Genel arşivleri - Sayfa 2 / 7 - Anıl Şakrak
1
archive,paged,category,category-genel,category-1,paged-2,category-paged-2,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-9.1.3,wpb-js-composer js-comp-ver-4.11.2.1,vc_responsive

Genel

14 Kas Dönüm Noktaları

Hayatımda, tıpkı herkes gibi birçok dönüm noktası oldu, olmaya da devam edeceğini biliyorum.

“Ah Keşkelerim” her zaman oldu elbette, ama yaşadıklarımdan hep zevk aldım.

Bu aralar paralel ve holografik evren üzerine okumalarım ve dinlemelerim oldu. Sanırım bundan olacak, yine bir gün işe giderken aklıma bir soru takıldı.

Beni ben yapan dönüm noktaları ne idi ve seçimlerim farklı olsaydı nasıl olurdu?

Mühendis beynim hemen çalışmaya başladı ; gelecekte bunlardan birer hikaye çıkarabilirim umuduyla, bir akış şeması oluşturmaya başladım bile.

Herkes gibi seçimlerimden pişmanlıklarım oldu ama onlarla barışmayı da yıllar içinde öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum. Ama paralel hayatlarım üzerine düşünmek, bunlar üzerine hayal kurmak keyifli bir şey.

Tavsiye ederim.

Yazıyı düşlerken aklıma birçok film ve dizi geldi; Rastlantının Böylesi (Sliding Doors), Kelebek Etkisi (Butterfly Effect), Aile Babası (Family Man), Fringe, Dark ve tabi ki Geleceğe Dönüş Serisi gibi.

***

Annemin fransızca öğrenme konusunda gerçekleşememiş bir hayali olmasaydı, tıpkı her Kuşadalı gibi Türk Kolejinde yatılı bir öğrenci olacaktım. Annemin bu özlemi, eğitim hayatımın temelini oluşturdu. Paralel dünyamda akademik başarım konusunda bir yorum yapamam ama yurt ortamıyla daha erken tanışmam ve ilkokul arkadaş çevremi değiştirememem farklı bir ben yaratacaktı. Buna eminim.

Lise 1 yazında, arkadaşım Tolga’nın Odtü Fizikten arkadaşları ile tanışmasam ve Erdal İnönü akademisyenlikten politikaya geçmeseydi, belki de sayısalcı olmaz ve o zamanın en popüler bölümü olan işletme okumayı seçebilirdim. Belki şu an bir plaza insanı olarak her gün takım elbise giyerek çalışabilirdim. Bu paralel evrendeki Anıl’ı düşünmek hiç hoşuma gitmedi.

Lise 2 de, voleybolda en forma olduğum dönemde, salakça bir nedenle Türkiye Finallerine gidememiştim. Öğrenci sayısının az olduğu, herkesin birbirini tanıdığı bir okulda, futbol yasağına rağmen futbol oynarken müdür bizi gördü diye kaçtık. Tuvaletten bir kapısından girip öteki kapısında sınıfa kaçmaktı amacımız. Tuvaletin ortasında anlamsız bir sıçrama isteği geldi. Taş gibi bir kafam varmış, o gün öğrendim.
O güne kadar yönetimden saklamayı becerdiğim dalgalı uzun saçlarımı sıyrılan kafa derimi dikebilmek için kazıdılar. Daha sonra saçlarım zaman içerisinde dökülmeye başladı. Paralel evrende Türkiye kupasına gidebilirdim, okulumuza bir kupa getirebilirdik ve belki de hala babam gibi saçlarım olabilirdi.

Lise yıllarında Odtü’ye gezmeye gidip ben bu okulda okuyacağım diye bir takıntı yapmasaydım, İstanbul seçeneklerini de yazabilirdim. Belki de ilk sene kazanamayıp boşa bir yıl geçirmezdim. Odtü’de okuduğum için hiç pişman olmadım. Ama İstanbul’da yaşamak fikrine hep uzak kaldım. Bu uzaklık mesleki açıdan farklı pencereler açabilirdi bana ama olmadı. Artık “başka sefere” demekten başka bir çare yok.

Üniversiteyi kazanamadım sene, çalıştığım dükkanda otururken ilkokul arkadaşımın akşam dışarı çıkıyoruz kafa dağıtırsın teklifini kabul etmeseydim eğer dershanenin bursluluk sınavından haberim olmayacak ve üzerime yapışan o başarısızlık elbisesini atmayacaktım. İkinci sene hangi okul ve bölüm olursa olsun diyecektim belki de.

Üniversite-1 yazında tatil için bir yere gitmekle kalmak arasında bir tercih yaptım. Kalmayı seçtim. Gitseydim nasıl olurdu hep hayalini kurarım.

Okul çıkışı o yolu seçmeseydim veya durmasaydım eğer hayatım daha farklı olabilirdi. Hayatımda önemli bir dönüm noktasıydı. Yaşanan her şeye rağmen iyi ki olmuş dediğim yanları var. Paralel Evrenini düşünmek istemem.

Geçmişte bir gün yol ayrımında Anadolu caddesi yerine Çevre yolunu seçseydim o trafik kazasına karışmayacaktım. Kazadan bir fiziki ve hukuki bir zararla çıkmadım. Ama o gün yine hayatımda önemli bir dönüm noktası gerçekleşti.

O bilgisayar tuş kombinasyonuna kazara bulmasa, beni aramak aklına gelmese şu an farklı bir Anıl olacaktım.

Liste aslında çok uzun ama paylaşabildiklerim bunlarla sınırlı.

