wolf) dizileri de geldi ama hiçbiri onun başarısını yakalayamadı. Türkiye’de dizi o kadar sevildi ki, sanayide her şahin, doğan marka arabaya “KITT” aksesuarı takan servisler vardı.

Shogun’u hatırlayan var mı? Ben dizi hakkında hiçbir şey hatırlamıyorum ama gözleri çekik herkese Toranaga San derdik, tıpkı her yaşlı teyzeler grubuna “Altın Kızlar”, her collie cinsi köpeğe “Lassie” ve her yunusa “Flipper” dediğimiz gibi.

Vahşi batıda kardeşini ararken çevresine adalet dağıtan Şaolin Rahibi Kwai Chang Caine’nin hikayesini namı diğer Kung Fu da zevkle izlediğim dizilerdendi. Gerçi ilerleyen yıllarda bu Uzakdoğu sporlarına olan merakımı kız kardeşimin sağlığı ve anne baskısı ile dizginledim. Cuma günleri okulun arkasındaki video kasetçiden bir sürü B sınıfı karate filmleri alıp seyreder, sonra da öğrendiklerimi kız kardeşim üzerinde denerdim. Annemin Uzakdoğu sporları konusundaki yeteneğini öğrendiğimde bu sevdadan vazgeçtim. Kendisi tıpkı bir Şaolin Ustası gibi gözleri kapalı halde, hareket halinde olan hedefleri eline geçen her şeyle vurabilirdi. Benim payıma hep terlik düştü.

Evimize renkli televizyon geldiğinde ise komşularımızın bizi ziyaret etmesi çok artmıştı. Babam, rahmetli Talih Dayımın yurtdışında yaşadığı için sahip olduğu “permi”si ile Grundig Marka bir renkli televizyon almıştı. Siyah kocaman ve bir sürü tuşa sahip olan bir uzaktan kumandası vardı. Pazar akşamları tüm komşularımız bize “renkli” Dallas seyretmeye gelirlerdi. Her kötü adama Ceyar lakabı takılırdı. Komik olan John Ross Ewing Jr, kısaltma ile J.R. Ewing Jr. olarak yazıldığından olsa gerek yıllarca John Ross’u Ceyar olarak biliyordum. Dallas sonrasında Şahin Tepesi, Flamingo Yolu ve Hanedan diye Dallasvari diziler yayınlanmış olsa da hiçbiri Dallas gibi popüler olmadı. Sadece Şahin Tepesi ismi birçok yere verildi.

Dallas gibi bazı dizilerin hayatı durdurma özelliği vardı: Sevgi Bağları, Hayat Ağacı, Köle Isaura, Kökler, Yalan Rüzgarı gibi.

Ben büyünce hep Macgyver olmak istedim. Kimya 101 dersi gibi olan dizi de başı her sıkıştığında mutfak ya da banyoda bulunanlar ile bir bomba yapar ve kötü adamlara haddini bildirirdi.

Atlantis’ten Gelen Adam dizisini seyreden her yaşıtım bir kere denizde ya da havuzda onun gibi yüzmeyi denemiştir.

Beyaz Gölge ise futbol egemen bir toplumda bir dönüm noktasıdır.

Gençlik başımızda duman olmaya başladığında ise en büyük travmamız Evimiz Hollywood’da dizisiydi. Onların ki lise ise bizimki neydi sorusuyla heba oldu gençliğimiz. Keşke “Dawson’s Creek” daha önce çekilseydi. Tabi ki Charles İş Başında ve Muhteşem İkili dizilerini nasıl atlarım. Eminim, Balki’nin bowling atışını en az bir kere denemişsinizdir.

Piyango dizisini hatırlayan var mı? Sanırım Pazar günleri yayınlanıyordu, kahramanlarımız piyango kazanan talihlileri bulup ikramiyeleri vermekle görevliydiler fakat biletle ilgili hep bir sorun olurdu. Sadistçe önce 5 Bin dolar nakit parayı verirler, sonrasında ise milyon dolarlık çeki iletirlerdi.

Bilim kurgu seven biri olarak bahsedilebilecek daha bilinen diziler olsa da benim için oyun değiştiren dizi Ziyaretçiler’dir. Hala tıpkı Macgyver gibi arşivimde bulunan dizi. 2000 yıllarda yeniden çekildi ama olmadı.

Bahsetmediğim onca dizi var aslında: Evli ve Çocuklu, Alf, Emret Başbakanım, Cosby Ailesi, Bizim Ev, Aşk Gemisi, A Takımı, Görevimiz Tehlike, Uzay Yolu gibi. Yerli dizilere de hiç girmedim: Bizimkiler, Küçük Ağa, Üç İstanbul, Yorgun Savaşçı, Perihan Abla, Varsayalım İsmail, Gülşen Abi gibi.

Kanal sayısının artması ile evdeki televizyon sayıları da artmaya başladı. Rekabet önceleri daha kaliteli yayınları izlememize fırsat tanıdı. Pazar akşamları Parliament Sinema Kulübünü unutursak taş oluruz. İnternetten bir şey indirmenin mümkün olmadığı zamanlarda her pazar yayınladıkları filmler efsaneydi.

Sonra ne mi oldu? En başta belirtiğim gibi, televizyonsuz bir dünyayı bilmiyorum ama televizyonun nereden nereye geldiğini deneyimleme şansım oldu. Kanal sayıları arttı, televizyon üzerine takılan portatif antenlerden uydulara geçiş yaptık. Sonra analog dünyamız dijitalleşti tıpkı diğer tüm alanlarda olduğu gibi. Şimdi sınırsız seçeneklere sahibiz, evde şu an ulaşabildiğim kanal sayısını hakikaten bilmiyorum.  Zamana hükmederek istediğim her şeyi istediğim yerde ve istediğim zamanda seyretme imkanına sahibim. Ama o pazar sabahı kalkılıp seyredilen bir kovboy filminin keyfini alamıyorum.

“Az çoktur” diye boşuna dememişler…

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More

07 Şub Endüstri4İnsan0

Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
Kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu
Ve taşı yonttuğumuzdan beri
Yıkan da, yaratan da biziz,
Yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.

Nazım’ın “Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz” şiirinden bir alıntı ile başladım. Başlık her ne kadar Endüstri 4.0 üzerine bir yazı olacak havası verse de, amacım bu aralar moda olan bu kavram üzerine konuşmak değil. Ben “makinalaşmak istiyorum” ile başlayan insanın teknolojik yolculuğunda birey olarak nerede olduğunu düşünüyorum, ondan bahsetmek istiyorum. İddialı bir konu gibi görünüyor ama teknik bir makale yazmıyorum, kişisel bir blog bu. Sadece bu zamana kadar oluşan düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.

Homo Sapiens’ler yani atalarımız, dik duruşları, iki ayak üzerinde yürümeleri ve ellerini en verimli kullanan kara hayvanları olarak tanımlanabilirler. Bilinen ilk homo sapienslerin varlığına 300.000 yıl önce Afrika’da bulunan fosiller de rastlanır. Tarımla modern toplum olma yoluna girdiğimizi yazar tarih kitapları.

Ama teknoloji ve endüstride ise takvim ise biraz daha geç şekillenmiş durumda: 1712’de Buhar makinasının icadını Endüstri 1.0 olarak adlandırırsak devam eden süreçte yaklaşık 100 yıl sonra, 1840’de Telgraf, 1880 ‘de Telefonun icadı, 1920’de Taylorizm ile Elektrik ve İş Bölümüne dayalı seri üretime geçildi ve  Endüstri 2.0 seviyesine ulaştı.
1970’lerde bilgisayarların icadı ile üretim süreçleri otomasyonları Endüstriyi 3.0 seviyesine taşıdı. 1990’larla başlayan Otonom Makinalar ve Sanal ortamlarla artık Endüstri 4.0 konuşmaya başladık.

Bu aralar en büyük moda Endüstri 4.0 konuşmak; her sektör kendi açısından bakıyor tabi ki, karanlık fabrikalar, büyük veri, arttırılmış gerçeklik, nesnelerin interneti, siber-güvenlik ve bulut teknolojisi bu aralar en çok duyduğumuz kavramlar. Merak etmeyin hiçbirine girme gibi bir niyetim yok. Sadece teknolojinin ilerleme hızı gelecekte “Skynet” gibi bir düşman yaratır mı diye kaygılar taşıyorum tabi ki.

Ama ben olaya başka bir açıdan bakmak istiyorum bu hafta. Bu bakış açımı ya da kaygımı oluşturan en önemli kavram “düğmeye basma” üzerine kurduğumuz yeni yaşam tarzı.