***

Dire Straits’in neredeyse tüm şarkılarını severim, kendi paramla aldığım ilk cd onların albümüdür. Bu yazı oluşurken “Brothers in Arms” şarkısına takıldım bir anda;

Çok fazla farklı dünya var
Çok fazla farklı güneş
Ama bizim tek bir dünyamız var
Ve başka olanlarda yaşadık

Peki gerçekten başka olanlarda mı yaşıyoruz diye sormak geliyor içimden. Aslında özgür irademle seçimler yaptım her bir dönüm noktasında ve diğer yolu seçen benle o gün vedalaştım. Seçme özgürlüğün farkındayım hatta insanın en önemli özelliğinin bu olduğunu düşünüyorum.
Sartre özgürlükle başa çıkmanın zor olduğunu ve insanların çoğunlukla özgür olduğu fikrinden kaçındığını söyler. Hatta özgür değilmiş gibi düşünmeyi ve davranmayı seçtiğinin altını çizer.

Yukarıdaki her bir dönüm noktası aslında birer seçimdi benim için, ve her seçilmeyen ise bir vazgeçiş, kaybedişti. Kayıpların sorumluğunu almak acı vericidir. Sartre, özgür olduğumuzu reddetmemizi veya seçim şansımız olduğunu kabul etmemizi “Kötü İnanç” olarak adlandırır.

Ben hala özgür olduğumuza inanlardanım.

Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben hep az kullanılanı seçtim. Bu hayatımdaki tüm farkı yarattı.

Robert Frost’un “The road not taken” şiiri her zaman kılavuzum oldu hayatta. Yazı için gezinirken internetin derinliklerinde benim için önemli bir bilgi ile karşılaştım. Mr. Keating öğrencilerini bu şiiri okumuş. Kaç kere seyretmiş olsam da her zaman beni yeniden etkiliyecek bir şeyler buluyorum hala Ölü Ozanlar Derneğinde.

Ben başta dediğim gibi seçimlerimden ve sonuçlarından dolayı mutsuz değilim. Daha mutlu olabilir miydim bilmiyorum. Bazen bunlar üzerine gündüz düşleri kurmak ise beni besliyor sadece.

***

Son olarak;

Kapak fotoğrafı, Akbük’de iskele üstünde, keyifli bir bisiklet turu ve deniz sefası sonrası yazımı tamamlarken haberim olmadan çekildi. Başka bir dönüm noktamın sonucunda oradaydım. Bundan yaklaşık 6 sene önce sektör değişikliği sonrası hayatıma hem iş hem de hobi olarak bisiklet girdi. Mutlu olduğum kadar mutsuz olduğum anlarda var. Alt toplam da mutluyum.

Bakalım ilerleyen bölümlerde kahramanımızı ne maceralar bekliyor?

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

Read More

04 Kas Gökova Pedallarımın Altında

25 Ekim’de ajandamı düzenledim, ofis dışı otomatik maili etkinleştirdim ve öğleden sonra ofisten arkama bakmadan kaçarcasına çıktım. Eve varıp, dün akşamdan hazırladığım çantamı almam ve  Bostanlı feribot iskelesinde koşar adımlarla ilerlemem bir anda oldu.

Pandemi nedeniyle ara verilen Gökova Bisiklet Turuna gitmek için hem fiziken hem de ruhen hazırdım. Vapur yolculuğu sırasında, günlük hayat telaşlarını martılara atmaya başlamıştım bile. Üçkuyular iskelesinde Tolga beni bekliyordu. Gün batımında, Bodrum’a doğru, İzmir’den ve dünya kaygılarından uzaklaşıyorduk. Fonda da bu yolculuk için hazırlanmış çalma listemiz eşliğinde Bodrum Zetaş kamp alanına doğru yolculuğumuz böyle başlamıştı.

***

Bu sene 15. düzenlenen Gökova Bisiklet Turuna tam olarak ikinci kez katılıyordum. İlk katıldığımda takvim çakışmasından dolayı Muğla’dan Akyaka’ya kadar sürebilmiştim ve sonrasında iş seyahatine çıkmıştım. Muğla’dan başlayan tam katıldığım tur sırasıyla Akbük, Ören, Bodrum yönüne devam etmişti. O zamanlarda blog yazmaya (yaşadıklarımı kayıt altına almaya) başlamadığımdan olsa gerek net hatırlamadığım onlarca güzel anım olmuştu. Bu sefer sadece yaşamayacaktım ayrıca yaşadıklarımı kayıt altına alacaktım. Bodrum’a gelirken, aklımda kayıt altına alınacak anıları hayal ederek geçti yolculuk.

Daha Zetaş kamp alanına varmadan, yol boyunca başta Levent Sevil ve dostlarımız tarafından “Hadi Gari gelin” diye taciz telefonlarına maruz kalıyorduk. Kampa 9 gibi vardığımızda ise aylardır görmediğimiz tüm dostlarımızın sıcak karşılamasıyla “nerede kalmıştık” diyerek sohbete başladık. Tabi ki Levent Abi’nin her yarım bir saatte bir tüm kamp alanının duyabileceği şekilde “yarın koğuş kalk 7’de” bağrışlarını unutmak mümkün değildi. Bütün tur boyunca bu haykırışlara maruz kaldık, iyi ki de kalmışız. İyi ki varsın Başkan.

Her zaman altını çizerek söylediğim gibi ben bir bisiklet sporcusu değilim, sosyal bir bisiklet kullanıcısıyım. Son 6 yılda işim nedeniyle de birçok bu tür aktiviteye de katılma imkanım oldu. Bunun gibi birçok tura katılan kimle konuştuysam, hep aynı cevabı aldım;

“Gökova Bisiklet Turu” bisiklet turlarının kraliçesidir.

Her detayı ile özel olan tur, formaları ile de ayrı özeldir. Coka Ahmet yine döktürmüştü ince detaylarda. Formadaki çizgilerin eğiminin 15 derece olduğunu söylediğine kendisine ve sanatına hayranlığım daha da arttı. Sende iyi ki varsın Coka.

***

İlk gece kamp alanı diğer gecelere kıyasla daha sessizdi. Bodrum’da olmamızdan olsa gerek herkes bir yerlere dağılmış ya da Tarkan’ın bisikletlerine son kontrolleri yapması için sırasını bekliyordu. Biz ise yanan kamp ateşinin yamacında Marko’nun kemençesi eşliğinde içtiklerimiz ve sohbetlerimizle ısınmaya çalışıyorduk. Ateşin sıcaklığı ve kemençenin sesi çevremizdeki kalabalığı arttırıyordu. Yavaş yavaş ısınmaya başlamıştık. Tek korkumuz ise önümüzdeki günlerde yağış olma ihtimaliydi. Levent Abi’nin ısrarlı kalkış saatini hatırlatmaları neticesinde yatmaya gittik.

Sabah kamp alanı, dün akşamın aksine daha hareketliydi. Günün ışımasıyla birlikte herkes çadırını toplama telaşı içerisine girişti. Tabi ki bu telaş eski dostlarla hasret giderme ve yeni dostlar edinmeye engel değildi. Kahvaltımızın ardından, bir Gökova Bisiklet Turu klasiği olan Bodrum Antik Tiyatroya toplu fotoğraf çektirmek için pedallamaya başladık. Çekim sonrası ise ilk günün rotası Çökertme idi.

Deseniz ki: “Kırmızı kiremitli, güzel bir ev gördüm. Pencerelerde saksılar, çatısında kumrular vardı”. Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi ama “yüz bin liralık bir ev gördüm” deyin, bakın nasıl: “Aman ne güzel ev” diye haykıracaklardır. 

Küçük Prens’den bu alıntıyı boşuna yapmadım. Sizlere rotaların eğimi, kaç kilometre pedalladığımız hakkında bir bilgi verme arzum yok. İsteyenler turun web sitesinden verileri indirip bunların hepsini görebilir ve strava’larına yükleyip çeşitli hesaplamalar yapabilirler.

Ben hayatım boyunca Küçük Prens’in tarafında olmaya çalışıyorum. Çünkü ben, bir yanım orman bir yanım deniz olan harika rotalarda hayaller kurarak bisiklet sürdüm bu unutulmaz 4 gün boyunca.

***

Çökertmeye doğru pedallarken yangından etkilenen yerler her birimizin yüreğini dağladı. Gerek sosyal medya canlı paylaşımlarından gerekse de televizyonlardan bunları görmüştük. Ama çıplak gözle görürken bir de dokunabilmek ve kokusunu alabilmek gerçekten çok üzücüydü. Hele de bundan 2 sene önce aynı yerlerde pedalladıysanız. Tek umudum doğanın kendini yenileyeceğini biliyor olmam, insan denen doymak bilmeyen canlıya rağmen.

Çocuk mezarlığını çıkıp Mazı’ya ulaştığımızda ise yine harika bir yemek bizi bekliyordu. Çocuk Mezarlığı rampasını geçen sefer inmiştik ve daha asfaltlanmamıştı. İnerken asfalt olmaması ne kadar eğlenceliyse çıkarken de asfalt olması bir o kadar konforluydu. Ağaçların arasından sızan güneş ışığının altında önümde süren dostlarım bana harika fotoğraf kareleri sunuyordu. Bu anlara daha önceden hazırladığım klasik, caz, fransız şansonları ve hatta (rampalarda) metal baladlardan oluşan çalma listelerim eşlik ediyordu. Umarım yol boyunca kimseye rahatsızlık vermemişimdir bu sesli bisikletimle. (Playlist’lerimin için spotify adresimi buraya bırakıyorum: https://open.spotify.com/user/11126900247?si=ec7b61b9b9f1446f )

Mazı’da yemek sonrası keyifli olduğu kadar hüzünlü bir inişle Çökertmeye vararak ilk günü tamamladık. Varışla beraber rutin tatlı telaş başladı. Çadırlar kuruldu, yemekler pişmeye başladı. Sahil denize girenler, koyu sohbete dalanlarla doluydu. Keyifli bir akşam yemeği sonrası turun demirbaşlarından Ahmet Abi’nin kokoreçleri eşliğinde geceye devam ettik. Sohbet öyle keyifliydi ki, sesten rahatsız olup yanımıza gelen sohbete dahil oluyordu.

***

İkinci gün rotamız Akbük’dü ve önümüzde Kultak Rampası vardı. Herkes sanki dün bisiklet sürmemiş gibi aynı heyecanla yollara düştü. Bir cennetten diğer bir komşu cennete sürüyorduk demir atlarımızı. Dünün aksine bu bölge daha az etkilenmişti yangından. Ören’de mola verdik. Her mola verdiğimiz yerde olduğu gibi bizi rampa önü ikramımız bekliyordu. Sayemizde köy kahveleri olağan dışı yoğundu. Yol boyunca da durduğumuz her yerde esnafı hep mutlu ettik. Kultak rampasında Selim Helvacı’ya biraz destek attım ve getirdiği ip ile onu rampalarda çektim. Rampanın bitiminde her zaman olduğu gibi Ahmet Abi pozisyon almıştı. Çeyrek kokoreç ve buz gibi içecekler bizleri bekliyordu. Benim içecek tercihimi tahmin etmişsinizdir.

Vecihi drone ile bizi çekeceğinden Akbük inişi öncesi tepede toplandık. Manzara inanılmazdı. Tura gelmeden Nilay Örnek’in Nihat Sırdar ile yaptığı podcast’i dinlemiştim. Nihat Sırdar “Türkiye’yi gerçekten gezmeden Dünya’yı gezmenin çok da anlamlı olmadığını” söylüyordu bu yayında. Akbük’e tepeden bakarken aynı şeyleri düşünmemek elde değildi.

Tabi ki koyda demirlemiş olan Bill Gates’in tekneciğini de gördük. Konaklama alanı olarak turun en sevdiğim yeri olan Akbük’e iniş her zamanki gibi çok keyifliydi. Bunu kayıt altına alıp benimle paylaşan dostlarıma sonsuz teşekkürler.