Sanırım yine Dilbert’tan destek alacağım, “The Dilbert Principle” kitabından ufak bir alıntı:

Matbaalara sahip olduğumuzda neredeyse mahvolduk. Çünkü, o zaman her yeni akıllı sapkın iyi bir fikirle ortaya çıktığında, bu yayınlandı ve paylaşıldı. Her iyi fikir üzerine bir şeyler inşa edildi, medeniyet patladı ve teknoloji doğdu. Hayatın karmaşıklığı geometrik olarak arttı. Her şey büyüdü ve daha iyi hale geldi. Beyinlerimiz Hariç. 
Bilgi ve teknolojiye zekadan önce sahip olduk.

Şimdi bu nereden çıktı diyeceksiniz. Sosyal medya mecraları ortaya çıktığından beri aktif olarak kullanan birçok arkadaşım, Whatsup’ın sözleşme yenilemesiyle başlayan kavimler göçüne katıldılar. Yıllardır paylaştıkları kişisel bilgilerinin whatsup tarafından başkalarıyla paylaşılmasının kaygısına düştüler. Bu yazışmaların açığa çıkmasını güvenlik sorunu olarak kabul ettiler. Oysa endüstri 4.0 ‘ın Big Data yani Büyük Veri bileşeni zaten bunun için yıllardır hayatımızdaydı.
Yıllardır Victoria’ya söylerim: Ey Victoria’ya iki kişinin bildiği sır, sır değildir diye. Buna rağmen Whatsup’daki yazışmaların ifşa olmasından oluşan kaygı, başka hizmet sağlayıcılarına akın olarak yansıdı hayatımıza. Peki sorum şu; bu diğer firmalar ücretsiz olan bu hizmetlerini kamu hizmeti olarak mı yapıyorlar? Nereden para kazanıyorlar? Neyse fazla karıştırmayım bu konuları.

Bu kavimler göçü sırasında hayatımıza yeni bir sosyal medya mecrası girdi: Clubhouse. Davetiye ile girilen ve her yeni girenin en fazla 2 davetiye hakkı olan, serbest kürsü konuşma platformu. Davetiyenin sınırlı olması nedeniyle davetiye arayan insanlara bile rastladım. Yeni olduğundan olacak kimse bu yeni uygulamanın gizliliğini sorgulamadan daldı içeriye. Bunu da sosyalleşme adıyla yapıyor olmamız ise gerçekten çok komik. Uzun zamandır daha doğrusu sosyal mecraların hayatımıza girmesiyle hepimiz ya da biraz daha yumuşak bir söylemle çoğumuz, fiziksel sosyal ortamlarda bile asosyal olmayı seçiyorduk. Ama pandemi ile sosyal ortamlardan koparıldığımızdan olacak asosyal sosyalliğimizi özledik. Hayatımıza giren her yeni deneyime hiç sorgulamadan atlıyoruz.

Günümüzde teknolojiyi red ederek yaşama imkanımız yok, en azından ben öyle düşünüyorum. Özel hayatımın gizliliğine önem veriyorsam önce kendim önlem almalıyım. Bu alacağım önlemler için teknolojik bir yatırıma da ihtiyacım yok.

Geçenlerde katıldığım bir sohbette, telefon ve mesajlaşma adabı üzerine konuşuluyordu. Birçok katılımcı, uygunsuz saatlerde aranmaktan ya da mesaj almaktan dolayı şikayet ediyordu. Söz aldım ve ne tür bir telefon kullanıyorsunuz diye çok basit bir soru sordum. Aslında akıllı telefon kullanmayan tanıdığım kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ama telefonların akıllı olması, onları sahip olanların bunu akıllıca kullandıkları anlamına gelmiyor. Oysa akıllı telefonunuza odaklanacağınız ve ulaşılmaz olacağınız saatlerde sizin için nasıl davranması gerektiğini öğretebilirsiniz. Hatta rutinlerinizden o da öğreniyor sizi.

Dilbert’ın da belirtiği gibi teknoloji çok hızlı gelişiyor, hatta beyinlerimizden bile hızlı. Bu hız maalesef bizde aşırı telaş ve sonrasında kaygı yaratıyor. Hiçbir zaman teknoloji düşmanı olmadım hatta teknolojiyi takip eden ve sürekli kendini geliştiren biri olduğumu düşünüyorum. Ama “düğmeye basma” yaklaşımına inanmıyorum. Arka plandakileri anlayabilmek için sürekli araştırıyorum. İş yerinde de en büyük kavgam bu teknoloji anlamadan veya anlamaya çalışmadan kullananlar insanlarladır.

Hiçbirimizin Geek olması gerekmiyor aslında kullandığımız teknolojinin temellerini anlaması için ama biraz merak gerekiyor. Aksi halde rüzgarda savrulanlar gibi bir yabancı ülkeyle politik bir kriz yaşadığımızda ülkemizde üretilen meşrubatı dökerek ya da ucuz iş gücü nedeniyle uzakdoğuda ürettirdikleri ve satın alırken bir servet ödediğimiz telefonu kırarız, bunlardan birini yapmasak da özel her şeyimizi kendi istemiz ile paylaşırken, bir sürü psikolojisiyle bir ücretsiz mesajlaşma programından kavimler göçü ile başka bir ücretsiz mesajlaşma uygulamasına geçeriz.

Son cümle, yıllar önce rastladığım bir iş güvenliği sloganından.

Bu makinanın aklı yoktur, lütfen kendi aklınızı kullanın.

 

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

 

Read More

31 Oca Çocukluğumun Çizgi Filmleri

Televizyonla büyüyen ilk jenerasyonun bir ferdiyim. Evlere televizyonlar daha yeni yeni girmeye başladığı dönemleri hayal meyal olsa da hatırlayabiliyorum. Gerek yayın saatinin gerekse de yayın miktarının kısıtlı olduğu bir dönemde seyredecek daha çok kaliteli şey olduğunu sadece ben mi düşünüyorum acaba?

İşte böyle bir ruh halinde yazmaya başladım. Bu sefer daha önceki yazmalarımdan farklı olarak, yazdıklarımı yayınlanmadan okuma fırsatı olan, dostlarımdan fikir aldım. Sonuçta benzer yaşlarda olduğumuzdan, yıllar önce aynı ekranlara baktık, farklı şehir ve evlerde. Benim hatırlayamadıklarımı onlar hatırladı. Hatta en komik olan aklımıza adı gelmeyen dizi ya da çizgi filmi melodisi sayesinde hatırlamamızdı.

Önce çocuk gözüyle televizyonu anlatmak istedim. Ama yazdıkça yazdım, çok uzun oldu ve hiçbirini çıkarmaya kıyamadım. Bu nedenle yazıyı şimdilik 2 bölüme ayırdım ama 3 de olabilir. İlk bölümde çocukluğumu dokunan çizgi filmlere dalacağım. Eksik bir çizgi film kesin kalacak ama dediğim gibi bende kalanları yazıyorum. Sizde kalanları siz de yorumlara yazabilirsiniz.

Bu arada bu çizgi roman kahramanlarını yazarken fark ettim ki her biri için ayrı bir yazı yazılabilir.  Kendime bir sınır koymak adına uzun metrajlı çizgi filmleri bu kapsama almadım. Hatırladığım ilk uzun metrajlı çizgi-film “Aslan Kral” 1995 yılında vizyona girmişti ve o sene Ankara’da üniversite öğrencisiydim. Daha önce de “çekilmiş” uzun metrajlı çizgi filmler vardı ama Aslan Kral ile artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

***

“Ha ha ha haftaya, buluşalım haftaya” diye başladığım anda muhtemelen devamını hemen melodisiyle tamamladınız: Vikingler, güçlü şef Halvar’ın zeki ve iyi yürekli oğlu Viki’nin maceraları.
Yıllarca bir problemle karşılaştığımda; Viki gibi, işaret parmağımla burnumu önce gözüme doğru sonra da üst dudağıma paralel kaşıyarak düşünür ve “tamam buldum” diye haykırırdım. Tek eksik kafamın üstünde yanan ampül idi.
Yıllar sonra kızımla “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?” filmini seyrettiğimde;  Hiccup’u yaşadığı Viking Köyünde hem reisin oğlu olması hem de sorunları kas gücüyle değil zekası ve merakı ile çözebilmesi nedeniyle Viki’ye benzetmiştim.
Hala “eğer bir çizgi film kahramanı olmak istesen” diye başlayan soruya onlarca cevap verebilirim ama listenin başında açık ara ile Viki olma isteğim var.