Akbük kamp alanı sakinliği, doğallığı ve eğlenceleriyle benim her zaman favorim olmuştur. Yine şaşırtmadı beni. Orada yaşananlar orada kalır diyeceğim ama o kadar görüntü var ki kesin sızacaktır. Olsun, çok eğlendik sonuçta. Akşam eğlencesi bir anda kına gecesine döndü. “Ben sadece klasik müzik dinlerim” diyen nice yiğit sahnede gerdan kırıyordu. Her masada ise Akbük açıklarında demirlemiş olan Bill Gates’in teknesi ve ona inen helikopter konuşuluyordu. Bill Gates’in mi yoksa Jeff Bezoz’un teknesi mi? Gerçekten hala bilmiyorum.

Boşuna dememişler “Zenginin parası züğürdün çenesini yorar” diye.

***

Akbük sabahı yine muhteşemdi. Gece 1,5 geçiyordu yattığımda ama saat 5,5 da ayaktaydım. Gürültülerimizden olacak Bill Amca’nın teknesi çoktan demir almıştı. Ben ise elimde tripot ve kamera gün doğumunu beklemeye başladım. Kapak resmi de bu beklemenin bir mükafatı oldu bana.

Akbük-Akyaka arası bence bu turun en güzel rotası, bir yanında deniz bir yanında çam ağaçları ile insanı büyülüyor. Bu yolu arabayla da geçmiştim ama bisikletle geçmek başka bir şey. Eee boşuna dememiş Milan Kundera;

Hız unutturur, yavaşlık hatırlatır.

Yavaşladıkça yol olmaktan çıkıyor, bir düş yolculuğuna dönüyor bir anda.

Akyaka’ya gidip Azmak’a girmeden olmazdı tabi ki. Bu sefer hazırlıksızdım, mayom yanımda değildi. Bisiklet şortu ile girdiğimde kurumasıyla ilgili talihsiz bir deneyimi Akbük’de yaşadığım için ayaklarımı sokmakla yetindim. Öğle yemeği sonrası Akyaka’dan Çubucak Kamp alanına doğru pedallamaya devam ettik. Bu güzergahın Okluk girişine kadar bölümünü sevmiyorum, çok fazla araç var yolda. Ama Okluk ayrımından sonra uzun bir süre trafikten uzaklaşıyoruz. Harika bir rotada sürdük demir atlarımızı. Hisarönü düzlüğüne indikten sonra yine trafiğe maruz kaldık.

Turun bu kısmının en güzel yanı güzel bir kahveciye rastlamamızdı. Uzun zamandan sonra kafein ihtiyacımı Türk Kahvesi dışında nitelikli bir kahve ile giderdim. Kahveci sabah dükkanını açarken bugün bu kadar iş yapacağından habersizdi bence. Müşteri patlaması yaşamıştır herhalde. Yıllardır Bisiklet Turizmi ile ilgili söylediklerimin gerçekleştiğini görmek gerçekten keyif vericiydi. Turda elektrik destekli bisiklet sayısının artışı, diğer bir gözlemimdi. Göreceli olarak zorlu parkurlara rağmen, bu deneyimi yaşama fırsatının daha geniş tabana yayılma fırsatını sağlanması, zamanla gerek bisiklet kültürünün gerekse de bisiklet turizminin gelişimine katkı sağlayacaktır. Ben de tura elektrik destekli bisikletimle (egaravelim) katıldım. Yürürken bile sorun yapan kalçam, tur boyunca hiç bana kendini hatırlatmadı, keyfimi bozmadı.

Kahve molası sonrası göreceli olarak keyifsiz bir yolda harika bir kamp alanına vardım. Çubucak kamp alanı çam ağaçlarının altında denize sıfır cennetten başka bir köşeydi.

Akşam programın nedeniyle kamp alanında fazla kalamadım. Bu da bir sonraki tura bir “ah keşkem” olarak kalacak.

***

Sabah kamp alanına vardığımda kahvaltı servisi başlamıştı. Bir tarafta çadır toplayanlar bir tarafta ise kahvaltı yapanlar vardı. Her yıl olduğu gibi iskelede toplu fotoğraf çektirdik. Teknolojinin ilerlemesini burada da görüyorduk. Çok güzel drone çekimleri de yapıldı ve turun en zorlu rotasına herkes hazırdı. Levent abi ikramları yerlerini bildirdi, bu sefer iki ikram rotası vardı; bu önümüzde iki sağlam rampa var demekti.

“Balıkaşıran’dan bu yana akıllı adam geçmez” derler.

Biz de Balıkaşıran’ı geçerek tarafımızı belli ettik yine. Balıkaşıran çıkışı benim için bir tefekkür gibiydi. Nefesim kesildi çoğu zaman ama nefesimi kesen pedallamam değildi. Rota öyle güzeldi ki, çevreme bakmaktan nefesim kesildi zaman zaman. Yine müzik eşliğinde ve zaman zaman keyifli sohbetlerle zirveye nasıl vardım anlamadım bile. Bir tur klasiği olarak tabi ki Balıkaşıran Tabelası önünde resim çektirdim.

Öğle yemeğini yine enfes bir kamp alanında yaptık devamında ise göreceli olarak düz ama rüzgarlı ve trafiği bol bir yolda Datça’ya yol aldık. Yolda kahveci bulma umuduyla yoldan çıktık ve harika bir patikadan Datça merkeze ulaştık.

Daha önce Datça’da kamplama olmamıştı bu nedenle Akbük’ün turun en güzel kamp alanı olduğunu iddia ederdim. Ama bu Datça’ya varmadan önceydi. Datça’yı zaten her zaman sevmişimdir. Ama kamp alanını gördükten sonra bir daha aşık oldum.

Her güzel şeyin bir sonu vardır. Datça’ya varmam ile tur benim için maalesef bitiyordu. Bu da ikinci “ah keşkem” dir. Akşam dostlarımla vedalaştım ve dönüş yoluna geçtim. Vedalaşamadığım dostlarım oldu, artık onlarla da yeni turlarda bunu telafi ederim diye umuyorum.

***

Yolda pedallarken kendimle baş başa kaldım ve bundan çok keyif aldım. Yıllardır biriktiririm ve en sevdiğim yanım bu biriktirdiklerim doğru zamanlarda aklıma gelir. Yine öyle oldu. “Kafkaokur” dergisinde Hazal Kebabçı’dan bir alıntıyı almışım heybeme zamanında.

…Bazen her şeyin ortasında öylece durmak istiyorum. Akıp giden trafiğe karşı bir caddenin ortasında, içime batan tüm şeylerle gün doğumunda, daha önce hiç gitmediğim bir kafenin cam kenarında, mutluluğun, hem hüznün, bu hayata dair her ne varsa hepsinin karşısında öylece durmak istiyorum…

Yıllar önce Tofaş’da çalışırken, gri bir sabah, masmavi bir an yaşamıştım. Sabah mesai başlangıcında, fabrika girişinde kulağımda Patricia Kaas’ın “Mon Mec a Moi” şarkısının sonundaki keman sesleri ile o telaşla yürüyen kalabalıkta yükseldiğimi hissetmiştim. Bu anı da yıllardır heybemde duruyordu ve bir daha yaşayamam sanıyordum.

Artık böyle düşünmüyorum. Akbükten Akyaka’ya pedallarken ya da Balıkaşıran’ı çıkarken bu anları yine yaşadım. Öylece durmak, kalmak istedim o anlarda.

İşte “Öyle bir rüya” idi yaşadıklarım.

***

Hayat ve fabrika devam ederken, direk ve dolaylı olarak, kısa bir süre de olsa hayatı durdurmama fırsat veren en başta değerli eşim ve herkese sonsuz teşekkürler.

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

Read More

03 Eki Yönetme Yaşı

Aklıma hep “garip sorular” takılıyor ve bunlara kendimce cevaplar bulmaya çalışıyorum. Bu sorular ve cevaplarımı da kayda geçiriyorum. Bunlardan bazıları belli bir olgunluğa geldiğinde, yani paylaşabilecek kıvama ulaştığında da, bloğumda yayınlıyorum.
İşte böyle bir rutinde aklıma bir soru düştü:

Yönetenlerle yönetilenler arası yaş farkı ne olmalıdır?

Politik yazılar yazma konusunda çok istekli olmadım hiç ama her yazdığımın da politik bir yanı olabileceğinin farkındayım. Politik hiç bir görüşü taraf ya da hedef almadan yazmaya çalıştım. Elbette bir politik görüşe sahibim ve bu görüşümün ancak karşı görüşün varlığı ile anlamlanacağına da her zaman inanmaya devam edeceğim.
Yani Voltaire’in dediği gibi:

Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı veririm.

***

Peki bu soru nereden aklıma geldi?
Ülkemizde sürekli seçimi hatta hep de erken seçimi konuşuruz. Politik partiler, STK’lar , dernekler ; kurum çok fark etmez. Sonuçlanan seçim sonrası hemen yenisi konusunda konuşmalar başlar, bazen kısık sesle bazen yüksek sesle. Böyle bir ortamda 2023 Seçimlerinde 5 Milyona yakın (tam sayıyı hatırlamıyorum) yeni seçmenin oy kullanacağını öğrendim.

Oy kullanma yaşının 18 olduğunu biliyorum. Basit bir matematikle 2023’de 2000-2005 arası doğanların oy kullanacağını hesaplayabilirsiniz. Benim kızımda en genç seçmenlerin biri olarak oy kullanacak. Z kuşağı olarak adlandırlan, 2000-2005 yılları arasında doğan bir çocuğun teknolojik olarak hangi evrelerden geçti diye sordum kendime. Bunu birebir yaşamış bir ebeveyn olarak şöyle geriye doğru bakmaya çalıştım.

Eskiden olsa bir almanağa ihtiyaç duyacaktım. Çocukluğumdan hatırlıyorum gazeteler almanaklar verirlerdi yıl sonunda. Doğan Hızlan 30 Ocak 2008’de köşesinde “Beş yüz sayfada bütün bir yılı öğreneceksiniz” diye çok güzel anlatmış almanakları. Hala almanaklar var mı bilmiyorum. Yekta Kopan’ın bir podcast yayınında duymuştum. Can Yayınları “Can Almanak” adıyla böyle bir yayını olmuş. Maalesef sadece 2015 ve 2016 yıllarında çıkmış. Alışveriş listemin yeni misafirleri oldular. 50 yaşıma girerken 40 yaşlarımı hatırlamak için 2015 sayısını okumak çok eğlenceli olacak.

Almanak bana bir başka şey daha çağrıştırıyor: Geleceğe Dönüş-2’de Marty’nin can düşmanı Biff’in 1950-2000 yıllarına ait spor almanağını 1955 yılına giderek gençliğine vererek geleceği değiştirmesi. Çocuk aklımla bunun aynısını yapıp Spor Toto sonuçlarını bilmek istemiştim.

***

Neyse konuyu çok da dağıtmadan 2000-2010 yıllarında neler olmuş diye YouTube’da bir araştırma yaptım;

Milenyum’a bilgisayarların çökeceği korkusu ile girdik. Internet hayatımıza girmişti ama daha hayatımızı yönetmiyordu. Y Kuşağı ve altı,internetsiz bir dünyayı bildikleri için internet bağımlılığından hep şikayet ederler. Misafiri olduğumuzun bu dijital dünya da ev sahibi gibi davranmaya çalışmalarımız hep komik gelmiştir bana.

2000 yılında bir Türk internet alemine damga vurdu: Internet Mahir ve I kiss you sloganı. Yazım için araştırma yaparken Mahir’in 2000 yıllarda hazırlayarak ünlü olduğu web sayfasını ilk defa ziyaret ettim. Facebook’un icat edilmediği bir dönemde, ilkel bir internet sitesine koyduğu mayolu fotosu ve dünya kadınlarına haşin seslenişine birkaç saatte dünyanın dört bir yanından 800.000 kişi kayıtsız kalmamıştı. Şimdi güncellediği profesyonelce hazırlanmış sitesindeki mesaj ise çok düşündürücü!