***

Benim neslim ıspanağı Temel Reis sayesinde yerdi. Yıllar sonra öğrendim aslında ıspanağın demir yönünden o kadar da zengin olmadığını. Hatta 1870 yılında Alman Kimyager Erich von Wolf, bir porsiyon ıspanakta bulunan demir miktarını başarıyla ölçtüğünü fakat ölçüm miktarının yanlışlıkla 3,5 miligram yerine 35 miligram kaydedildiğini bu yazıyı hazırlarken öğrendim. Yine bizleri kandırmışlar ve bu kandırmaları son da değil.

***

Ben Alp dağlarını, Saint Bernard köpeklerini ve Milka ineklerini Heidi sayesinden öğrendim: Çıplak ayaklı Heidi. Ama sonra öğrendim Heidi’nin neden çıplak ayaklı olduğunu.
İsviçre gibi gelişmiş bir ülkede, Heidi’lerin yani çıplak ayaklı çocukların (Verdingkinder), aileleri boşanmış ya da ailesini kaybetmiş, suça karışmış ya da ailelerinin devlete borçları karşılığında, Kilise veya devlet tarafından başka ailelerin yanına köle olarak verilirdi. Bu sistem 1981’de yasaklandı ve İsviçre Hükümeti bu çocuklardan 2013 de yani 8 yıl önce özür diledi.
Şimdi eğer tekrar seyrederseniz Heidi’yi, o küçük ama yüreği büyük kızın yaşama sevincini ve tükenmeyen çoşkusunu bunları bilerek gözlemleyin.

***

Biz ekip çalışmasını “Voltran” sayesinde öğrendik;

Hadi arkadaşlar Voltran’ı oluşturuyoruz.

Daha Jung kimdir bilmezken ve hayatımızın gölgelerinden habersizken, Gölgelerin gücüne inanırdık, çünkü güç bizdeydi artık. He-man.
Eternia prensi narin Adam, kılıcını kaldırıp bağırdığında He-man’e dönüşürdü ve korkak kaplanı Titrek de Atılgan’a. Yine bir çeviri katliamı, sırrını sakladıkları Grayskull şatosu, Gölgeler Şatosu diye çevrilince. “By the power of Grayskull, I have the power” olur sana “Gölgelerin Gücü adına, güç bende artık”. Tıpkı Battlecat’in Atılgan olması gibi. Tabi ki İskeletor ve Orko’yu unutmamak lazım. İskeletor’un adamlarının adını hatırlayamadım. Ama kemikleri sayılan her zayıf arkadaşımıza İskeletor dediğimizi unutmadım. Ben hiç iskeletor olamadım maalesef.

***

Şirinler ve Garmamel’i unutmamak lazım, huzurun hüküm sürdüğü Şirinler köyü ve onlara sürekli zarar vermek isteyen Garmamel ve kötü kedisi Azman. Belçikalı çizer Pierre Culliford namı diğer Peyo tarafından yaratılan “Les Schtroumpfs”.
Peyo’nun yemek yerken tuzun adını hatırlayamayıp şu zamazingoyu uzatır mısın diye seslendiğinde zamazingo yerine “schtroumpf” kelimesini uydurmuş.
İngilizcesi “Smurf” için ise internette harika hikayeler uydurulmuş: Smurf yani “Socialist Men under Red Flag” , “kızıl bayrak altındaki sosyalist adamlar”. Şirin baba sürekli kırmızı şapka takması ve Karl Mark’s benzemesi, Garmamel’in papaz cübbesi dini, altın-para düşkünlüğünü kapitalizmi ve şirinleri yeme isteğinin de misyonerliği sembolize etmesi, paranın olmadığı Şirinler Köyünde Tembel Şirin dahil herkesin eşit şeylere sahip olması, komün yaşamı ve Bilgin Şirinin Trokçi’ye benzemesi bu hikayelerden aldığım alıntılar.

Eğer uslu bir çocuk olursanız belki sizde bir gün şirinleri görebilirsiniz.

Yıllarca bunu dediler ve yıllarca uslu (!) oldum ama hala şirinleri falan gördüğüm yok. Gören varsa yorum yapsın.

***

Geleceğin dünyasını Jetgiller ile hayal ederdim: Uçan arabalar ve her şey için bir robot ya da makina.  Geçmişte hayal ettiğim gelecek çok daha güzeldi. Ama ben hala tıpkı Nazım’ın dediği gibi;


Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel ve rahat günlere inanıyorum.

***

Yabba Dabba Do. Mesai bitiş zilini duyduğunda Fred Çakmaktaş’ın dinazor iş makinasının kuyruğunda kayarken bağrışını nasıl unutabilirim. Günümüzün yaşamını ve teknolojisini taş devrinin şartlarına uyarlanması ne kadar naif ve komikti: lavabo çeşmesi fil hortumu, çöp tenekesi pelikan gagası, elektrik süpürgesi Karıncayiyen. Komşuları Moloztaşlar ve oğulları Bambam. Kız bebeklerin saçları ne zaman tepeden bir toka ile tutturulsa hemen onlara Çakıl denirdi. Fred ve Barnie’nin ilişkileri bazen Hacivat-Karagöz kıvamındaydı.

***

Fransızca eğitim alan bir ortaokulda eğitim görmenin bir avantajı da; Tintin ve Asterix serileri okuma ödevi olarak verebilmeleriydi. Daha doğrusu fransızca kitap okudun mu sorununa alternatif cevap olarak verebiliyorduk. Ama Clementine nasıl unutulabilir. Korku çizgi film olur muymuş sorusuna tokat gibi bir cevaptı bizler için. Hala birçok arkadaşımın çocukluk travmasıdır. Tekerlekli sandalyeye mahkum Clementine geceleri Hemera ile zaman yolculukları yapar ve Malmoth’un iblisleri ile savaşır.

Clementine, quand tu fermes les yeux
Tu devines le merveilluex
Clementine, prend nous dans ta bulle bleue
Tant ici C’est dangereux

***

Peki dünyalı uçan ilk süper kahraman kimdir? Bence tabi ki Atom Karınca. Unutmayın Süperman Kriptonluydu. Yıllarca enerjisi hiç bitmeyenlere Atom Karınca lakabını takmadık mı? Beşiktaş’ımın efsane kaptanı Rıza’nın o bitmez tükenmez enerjisi nedeniyle lakabı Atom Karıncaydı.

Emekli bir beyzbol topunun hikayelerini hatırlayananız var mı? Ben çizgi filmi hatırlamıyorum ama sloganı hep aklımda.

Biraz biberleyelim çocuklar.

Değerli’nin gülüşü, Müfettiş Gadget’in Komiser Kolombo gibi giydiği pardesüsü içine sığdırdığı James Bond oyuncakları da aklımda çıkmıyor tabi ki. Ama yazıyı yazarken fark ettim Gadget’in sakarlıklarının Müfetiş Jacques Clousseau’yu yani nam-ı diğer Pembe Panter’i anımsattığını bana.

Varyemez Amca’nın maceraları Çarşamba günleri öğleden sonra yayınlanırdı ve okul erken bittiği için seyredebilirdik. Hala aklımdadır altın dolu evinin kapalı havuzuna balıklama atlaması. O yayından kalktıktan sonra Son Dinazor Denver diye bir çizgi film gelmişti yerine.

Tom ve Jerry, Mickey Mouse, Roadrunner, Arı Maya, Speedy Gonzales, Bugs Bunny, Tazmanya Canavarı , Tweety, Casper Sevimli Hayalet, Garfield, Yakari, Pembe Panter ve daha niceleri. Başında söyledim ya her biri üzerine saatlerce konuşabiliriz.

Her ne kadar çizgi film olmasa da bizim nesli etkileyen bir de Susam Sokağı gerçeği var:

Yağmurlu fırtınalı bir hava
Şaşırdım yolumu karanlıkta
Bana söyler misiniz nasıl gidilir Susam Sokağına?

Çocukluk travmalarımıza dokunmamak olmaz. Hop Hop değiş Tonton ve Musti Annen Çağırıyor desem yeter herhalde. Mustafa’lar ne çok çekti annelerinin onları çağırmasından.

The Simpsons, South Park ya da Family Guy ‘ı unutmuş değilim ama onlar daha sonraki dönemlere giriyor, en azından benim için.

***

Yazının sonuna geldin hala ondan ses yok dediğinizi duyar gibiyim. Gölgesinden hızlı silah çeken, atı Düldül ve sevimli köpeği Rin Tin Tin ile beraber suçluların ve adaletsizliğin amansız düşmanı yalnız kovboy Red Kit’siz bu yazı eksik kalırdı, en azından benim için.
Orijinal adı Lucky Luke olan karakterimize Ferdi Sayışman, arkadaşının çıkarmak istediği Red Rider (Kızıl Sürücü) dergisinin ismi ile kendi çıkardığı Bil Kit dergisinin isminden Red Kit adını türetmiş.
Türk Fantastik Sinemasında bilinen 3 Red Kit uyarlaması var. 1974 yapımı Sadri Alışık’ın Red Kit’i oynadığı filmin adı “Atını Seven Kovboy”. Devam filmi allahtan çekilmemiş. Fantastik Türk Sineması kendi başına bir yazı dizisi olur zaten.
Daltonları anmadan bitirmek olmak yazıyı. Her boyu uzuna Avarel dedik yıllarca.