The Mystic Kiss of Mahir Çağrı.

Bu yıllarda çocuklarımızı akşamları kopya-korsan vcd’lerdeki çizgi filmler ve Baby Einstein serileri ile oyalardık. Çünkü telefonlarımızdaki tek oyun yılandı. Renkli, bluethootlu ve radyolu telefonlar ile 2001 de tanıştık. Kameralı telefonlar için ise 1 yıl daha bekledik: 0,3MPixel.

2004 yılında Mevzuatın teknolojiden geri gelmesinden dolayı kablosuz ağ mahkemelik oldu. 2004’de bir önemli olay daha vardı ki hayatımızı tamamen değiştirdi: Facebook kuruldu. Bu dünyanın en büyük ülkesini vatandaşlık alım işlemlerine ise 2006 yılında başladı. Peki biz ne yaptık bu yeni dijital dünyada, ebemizin çocuğuna kadar aradık hatta rakı sofrasında yan masaya Haydari ve Dansöz gönderdik.

2005’de ise Youtube yayına başladı ve bir yıl sonra Google tarafından satın alındı. 2007’de iPhone çıkışı ile artık “yıkıcı teknoloji” kavramına en güzel örnek olan cep telefonları hayatımızın merkezine oturmaya başladı. 2009 yılında 3G Mobil internet ile tanıştık .2010 yılında bu seferde taşınabilir bilgisayarların gelecekte katili olacak Ipadler hayatımıza girdi ve de Instagramda fotolar paylaşmaya başladık.

Teknolojinin yolculuğu Türkiye’de her zaman çetrefilli olmuştur. Bu 10 senelik dönemde, ne hızımız vardı, ne de özgürlüğümüz. Bundan en çok Youtube çekti. Sürekli sözde yasaklanıyordu, ama herkes girebiliyordu ufak bir ayarla.

***

2000-2005 doğumlu çocuklar, bizim için bilim kurgu olan, her kullandığımıza “oooo” diye tepki verdiğimiz şeylerin dışında bir şey bilmeden yetişti. Tıpkı Halil Cibran’ın dediği gibi;

Çünkü ruhları geleceğin evinde yaşar; düşlerinizde bile gidemezsiniz oraya

2023 yılında yapılması planlanan Cumhurbaşkanlığı seçimi için aday olarak adı geçen politikacıların seçim zamanı yaşları 68 ile 73 arasında ve seçilirlerse ilk dönemlerini 73 ile 78 yaşları arasında bitirecekler. Bunda ne var diyebilirsiniz, tecrübenin ne kadar önemli olduğunun altını çizebilirsiniz.

Fakat benim kafamdaki en önemli soru teknolojinin bu kadar hızla ilerlediği bir dünya da bu teknolojiye yön verecek, liderlik edecek kişilerin bu ilerleyen yaşlarında ve bakış açılarında bu değişime nasıl liderlik edebilecekleri.

Twitter’ı kullanabilmeleri, seçmene mesajlarını Youtube’dan Twitch’den vermeleri misafir oldukları bu evde ev sahiplerine ne kadar anlamlı gelecektir. Yıllar önce Bulut Teknolojisi ile ilgili verilen demeç ile Kanada Başbakanı’nın Kuantum Bilgisayar hakkında verdiği demecin karşılaştırıldığı videoyu izlemişsinizdir.

Bu yaş polemiğini siyasal partiler dışında her türlü STK ya da herhangi bir organizasyonda görebilirsiniz. Herhangi bir kuruluşta, kuruluşun geleceğine yön verecek liderin yaşının her dönemde aşağıya inmesi gerektiğine inanıyorum.

Tecrübeyi göz ardı etmiyorum tabi ki; tecrübelerin paylaşılabilmesi için illaki tepede olmak gerekmez. Gençlik enerjisi ve heyecanının her zaman tecrübeli bir akla ihtiyaç duyacağına inanıyorum. Ama sadece tecrübenin liderlik ettiği bir kurum veya kuruluşta enerji ve heyecanın olmayacağını düşünüyorum.

Sonuçta tecrübe zaman içinde insanı konfor alanına hapis eder, kaybedeceklerin artar ve sonunda her yenilikçi fikre karşı nedenler yaratırsın, sahip olunan yetki ile de bu düşüncelerin önünü kesersin hatta yasaklarsın. Denenmesi için fırsat verdiğinde de başarısız olsun diye engeller yaratırsın.

***

Bunları yazarken aklıma “İstanbul Kanatlarım Altında” filmi geldi; Aslında buna benzer bir durumu ne de güzel anlatıyordu. Filmden aklımda kalan en güzel replik ise rahmetli Savaş Ay’ın sesinden Sabahattin Eyüpoğlu çevirisi Ömer Hayyam dörtlüğü:

Öldük dünyayı ardımızda bırakıp gittik
Binlerce incimiz vardı işlenmedik
Sersemliği yüzünden bilgisizlerin
Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik.. 

Renk renk düşünceler biz beğensek de beğenmesek de söylenecek ve bizler buna yol açmazsak, bilgi ve enerjileriyle gençler yollarını açacaklar.

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More

08 Ağu Büyüyünce Serdar Kuzuloğlu Olacağım

İnsan üç kere doğarmış:
İlki annesinden, 18 yaşında tercihlerinden ve 40’ında hatalarından.

Yıllar önce sosyal medyada bir paylaşımda görmüştüm bu aforizmayı. Yıllandıkça daha da iyi anlar oldum. Ağustos ayında, 18 yaşında olanlar üniversite tercihlerini yapma telaşındalar ve tabi ki de aileleri. Tercih yapanlar ikinci doğumlarını yaşadıklarından ve tercih yapanlara akıl verenlerin de üçüncü doğumlarını yaşadıklarından haberdar olduğunu umuyorum.

Aklımdan bunlar geçerken 28 yıl geriye gidip o günleri hatırladım;

1990’da liseye başladığımda gelecekte ne olacağıma dair hiçbir fikrimde yoktu. Sadece fen dersleri diğer derslere göre bana kolay geliyordu, onun farkındaydım. Bütün kıllıklarına rağmen Monsieur Rein ile de iyi geçiniyordum, bana sıcak davranıyordu. Monsieur Rein’ı tanımayanlar için  bir öğretmenin öğrencisine sıcak davranmasında ne var diyeceksiniz biliyorum. Tanısanız demezdiniz.

1990 kışında yarı yıl tatilinde Ankara’ya gidip Odtü kampüsünü gezdim ve o gün “ben burada okuyacağım” diye kararımı vermiştim. Aynı yılın yazı, çok sevdiğim bir abimin Odtü Fizik’den arkadaşları gelmişti, onlarla tanıştım ve bölüme de karar vermiş oldum. Büyünce Fizikçi olacaktım. Bu kararımda onlar kadar Erdal İnönü’nün de etkisi oldu. Direk bir etkiden bahsetmiyorum, tavrı, keskin zekası ve ince mizah anlayışı beni etkiliyordu. Daha lisenin başında okul ve bölüm konusunda kararımı vermiştim. Ya da verdiğimi sanıyordum.

Lise sona kadar bu kararlılığım devam etti. Ailem bu kararlılığım karşısında beni desteklediler. Üniversite sınavında girdiğimiz zamanlarda, tercihler sınava girmeden önce yapılırdı. Rehberlik diye bir hizmet varsa da bundan haberim yoktu. Dershane de aldığımız sınav ortalamalarına ve geçen seneki puanlara göre tercihlerimizi yapardık.

Benim işim kolaydı diye düşünüyordum hem bölüm hem de okul belliydi. Kubilay dershanesindeki Kimya hocam Ahmet Fahri “fizik okuyup ne yapacaksın, dershane hocası mı olacaksın? Yaz bir mühendislik, bileğimde bir altın bilezik olsun” dedi. Ahmet Fahri hocam Odtü Kimya bölümündendi. Liseye başlarken nerede ve ne okuyacağıma karar vermiş ben, onun etkisiyle Odtü’den 3 mühendislik tercihi yaptım: Bilgisayar, Elektrik-Elektronik ve Makina.

İlk sene kazanamadım. Kazanamadığım için hiç pişman olmadım. İkinci sene aynı tercihlerle Odtü Makina Mühendisliği bölümünü kazandım. Ailemde ve çevremde Makina Mühendisi olmadığından açıkçası makina mühendisi ne yapar bilmiyordum. Kazandığımı tebrik edenlerin “sen mezun olunca ne olacaksın?” sorularına “makinist olacağım hatta doktora yapınca da Baş Makinist olacağım” diyordum.

Kaydımı yaptırdım ve Ankara günleri başladı. Benim zamanımda mühendislik eğitimi her şey hakkında biraz bilgi öğretiyordu. Daha o zamanlar mekatronik gibi disiplinler arası konularda moda olmamıştı. Ben de ortama uydum ve her şey hakkında bir şeyler öğrendim. Isı konularına yatkın olarak mezun oldum ama her çiçekten biraz bal aldım.

Mezun olduğumda ne yapacağımı bilmiyordum. Tıpkı Hakan Tetik ustamın kitabında dediği gibi önüme gelen en janjanlı trene binmeye çalışıyordum. Öyle de oldu. Isıcı olan ben mezuniyetten 3 ay sonra Tofaş Arge’de süspansiyon tasarımı bölümünde çalışmaya başladım. Hayat çok sürprizlerle doluydu.

Daha sonrasını başka yazılarımda paylaşmıştım sizlerle. 18 yaşımda yaptığım seçimim, ikinci doğumumla mühendis kafası ile devam ettim hayatıma. Sonra sayısını bilmediğim birçok seçim ve yanlışla da 40 yaşlara geldim. Pişman olduklarım var yaşadıklarımda, çoğuyla barıştım ama ah keşkelerim de yok değil. İşte bu hatalarımda  benim üçüncü Doğumum.

Süratın ve belirsizliklerin çağı bu yaşadığımız. Çok klişe olacak ama gerçekten de geleceğin mesleklerinin birçoğunu daha bilmiyoruz. Teknoloji ile haşır neşir olduğunu iddia eden ve sürekli öğrenmeye çalışan biri olduğumu düşünmeme rağmen, bu sürat ve belirsizlikler aklımı başımdan alıyor. Günümüzde birkaç meslek dışında, bir alanda çalışmak için o alandan bir lisans diplomasına bile ihtiyaç olmadığı durumlar artık hiçbirimizi şaşırtmıyor.

Merak sahibi ve disiplinli olan herkes kendini istediği alanda yetiştirebileceği bir dünya da yaşıyoruz. Lisans diploması sahibi olmamayı öğütlemiyorum ama bir lisans diplomasının hangi üniversiteden mezun olursanız olun, sizi bir meslek sahibi yapamayacağına inandığımı söylüyorum.

Seçimler yaparken ve hatalar yaptığımı hissettiğim anlarda topraklanmak için Youtube’dan 3 videoyu birbiri ardına seyrederim; Steve Jobs, Denzel Washington ve Serdar Kuzuloğlu’nun üniversite mezuniyetlerinde yaptıkları konuşmalar.

Geçmişe geri dönme gibi bir şansım yok ama gelecek için bir şeyler yapabileceksem ancak bugün yapabilirim.

 

Her gardımın düştüğünü hissettiğimde bu 47 dakika 4 saniyelik ritüel beni topraklar ve yeniden başlatır.

***

Gelelim yazının başlığının hikayesine:

Evet büyüdüğüm zaman Serdar Kuzuloğlu olmak istiyorum. Düşünsenize kitap okuyor, araştırıyorsunuz; bunları içselleştiriyor ve insanlarla farklı mecralardan paylaşıyorsunuz ve bunun için size para veriyorlar. Hangi insan nasıl büyüyünce böyle çalışmak istemez.