Bir miktar spoiler vererek bu haftaki tefrikanın sonuna geldik, önümüzdeki haftaların birkaçında Anıl’ın televizyon ile maceraları ile devam edeceğiz gibi gözüküyor.

 

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

 

 

Read More

24 Oca SJ93 – Operasyon Çöl Kaplanı

SJ93 Ölüm müfrezesi, Karayip Körfezinde Cancun ve Havana’da gerçekleştirdikleri başarılı operasyon sonrası eve dönmüşlerdi. Ardından acil kod çağrısı ile Belgrad çıkartmasını ve ardından da Gürcistan Kar Kurdu operasyonlarını da alınlarının akıyla tamamladılar. Karada, havada ve denizde dosta güven ve düşmana korku salıyorlardı. Fakat uyanık olmak zorundaydılar, çünkü çok iyi biliyorlardı: “su uyur düşman uyumaz”.

Bu sefer görev onları farklı olduğu kadar da zorlu bir coğrafyaya çağırıyordu. Dünya barışı yine onlara bağlıydı. İşte böyle bir ortamda başladı Çöl Kaplanı Operasyonu.
Anıl, Yasin, Onur, İzzet, Batu, Mustafa ve Kunter; Akira Kurisawa’nın 7 Samurayı gibi Zulu Saatiyle saat 0300’da Fas Semalarında paraşütleri ile operasyon bölgesine süzülüyorlardı.

Neyse bu kadar geyik yeter. 2015 yılının başında, 40 yaşını Meksika-Küba seyahati ile taçlandıran biz SJ93 Mezunları, bu işten çok keyif aldığımızdan olacak, ne zaman bir araya gelsek bir sonraki tatil programını planlar olmuştuk. Bu planlamalar sonucunda başarıya ulaşmış, 2015 yılı sonunda bir Belgrad seyahati ve ardında 2017 yılının ilk çeyreğinde bir Gürcistan seyahatimiz oldu. Çekirdek kadro değişmezken işleri nedeni ile katılanlar ya da bunu kaçıranlar oldu ama hiçbir organizasyon Küba-Meksika organizasyonun seviyesine çıkamamıştı. İşte yine böyle toplandığımız bir akşam dünya haritası açıldı ve seçenekler masaya saçıldı: Güney Afrika ve Safari, Zanzibar, Palawan derken baktık seçenekler sınırsız, o zaman sınır şartlarını belirleyelim dedik.

Öncelikle İzmir çıkışlı maksimum 2 aktarma ile 6 saat altında bir uçuş olmalı şartını koyduk. Amsterdam gibi göreceli olarak daha kolay olan Avrupa şehirlerini bir arkadaşımızın özel nedeniyle eledik.  Eleme nedenimize hala güleriz. Çoğunluğu viski seven bir grupta olsak da İskoçya seçeneği de elenenler arasındaydı.
En sonunda istikamet olarak Fas’ı seçtik. Fas demek, benim için herkesin tersine, Marakeş değil Kazablanka’dır. Sonuçta Rick’in Kafesi oradaydı. Çoğunluğa uymak gerektiğinden seyahat güzergahı Marakeş’e gidiş ve dönüş olacak şekilde planlandı. Marakeş’te 2 gün geçirip, sonrasında çöle doğru yol alacak ve çölde kalıp Marakeş’ten Türkiye’ye dönecektik.

Yasin’in içine sinmedi Fas’a gidip benim Rick’in Kafesine uğramadan dönmem. Dönüşü Kazablanka’dan olacak şekilde ayarlayınca bana da fırsat doğdu. En sonunda “Ölmeden Önce Yapacaklarım” listemde olan Kazablanka’ya gidip Rick’in Kafesinde bir şeyler içebilecektim.

Yine Sj93 şanına yaraşır bir organizasyon yapıldı Yasin ve İzzet tarafından. İzzet grubu olduğu için, bizden önce oraya gidecekti ve bizle Marakeş’te buluşacaktı. Son dakika THY’den bir gol yedik ve Marakeş uçuşumuz iptal oldu ve seyahatimiz Kazablanka gidiş-dönüş olarak güncellendi. Dönüşün Kazablanka olması anlamlı idi ama varışın da oradan olması bize 3 saatlik ekstra bir araç yolculuğuna mal oldu. Yolculuk da biraz maceralı oldu, zaten normal bir şey bizi bulmaz.

Kazablanka havalimanında pasaport kuyruğu bir zulüm, bitmek bilmedi. Herhalde 2 saat kalmışızdır kuyrukta. Dışarı çıkıp transfer aracına binip Marakeş’e doğru yola koyulduk. Buraya kadar bir sorun yoktu. 2,5 saate varan bir yolculukla Marakeş’e vardık. Vardık varmasına ama bir türlü kalacağımız Kasr’ı bulamıyorduk.

Eski Marakeş surlarla çevrildiği için sokak araları aşırı dar ve trafik özellikle motorlar yüzünden oldukça sıkıntılı ilerliyor. Çünkü motorlar için neredeyse hiçbir kural yok. GPS’e güvenerek dar bir sokağa girdik ve ilerlemeye başladık. Sağlı sollu motorlar yanımızdan geçiyor. Aklımızda bir an önce kalacağımız yere ulaşma arzusuyla karşından bir araç gelmesin diye dua ediyoruz. Yolun sonunda bir T’ye geldik. Sola dönmemiz gerekiyor ama yolun dar ve aracın büyük olmasından dolayı dönme şansımız yok. Üstüne üslük T’nin her iki tarafından da araçlar gelmeye başladı. Bundan sonrası ise gerçekten korkutucuydu. 3 yönden gelen araçlar birbirlerine yol vermemek için tartışıyorlar, yol her yönden tıkanmış durumda. Her aracın arkasına araçlar ve motorlar doldu. Araç yoğunluğu zamanla insan yoğunluğuna da neden olunca dışarı çıkmaya bile korkar olduk. Arabanın içinde sıkıştık. Dışarda bir insan yığını, bize öfkeyle bakıyorlar ve yarı Arapça yarı Fransızca konuşuyorlar. “Kara Şahin Düştü” filminden bir sahne yaşar gibiydik, sanki birazdan evlerin çatısında bazukalar ile araca saldıracak diye bekliyorduk. 1 saatin ve sayısız dönme denemeleri sonunda şöför aracına daha fazla zarar vermemek için geri geri çıkmayı kabul etti. 2,5 saatte 250km alan bizler son 10 km toplam 2 saatte alarak sağsalim Kasr’ımıza vardır. Suratlar kireç gibiydi ama herkes hemen toplarladı kendini ve sokağa çıktık.

Kaldığımız yer, Eski Marakeş’in göbeğinde idi bu nedenle hemen çevreyi keşfe başladık. Kendimi bir anda Alfred Hitchcock’un efsane “The man who knew too much” filminin platosunda buldum sandım. Filmde gördüğüm yerler neredeyse hiç değişmemişti. 2 gün boyunca eski şehri yürüyerek tavaf ettik. Pazar yeri fotoğraf çekmek için harika bir yerdi ama maalesef fotoğraf çekildiğini gören gelip para istiyordu. Gizli kamera taktiğini kullanarak hiç para vermeden onlarca fotoğraf çekebildim. Sağolsun dostlarım seyahatlerimizde beni  turun fotoğrafçısı gibi düşünürler ve hiç fotoğrafım olmaz idi ama diğer seyahatlerimize göre aşama kaydettik çünkü arada benim fotoğraflarımı da çekiyorlar.

2. gecenin sonunda sabah erkenden Quarzazate’ye doğru yola çıktık. Çöle varmadan önce bir gece burada konaklayacaktık. Mesafe olarak 193 km olsa da yol koşulları oldukça zorlu idi. Önce Atlas dağlarına tırmandık. Sonra Ait Benhaddou’ya uğradık. Burası Gladyatör, İndiana Jones, Games of Thrones, Arabistanlı Lawrence, Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi birçok tarihi filme doğal plato olarak kullanılmış.

Devamında ise yine birçok filme plato olarak kullanılmış Atlas Studio’ya da uğradık. Akıllı geçinip öndeki yabancı gruba kaynayıp beleşe içeri girdik ama içerde dekorlarla olan ilişkimiz biraz abartı olunca ilgi çekip gruptan olmadığımızın farkına vardılar. Bu stüdyoda Prince of Persia, Gladiator, Klepatro ve Prison Break çekilmiş. Zorlu yolculuktan sonra kalacağımız yere vardığımızda halimiz kalmamıştı.

Ertesi güne yine sabah erken başladık, yolumuz yine uzundu (577 km) ve bu sefer zaman kısıtımız vardı. Gün batımında develerle çölde kalacağımız yere gitmemiz gerekiyordu. Uzun bir yolculuk sonrasında plana uygun olarak çöl sınırına ulaştık. Eşyalarımız bir 4×4 ile kamp alanına taşındı. Biz ise ATV’ler ile çölde bir tura katıldık. Yazlık yerde ATV kullananlara sık sık rastlıyoruz ama bana çok antipatik görünüyorlar ama çölde onları kullanmak inanılmaz bir keyif.

Ardından günün en son etkinliğine sıra geldi. Akşam kalacağımız kamp alanına develerle gidecektik. Bedevimiz boyumuza ve kilomuza göre bizi develere dağıttı. Sonra yolculuk başladı. Çok keyifli olduğu kadar bir o kadar da ağrılıydı. Arkadaki devenin sürekli kafası ile tacizleri de cabası. Ama rehberimiz tam doğru saatte bizi durdurdu ve ters ışık fotomuzu da çekebildik.

2 saate süren acılı yolculuk sonunda kamp alanına ulaştık. Kamp alanı dediğimiz aslında içinde banyo ve tuvaleti olan lüks çadırlar, yanlış anlaşılmasın. Ekip olarak seyahatin sadece çöl konaklamasında burjuva takıldık, kimse risk almak istemedi.

Yorgun ama mutlu bir şekilde etnik bir yemek ve ateş başında yerel müzik eşliğinde içkilerimizi içtik. Hava gündüze göre oldukça soğuktu ama her birimiz bu gece için tedarikliydik. Hatta çantaların ebatının büyük olması sadece bundandı.
Müzik bittikten sonra ateş başında oturup muhabbet ettik. Ben uzun pozlama fotoğraf çekme denemeleri yaptım. Çölde, o sonsuzlukta oturup gökyüzünü seyrederken daha iyi fark ettim, aslında okyanusdaki bir kum tanesi bile değiliz. Gökyüzü, yıldızlar o kadar sonsuz görünüyorlardı ki. Tarif edilmez bir çaresizlik ve o kadar da huzur doluyordu insan.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltı sonrası, arabamıza gitmek için 4×4 araca bindik. Araç çift kabinli bir Toyota idi. Onur, Yasin ve ben arkaya , aracın kasasına binip tutunduk. İçerdekilerin gazına gelen şöförümüz bize yarım saatlik efsane bir macera yaşattı. YAsin’de aksiyon kamerası ile bu anları ölümsüzleştirdi. Seyahat biraz daha uzasaydı zaten biz de ölümsüz olacaktı. Hala nasıl düşmedik o araçtan anlamadık. Her yavaş olun diye kabine vurduğumuzda sevgili dostlarımız bunu “daha hızlı” olarak çevirmişler, eksik olmasınlar.

Yine yollara düştük, bu sefer 9 saat civarında sürecekti. Uzun zorlu yolculuk tam zamanında bitti, biraz daha uzasa idi araba içinde bir “Shining” filme çekebilirdik. Varmanın verdiği heyecanla araçtan çıktığımızda bir SJ93 klasiği, hepimiz normale döndük. Hemen check-in işlemlerini tamamlayıp kalan saatlerde Kazablanka’da ne yapacağımızı planladık. Benim planım aylar hatta yıllar öncesinden hazırdı. Resepsiyondan restoran için isim desteği alıp taksilere atlayıp verilen adrese yola koyulduk. Ben önceden çevrimdışı haritamda Rick’in kafesini işaretlemiş ve kapanış saatleri hakkında tüm bilgiye sahip olarak gecenin devamına hazırdım. Restoran’daki keyifli yemek uzadıkça benim gerginliğim artıyordu. Daha fazla dayanamadım ve izin alarak bu geceyi anlamlandıracak adrese yol çıktım. Mustafa’da bana eşlik etmek istedi. Taksiye atladık ve 10 dakika kadar benim için uzun olacak bir yolculuktan sonra Rick’in kafesinin önünde durduk. İçeriye girip piyano yakın bir masaya oturduk. İçerisi çok kalabalık değildi ama şansımıza canlı müzik devam ediyordu. Garson menü vermek için masamıza geldiğinde, menüye bakmadan siparişimizi verdik. Tahmin edersiniz ki o kadar yolu kokteyl içmek için gelmemiştim. İçkilerimiz hemen geldi. Mustafa’dan bir süre fiziksel olarak yanında ama ruhen yanında olamayacağımı, müzik ve içkimle bir ruhsal yolculuğa çıkacağımı söyledim. Beni hoş göreceğini bildiğim için bunları söylerken hiç tereddüt etmedim. Dostluk bu olsa gerek. İçkim bitene kadar kaç kere seyrettiğimi bilmediğim filmin sahneleri gözümün önünde geçmesini seyrettim. Bu süre zarfında ne müzik çalıyordu bilmiyorum ama ben “As time goes by” ı dinliyordum. Nietzche’nin efsane aforizmalarından birine çok uyuyordu durumum:

Müziğin sesini duymayanlar dans edenleri deli sanırlar.

Çalan bir müzik vardı fonda ama ben başka şarkı dinliyordum. Bir süre filmin siyah beyaz sahnelerinde dolaştıktan sonra masaya ve Mustafa’ya döndüm. Mustafa ile bir oturuşta çok fazla caz ve yeraltı edebiyatı tüketebiliriz konuşurken ve zamanın nasıl geçtiğini hatırlamayız. Nitekim de böyle oldu; çalan şarkının bestecisi bizi onun başka bir şarkısına o bir filme o da bir kitaba derken garson masaya hesabı getirdi. O an çevremize baktığımda bizden başka kimse yoktu. Hesabı öderken orkestrada bizi selamlayarak sahneden ayrıldı. Dışarı çıktığımızda 2 tane taksi durdu kafenin önünde ve ekibin gerisi indi. Sonra pazarlıklar başladı içeriye girebilmek için fakat maalesef başarıya ulaşmadı. Ama Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım güvenlik görevlisi arkadaş kafenin önünde fotoğrafımızı çekti.

Ertesi gün öğleden sonra uçuşumuza kadar Kazablanka sokaklarında dolaştık, beklendiği gibi bir Marakeş değildi. Dönüş yolculuğu ise maceranın taçlanmasıydı. Çünkü Atatürk Havalimanından başladığımız yolculuk Yeni İstanbul Havalimanında sonlanacaktı. Eksik olmasın THY’ye bunu 0130 uçuşunu iptal edip beni sabaha aktarması ile ödüllendirdi. İstanbul’a indiğimde tek hayalim bir an önce THY’nin salonuna ulaşıp uyumaktı. Fakat yeni açılan bir havalimanında neyin nerede olduğunu bilen birini bulmak gerçekten zor oldu. İndikten 2 saat sonra kendime bir yer bulup biraz uyumaya çalıştım. Sabah İzmir’e iner inmez fabrikaya geçerek gerçek hayata hızlı bir dönüş yaptım. Bütün yorgunluğuna rağmen yine inanılmaz bir seyahat olmuştu.

Bir daha değil yurtdışı korkmadan, çekinmeden ne zaman tatil yapacağımızı bilmediğimiz bu günlerde tatil anılarını kelimelere büründürmek çok iyi geldi bana. Umarım size de keyif vermiştir.

Unutmadan ekleyim:

Yeşil Vadi Bizimdir, Yaşasın Seferoğulları, Kahrolsun Tellioğulları…

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More

17 Oca Geçen Bir Yılın Ardından

Bazı insanların sırf normal olabilmek için, olağanüstü enerji sarf ettiklerini kimse bilmez. 

1 yıl önce Albert Camus’un bu alıntısı ile başlamıştı blog yazmaya. Bir yıl geçmiş bile. Bu haftaki tefrikada “blogger” olarak ilk yılımı değerlendirmeye çalıştım. Bir nevi bir “Z Raporu” gibi bir şey oldu.

“Bir Mühendisin Gündüz Düşleri” adıyla her hafta bir yazı yazmayı hedeflemiştim. Tabi ki bir mühendis olarak hedefimin gerçekleşme oranını çıkardım: 52 hafta da toplam 38 yazı yazabilmişim. Hedef Gerçekleşme Oranım %73. İlk yıl için hiç fena değil diye düşünüyorum. İlk aylarda çok istikrarlı gidiyordum ama maalesef yılın ilerleyen dönemlerinde, yazılmış şeyler olsa da heybemde, bir türlü paylaşılacak kıvama getiremediğimden olsa gerek hedeflediğim yayınlama frekansını tutturamadım.

Bu iç çekişmelere de neden oldu bende: Nicelik için, KPI tutturmak için yazmıyordum bu yazıları ama mühendis beynim yine buna zorluyordu beni. Gelecek yıl hedefim mi ne? Valla dürüst konuşmak gerekirse bir hedefim yok. Bu yazılar, adına uygun -bir mühendisin gündüz düşleri- şekilde oluşacaklar ve piştiklerinde bende paylaşacağım. Bunları yazarken aklıma geçenlerde okuduğum kitaptan heybeme giren Osho’dan bir alıntı geldi: “İki Düşman Dilencinin Öyküsü”, tümünü paylaşmayacağım alıntının, hoşunuza giderse internetten araştırır, bulur ve okursunuz.

Ormanda yangın çıkmıştı. Bacakları olmayan dilenci kaçmaya kalksa asla yeteri kadar hızlı olmayacaktı. Ve gözleri kör olan dilencinin de çıkış yolunu bulması neredeyse imkansızdı. Ama bu acil durumdu. Kör olan, bacakları olmayana seslendi: “Kurtulmanın tek yolu var, seni omuzlarıma alacağım. Sen benim gözlerim olacaksın, ben de senin bacakların.” Ve kurtuldular.
…Yanmakta olan biziz, orman değil.
Akıl tek başına kördür. Bizi ormandan çıkartamaz. Zira sadece bacakları vardır. Sürekli tökezler, hangi yöne gideceğini bilemez. Düşe kalka yara bere içinde kalır ve kendine zarar verdikçe “Hayat Anlamsız” diye düşünmeye başlar.
…Kalp ise bacakları olmayan dilencidir. Görür, hisseder ama onu harekete geçirecek bacaklardan yoksundur. Olduğu yerde kalıp bekler. Birgün akıl anlayacak ve kalbinin gözlerini kullanabilecektir.
…Bilgelik, kalp ile aklın buluşmasıyla ortaya çıkar. Kalp atışlarınla aklının ürettikleri arasında uyum yaratma sanatını bir kez öğrendiğin zaman, bütün sırrı avuçların içine alırsın: Bütün gizemlerin kapısını açacak maymuncuğa sahip olursun.

Hayatın tüm olayı dengede kalabilmek, mühendis beynimle gündüz düşleri kuran kalbimin dengesini tutturmaya devam edeceğim gelecek yılda.

Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde geriye dönüp tüm yazılarımı tekrardan bir gözden geçirdim. Tam da istediğim gibi olmuş dedim. Edebi olarak çok başarılı olduklarını düşünmüyorum ama beyin-kalp dengesini ve dengesizliğini görebildim yazılarımda.

Bazen kaybettiğim bir insanı ölümsüzleştirmek istedim: Naduş’u, Atınç’ı, Nuri Abiyi, Apti Dedemi, hiç görmediğim Hilmi dedemi anlattım. Bazen bana değer katmaya devam edenleri, Babamı, Murat’ı, Lise arkadaşlarımı yazdım.
Gün geldi, işte edindiğim deneyimleri paylaştım belki birilerinin işine yarar diye. Bazen de o içimde kopan fırtınaları anlatmaya çalıştım.
Unutulmaması gereken anıları yazıya döktüm, söz uçmasın diye. Şiir sevgimi anlattım hatta sevdiğim şarkılardan şiir de yazdım.
Yazamadıklarım da oldu, belki gelecekte yazılacak ya da yazılsa da hiçbir zaman paylaşılmayacak.

Önümüzdeki sene de aynı böyle gidecek format, birçok konu ve taslak var heybemde. Bazı yazılar var ki çok uzun zamandır çalışıyorum üzerine: okuyorum, tefekkür ediyorum, bir türlü tamamlayamıyorum. Hep eksik kalıyor bir şeyler. Onları da tamamlayacağım bu sene.

Birçok gözlemim de oldu yazdıklarımın üstünden bir daha geçince: ilk yazılarımda çok şey verme kaygısı taşıyormuşum, resim koy, video koy, link ver, kolaj yap, kitap ve film önerisi ver. Bunda ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum.

Yazdığım yazılardan 2 tanesi Kuşadası “Yerel Tarih” dergisinde yayınlandı. Bu beni çok mutlu etti. Gerçi her iki yazı da tesadüf eseri milli bayramlarla ilgiliydi. Amacım milli bayramların yazarı olarak tanınma değil tabi ki. İlerleyen sayılarda umarım başka yazılarımda yayınlanır.

Yıl boyunca çok güzel geri bildirimler aldım yazılarımla ilgili. Başlangıçta özelden yazılan mesajlar ilerleyen günlerde yazılarıma yorum olarak bırakılmaya başlandı. Özel olarak gönderilen o kadar keyifli mesaj var ki insanı daha çok yazmaya teşvik ediyor. Tabi ki bu geri bildirimler sayesinde yaptığım hatalar konusunda kendimi geliştirme şansım da oldu. İnsan yazarken ne kadar uğraşsa da dışarıdan kendine bakamıyor.

“Yazı yazmaya devam etmem” yıl sonu için bana geribildirim yapanların ortak noktalarından biriydi. Hatta kitap yazmamı salık veren dostlarım da oldu. Beni çok heyecanlandırdı bu düşünce ama sonra üzerine oturup biraz düşünce şöyle bir karar aldım: Hedefim kitap yazmak değil ama bir kitap yazmak hayalim var. Şimdi ne fark var diyeceksiniz? Kitap yazmayı hedef haline getirirsem mühendis kafam yine sazı eline alacak ve o heyecan kaybolacak. Bu nedenle ben yazmaya devam edeceğim, belki yazdıklarım birgün kitap olur. Daha önce yazdıklarımın tümünü bir word dokümanına kopyaladığımda hiçbir formatlama olmadan 150 sayfaya ulaşmışım bu arada.

Koca bir yılın değerlendirmesi işte böyle. “O Gemi Bir Gün Gelecek” biliyorum. Bu arada bugün benim yaşgünüm, 46 yaşına ayak bastım, şimdilik biraz soğuk ama daha önce girenlerin yalancısıyım zamanla alışıyormuş insan. Sokağa çıkma yasağı olan bu hafta sonunda farklı medya yöntemlerini kullanarak bu yaş almamı, bir kardeşimin ifadesi ile kartlaşmamı hatırlatan, tüm dostlarıma sonsuz teşekkürler.
Hepsine söylediğim gibi bu iş parayla değil, sırayla ve daha önemlisi kendinizi kaç yaşınızda hissettiğinizdir, benim kaç yaşında hissettiğim tahmin ediyorsunuz herhalde. Bu kutlamalarda Birim’cim en efsanesiydi, ona da dediğim gibi “akıllı değilim ki akıllı dostlarım olsun.”

Yazımı tamamlarken bir yandan Beşiktaş-Galatasaray maçını seyrediyorum. Yaşgünümün son hediyesini de Beşiktaş veriyor bu arada. Birim, ne dedim sana; o sene bu sene, artık ışığı gördüm.

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

Read More

03 Oca Tutamıyorum Zamanı

Benim zamanla bir problemim var. “Benim de var” dediğinizi duyar gibiyim.
Sanki soğuk bir gecede boyu kısa kalan battaniye gibi, hani kafanıza çekersiniz ayağınız açıkta kalır, ayağınıza göre ayarlarsınız bu sefer de kafanız üşür ya işte onun gibi bir duygu yani.
Yıllardır zamanımın hiçbir şeye yetmediğinden yakındım ve yakınanlara tanık oldum. Yanlış anlaşılmasın, yakınmalarım bitmedi.

***

“Ahmakça” zamanımı yönetmeye çalıştım: daha az uyursam daha çok zamanım olur dedim, aynı anda birçok şeyi yapmaya çalıştım. Zaman yönetimi hakkında birçok makale okudum, eğitimlere katıldım. Birçok metodoloji ve aracı kullanmayı denedim. Hatta kendimi motive etmek için gözümün önüne sloganlar yapıştırdım.
Tüm bu denemelerim sonucunda kısa süreli başarılar elde ettim ama devamlılığı olmadı ve başladığım yere geri döndüm.

Tofaş’dan dostum Turgay, “Probleme Giriş 101” yazıma Süleyman Demirel’in “Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz” sözü ile katkıda bulunmuştu. Ben de zamanımın yönetimiyle olan sorunuma böyle bir bakış açısıyla bakabilir miyim diye yola çıktım.

***

Britannica Ansiklopedisine göre zaman, uzay boyutu olmayan ve ölçülebilen bir süreçtir. Zaman ayrıca düzlemsel 3 boyutun yanında dördüncü boyut olarak da tarif edilebilir.

Sir Isaac Newton “Principia” kitabında zaman için “mutlak, gerçek ve matematik barındıran zaman; doğası gereği kendisi dışında herhangi bir şeye bağlı olmadan hep eşit biçimde akan süre” tanımlamasını yapmıştır.

Sonra görecelik ve kuantum ile felsefik ve bilimsel dünya da zaman kavramıyla ilgili konular oldukça çetrefilleşti. Yazımın konusu bilimsel ve felsefik anlamda zaman kavramı olmadığı için daha fazla detaya girmeden tanımdan uzaklaşıyorum.

“Dünya üzerinde” (Newton Fiziğinin sınırları içinde) her birimiz için gün 24 saat, hafta 168 saat, ay 720 saat ve yıl da 8.760 saattir. Zamanımız sabittir, kimimiz için hızlı ya da kimimiz için yavaş akmaz, bazen böyle hissetsek de:

Bir yılın değerini; final sınavını geçememiş bir öğrenciye sor
Bir ayın değerini; erken doğum yapan bir anneye sor
Bir haftanın değerini; haftalık bir gazetenin editörüne sor
Bir saatin değerini; buluşmak isteyen aşıklara sor
Bir dakikanın değerini; treni, otobüsü ya da uçağı kaçıran birine sor
Bir saniyenin değerini; bir kazadan sağ çıkan birine sor.

Yukarıdaki alıntının farklı versiyonları internette mevcut, her ne kadar zamanın hızı aynı olsa da hissettiklerimiz farklı olmakta. Tatillerin ne kadar kısa olduğundan yakınırız, ne kadar çabuk sabah oldu daha yeni yattık deriz.

Küçük İskender bu göreceli zamana harika bir dize ile katkıda bulunmuştur:

Dünyanın en uzun gecesi 21 Aralık değil, beni terkettiğin gecedir.

***

Bir gün yine okunacak onlarca kitap, seyredilecek onlarca film ve dinlenecek onlarca plak olmasından ve benim bunları yapacak yeterli zamanın olmamasından yakınıp, zamanımı daha iyi yönetmek amacı ile neler yapmalı diye düşünmeye başladığımda bir aydınlanma yaşadım.

Meseleleri mesele etmezsem, meseleler mesele olmaktan çıkar.

Hatam zamanı yönetmeye çalışmaktı, oysa zamanı yönetme konusunda hiç bir etkim yoktu. Bir Hiro Nakamura değildim sonuçta, zamanı durdurma, hızına müdahale etme ya da zamanda hareket etme yeteneklerim yoktu. Sadece yaptığım tercihlerle yaşamımı yönetmeye ve zamana adapte etmeye gücüm vardı.

Aslında bu yaşadığım aydınlanma yıllardır okuduklarıma ve uygulamaya çalıştıklarıma bir adım geriye çekilip bir bütün olarak bakmaktı.
Başucu kitabım “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” ‘nda Stephen R. Covey yıllardır hayatımdaki roller ve önemli işlere öncelik vermemi söylüyordu.
David Allen “İş Bitirici” kitabında yapılacaklar listelerimle nasıl daha verimli ve daha huzurlu mücadele edebileceğimi ve delege etmenin önemini anlatıyordu.
En son olarak da yakın zamanda keşfettiğim Tiago Forte “İkinci Beynim” yaklaşımında her gün maruz kaldığımız büyük veri karşısından beynimin kapasitesini araçlar kullanarak nasıl arttıracağımı söylüyordu.

2020 gibi zor bir yıldan çıkıp 2021 gibi çok umut bağlamakta tereddüt ettiğim bir yıla girerken, kendimi yeni çatışmalara hazırlamak için 2 ek çalışma yaptım.

Birincisi, çevremdeki farklı nedenlerle bana temas eden insanlardan geri bildirim istedim. Ayın 31’ine kadar gelen geri bildirimler toparlayıp, sokağa çıkamayacağımız yılın ilk uzun hafta sonunda bunları değerlendirip kendi aynamla yüzleştim. Çok keyifli bir çalışma oldu. Kişisel Misyon Bildirgemi güncelledim. Kendime bir çok söz verdim.

İkincisi de, yeni yılda “yaşam yönetimimde” uygulamaya koyacağım yöntemleri geliştirip farklı mecralarda paylaşmaya devam edeceğim. Bu paylaşımlar sayesinde alacağım geri bildirimler, devamlılık konusunda beni motive ederken, ayrıca da iyileştirme imkanları da sunacak.

***

Yıllardır biriktiriyorum kimi elektronik ortamda (harici disk ya da bulut) kimi yazılı olarak dosyalarda kimi ise beynimin kıvrımlarında. Bazen o kadar gereksiz şeyleri tutuyorum ki aklımda, kızıyorum kendime. Hep daha fazlasına sahip olmak isterken, birbirlerine karışıyor her şey. Bazen de yazarken veya konuşurken kullanmak isteyeceğim ek bir bilgi ya da anektod daha sonra geliyor aklıma.

Youtube’da gezerken tanıştım Tiago Forte ve “My Second Brain” yaklaşımı ile.

4 yıldır Evernote kullanıyorum. Internette gezerken sevdiğim bir yazı görürsem hemen Evernote’a gönderiyorum daha sonra okumak için. Bir sürü klasör ve kategoriler yaptım. Hatta David Allen’in GTD (Getting Things Done) yaklaşımını bile denedim Evernote’da farklı kategoriler yaparak. 3. ay sonunda dağıldı sistemim.

Problemi her zaman yaptığım gibi, araçlarda aradım ve “Evernote yetersiz kalıyor başka araçlar bulmalıyım” dedim. Notion uygulaması ile bu arayışlar sırasında tanıştım.

Fakat Youtube’da Notion üzerine videolar seyrederken Tiago Forte ile yapılan bir webinar’i izledim. İşte aydınlama da o anda oldu.

Metodolojisi çok kolaydı: P.A.R.A. yani “Project – Projeler”, “Area-Alanlar”, “Resources -Kaynaklar” ve “Archive – Arşiv”.

  • P : Projeler, Hayattaki sorumlu olduğumuz alanlarda, başlama ve bitirme zamanı ve ölçülebilir çıktıları olan terminli işler
  • A : Alanlar, Stephan Covey’ in 2. alışkanlığında bizlerin hayatta rolleri ve ilgi alanları: Kendime, aileme (baba-anne, eş, çocuk, kardeş), iş yerime (üst, ast , müşteri , tedarikçi) , topluma (ülkem, arkadaşlarım, dernek, vakıf, cemaat) karşı sorumluluklarım, rollerim ve etki-ilgi alanlarım
  • R : Kaynaklar, Adından da anlaşılacağı üzere hayattaki rollerime dair bir çok farklı kaynaktan bilgiler, bir nevi kişisel wikipedia’m.
  • A : Arşiv ise geçmişte yaptığım ve tamamlanmış projeler.

Yeni bir araç öğrenmek için seyretmeye başladığım webinar, bir anda bana daha önce kullanmakta olduğum birçok temel araçlarla daha verimli bir sistemi tarif ediyordu. Kaynaklar her yerdeydi; bazen bir web sitesi, bazen bir ekran görüntüsü, ya da sesli not. Bunları Google Docs’da ya da Evernote da tutabilirdiniz. Aklınızda tutmanıza gerek yoktu.

Basit gibi anlattığım bu yöntem aslında göründüğü kadar basit değil; geriye dönüp tekrardan “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı Kitabı’nın ilk 3 bölümünü okumamı gerektirdi.
Sonra yıllar önce hazırladığım “Kişisel Misyon Bildirge”mi tekrar önüme alıp hayattaki rol ve etki alanlarımı gözden geçirmeye başladım. Daha hiç bir proje eklemedim listeme.
Ama kaynaklarımı “Notion”, “Onedrive” ve “Evernote”da düzenliyorum.
Bazı hobi ve ilgi alanları ile vedalaşıyorum. Bunu Kişisel Misyon Bildirgem ile koordine yapıyorum.

Bu temizlikte 5S kuralı kullanıyorum. Yıllardır hiç bakmadığım ya da açılmamış  bir sürü elektronik dökümanı tüm kopyaları ile sildim. Bunca sene ihtiyaç duymadığıma göre bundan sonra da ihtiyaç duymam. İnternette basit bir arama ile bulabileceğim ama arşivimde olan tüm kaynakları da aynı şekilde silmeye başladım.

Uygulamaya çalıştığım yöntemi tek bir cümlede anlatmak istesem nasıl olurdu diye düşündüm ve ortaya bu çıktı:

Rol ve sorumluluklarım için gerçekten önemli işlere öncelik veriyorum; bunun için, karşılaştığım “acil olsun yada olmasın önemli olmayan”  her iş için “doğru kişi ben miyim?” süzgeçinden geçirerek “delege etme” opsiyonu ya da “hayır” cevabını kullanıyorum. Tüm topladığım bilgileri ise beynimde tutmak yerine araçlar yardımı ile yarattığım “İkinci Beynim” de saklıyorum.

***

Yazdıklarımın faydası oldu mu ya da olacak mı bilmiyorum, belki de bazılarınız zaten benzer yöntemleri farklı isimlerle ya da isimsiz uyguluyorsunuz ama eğer bir şeyler katabildiysem ne mutlu bana.

Benim daha alacak çok yolum var bu konuda ve aralarda sizleri de haberdar edeceğim nasıl gittiğine dair.

***

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, haftaya görüşmek üzere, Eyvallah…

 

Read More

31 Ara Yılın Son Günü

Eskiden olsa “bu akşam ne yapacağız?” diye telaş içinde olur, çarşamba akşamında izne çıkar ve bir yerlere giderdik. Ama şimdi, perşembe günü en geç saat 21’de evlerimize gireceğiz ve pazartesi sabahına kadar en fazla yürüme mesafesinde bakkala gidebileceğiz. Eve misafirde kabul edemiyecek ya da misafirliğe de gidemiyeceğiz. Tabi ki istersek gidebiliriz ama sonrasında 4 gün daha birlikte olmak var, unutmamak lazım.

***

“Corona Günlerinde” yılbaşını nasıl mı kutlayacağım? Eskiden PTT kavramı vardı, Pijama – Terlik – Televizyon.

  • Uzun zamandır, evde olduğum günlerde sabah sanki dışarı çıkacak gibi giyiniyorum ve tüm gün böyle kalıyorum: yani pijama yok.
  • Terlikle İtalya’da yaşadığım zaman ve askerlik günleri sonrasında seviyeli bir ilişkim oluştu. Hani “bir daha terlik giyersem” şeklinde başlayan büyük laflar etmişliğim var. Büyük lokma ye, büyük laf söyleme derler ya şimdilerde karımın sözünü dinliyor ve terlik giyiyorum.
  • Televizyona gelince, ulusal kanallarda seyredecek bir şey bulan var mı içinizde, merak içerisindeyim.

Yani elde sadece Terlik var.

Görüntülü konuşmalarla dostlarımızın sofralarına misafir olacağız ve Youtube’dan 80’ler ve 90’ların TRT Yılbaşı Özel Programlarını seyredecek ve saat tam 12’i vurduğunda da dansöz oynatacağım. Çalma listemi hazırladım bile.

Eskiden Milli Piyango bileti alırdım, artık almıyorum. Bunun yerine yeni yılın ilk hafta maçlarına sürpriz bir iddia kuponu yapacağım. İstatistik olarak kazanma şansım daha yüksek.

***

Olaya Polyanna gözlüklerimle bakarsam, aslında bu karantina şartlarında yılbaşını kutlamak çok da fena bir fikir değilmiş gibi geliyor bana. Her sene sonunda kendimce “geçirdiğim yılın muhasebesini” yapmaya çalışırdım. Ama bir yılbaşı programına dahil olma durumunda ya bunu istediğim gibi gerçekleştiremez ya da uyumsuz olurdum. Bu sene sınırsız bir özgürlüğe sahip oldum kısıtlamalar sayesinde.

Bu özgürlüğümü biraz daha taçlandırmak için, işlerin ve iş arkadaşlarımın sayesinde Pazartesi-Perşembe arası için izin aldım. Eskiden olsa toplam 10 günlük tatil demekti bu, ver elini yurtdışı. Şimdiler de akşam yemeğe bile gidemiyoruz.

Bu dönemi uzun zamandır planlıyordum, 31 Aralık itibarıyla programıma uygun gidiyorum.

  • Mandalorian’ın 2. Sezonunu blok halinde seyrettim. Spoiler vermiyorum ama sonunda gözlerim doldu.
  • Uzun zamandır aklımda olan bir blog yazısını yayınladım ve 2 tane de taslak yazıda ilerleme sağladım.
  • Bilgisayarda ve bulutta olan bir sürü ıvır zıvır dosyayı kategorize ettim.

***

Bu kadar fason işle uğraşmamın amacı  aslında 1-3 Ocak arası planladığım daha büyük bir işe odaklanabilmekti. Üstümüzden bir tır geçti bu sene, plakasını aldım:2020.

2021 nasıl geçecek bilmiyorum ama durup yaşadıklarım üzerine düşünmem lazım. Yeni yılın ilk günleri bunun için iyi bir fırsat. Bu sene özelinde biraz değişiklik yaptım. Daha kısıtlı topladığım geri bildirimi bu sene farklı alanlarda hayatıma temas eden birçok kişiden istedim.

Geri bildirimde 3 soru sordum ve her soruya maksimum 3 cevap istedim. Testi ben yaratmadım, tahmin edeceğiniz üzere Stephan Covey’den aldım. 2021 yılında başlamam, devam etmem ve yapmayı bırakmam gereken 3 şey.

Bu gece yarısına kadar süre verdim. Bakalım süresini sonuna kadar kim kullanacak?

Çok farklı cevaplar aldım, iyi ya da kötü demiyorum, çünkü doğru-yanlış cevap olmadığı gibi iyi-kötü cevapda yok. Ama benim için değerli onlarca görüş var. Bazılarında gerçekten sarsıldım bunu itiraf edebilirim. Kimin gönderdiğine bakmadan içerik olarak benzer olanları kategoriler halinde organize ediyorum. Hayatıma farklı alanlarda temas edenlerin benzer yorumlar yapmaları beni hiç şaşırtmadı.

Bana ne kadar cesur olduğumu yazan arkadaşlarım olmuş bu geri bildirim istemim karşısında. Bana bütün dürüstlüğü ile cevap veren ya da vermeyeceğini söyleyenler en az benim kadar cesurlar.

Geri bildirim almakta vermekte büyük erdem. Hatta benden aynı şekilde geri bildirim isteyenleri ve bunu kendi içinde uygulacak olanları bilmek çok keyif veriyor insana. Belki çevremde daha çok insan şirketlerinin onları zorladıkları için değil gerçekten kendilerini ve çevresindeki insanları geliştirmek için bu geri bildirim oyununu oynarlar.

***

1 Ocak sabahı kalkınca ne olacak? Aslında geri bildirim istediğim herkese açıkladım. Bu geri bildirimler ve yıl boyunca tuttuklarımla aynanın, kendi aynamın karşısına çıkacağım.


Kendini bulma savaşında
Amacına ulaştığında
ve bir gün dünya seni kral yaptığında
Hemen bir ayna bul ve kendine bak
O aynadaki adamın ne söyleyeceğine çok dikkat et ve onu iyi dinle.

Mevlana “Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cama bakar, özünü görmek isteyen cana bakar” der. Benimki de böyle candan bir ayna ama bana karşı çok acımasız bir ayna. Bu sefer biraz hazırlıklı gidiyorum karşısına. Yanımda, yıl boyunca farklı nedenlerle temas ettiğim birçok insanın geri bildirimleri var. Ama çok iyi biliyorum ki:


Hayatın akışı içinde, belki, bütün dünyayı bile kandırabilirsin
Ayrıca, bütün bu zaman zarfında, sırtını okşayanlar ve sana
gerçekte hak ettiğinden çok daha fazla farklı ve güzel şeyler söyleyenlerden çıkar.
Ama sonunda mükafatın yanıp tutuşan bir vicdan, üzüntünden
kavrulan bir kalp ve seller gibi akan göz yaşları olur.
Eğer sen aynadaki adamı aldatmaya çalışıyorsan.

İtalik olarak alıntı yaptığı şiir benim değil, kimin olduğunu da bilmiyorum. Bana hediye edilen bir kitabın arasında buldum. Bence hediye eden, bu şiiri de bulmamı istemiş. Işıklarda uyusun. Bu yazıyı yazmaya başladığımda aklımda bile yoktu ondan alıntı yapmak.

Hayat, hiçbir işini tesadüfe bırakmadığını yine kanıtladı. Bakalım aynamla hesaplaşmam nasıl gidecek?

Zor bir yılı bitiriyorum, bitiriyoruz.

Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve umut getirsin.

***

Ne kadar sürç-ü lisan ettikse af fola, yeni yılda görüşmek üzere, Eyvallah…

Read More