Oysa neler çektiğini, nelerden fedakârlık ettiğini bilmeden, oraya nasıl geldiğini umursamadan hemen onun gibi olmak istemek çok kolay. İş hayatında da buna hep rastlarız, herkes kendi işinin zor, diğerlerinin işinin çok kolay olduğunu düşünür ve onun yerinde olmak ister.

Ben kolay olanı seçmiyorum, zaten kolay olsa beni seçmiyor ve büyüyünce öyle olmak istiyorum.

Tabi büyürsem!.

Bunun için merak etmeye ve araştırmaya devam ediyorum. Bu yüzden tercih yapanlara ve tercih yapanlara akıl verenlere verebileceğim tek akıl:

Ne okuduğunuz değil, ne okumaya devam ettiğiniz önemli.

***

Son söz;

Ömür boyu çırak kalmaya, talebeliğe-bilgiyi talep etmeye devam edebilmeye ve bir gün, büyüdüğümde arabamın arka camına “Tek Rakibim Serdar Kuzuloğlu” yazabilmeye…

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

 

Read More

25 Tem Umut ile Ümit

Aynı köyde büyüyen iki sevdalı idi Umut ile Ümit. Adları her zaman beraber anılırdı, ayrılmazdı. Karışırdı bile bazen isimleri. Köyde aşkları dillere destandı. Ama köye ulaşmak zor idi ki köylüler dışında bu hikayeyi kimse bilemiyordu.
Bir gün karın yolları kapattığı mevsimde, bir adam çıkageldi. Herkes nasıl o yolları aştığını sormadan edemedi. Köy kahvesinde sobanın yanında misafir ettiler. Adını sordular, nereden geldiğini nereye gittiğini sordular, ağzında sadece “A” çıktı. Adam ısındıktan sonra kendine geldi ve sıcak bir ıhlamur eşliğinde konuşmaya başladı ve susmadı. Susmamasından kimse rahatsız değildi, çünkü adam o kadar güzel konuşuyor, o kadar güzel dokunuyordu ki herkesin içine, artık köyün en büyük eğlencesi idi, akşamları sobanın yanında adamın anlattıklarını dinleyerek hayaller kurmak.
Adını bir daha sormadılar, ona A. dediler. Nereden geldiğini öğrenemediler, ama çok okumuş ve okumaktan üşütmüş olduğunu düşündüler. Sorun da etmediler. Çünkü çok güzel hikayeler anlatıyordu. Nereye gittiğini sorduklarında ise aldıkları cevaptan şaşırdılar, “insan hiç kendine gider miymiş” yahu.
A. anlattı onlar dinledi, tanrının bu mevsimde unuttuğu bu köyde bir nimetti onun anlattıkları. Günler böyle geçerken, A. birden sordu, yok mu sizin bana anlatacak bir hikayeniz diye. Muhtar hemen atladı. Bizim köyde bir çift vardır, böyle bir aşk hikayesi duymamışsındır. Adları bile birdir: Umut ile Ümit.
A. Birden köpürdü; “Umut ile ümit bir midir ya! Siz ne söylediğinizi kulağınız duyar mı?” diye.
Birden bir alarm çalmaya başladı. Ve uyandım. Sabah 6 olmuş, kalkıp işe gitmem gerek. Garip bir rüyaydı ama aklıma takılan bir soru yine su yüzüne çıkmıştı. Umut ile Ümit bir midir, eşanlamlı mıdır?
Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Neden böyle düşünmediğimi sizinle paylaşmak istedim. Amacım sizi ikna etmek değil, sadece bir soru işareti, bir acaba yerleştirmek kafanıza.
Bu soru ilk aklıma düştüğünde önce benden yaşça ve tecrübece büyük bilge bir büyüğüme sordum. İkisi de aynı dedi, biri Arapça diğeri Türkçe kökenli sadece. Ama ikna olmamıştım. Bu sefer sözlüğe baktım. Orada da okuduklarım çok farklı değildi.
Yine tatmin olmadım. Sözlük anlamları aynı olsa da bana hissettirdikleri farklıydı. Ümit ederken hep başkasına bir bağımlılık vardı sanki. Nietzche’nin sözü de bunu doğrular gibiydi:
Ümit kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır.
Ümit edilgendi, ümit camsız bir kapıydı bence. Çalmasını beklediğin ama çalacak biri var mı diye göremediğin.
Oysa Umut öyle değildir. Umut içinden gelen bir şeydi. İnsan kendinden umut ederdi.
Etkendi umut.
Bir pencereydi, istersen açıp çağırabileceğin ve ulaşabileceğin. İnsan umut ettikçe hayal kurardı ve hayal kurdukça yaşayabilirdi. Pandora’nın kutusu açılıp tüm kötülükler dünyaya saçıldığında kutunun içinde kalan şeydi umut.
Ben bu yüzden umudu her zaman ümide tercih ettim. Bu yüzden ikisinin aynı anlama geldiğini kabul etmedim.
Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…
Read More

18 Tem Deliler

Diyorlar ki bazen gözlerimden
Deliler doluşmuş bakıyor birer birer
Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla
Nasıl muhtacım buna!
Yeni Türkü’nün en sevdiğim şarkılarından biridir “Deliler”. Sözleri Meral Özbek’e aitmiş bu yazıyı yazmaya başlamadan açıksası bu bilgiye sahip değildim. Hatta bunu araştırırken Meral Özbek’in “Resim” şarkısının sözlerini de yazdığını öğrendim. Bir bilgi başka bilgiye yol gösterdi ve seri tıklamalar sonucunda bu yazıyı yazarken payıma düşeni aldım.
Hatta bir bloğa rastladım, “şiirlerleşarkılarla” adıyla, kim yaptıysa eline sağlık. Şarkılaşmış bütün şiirler düzenlenmiş bir biçimde sunulmuş. Şiirlerden şarkı olduğu gibi şarkılardan da şiir oluyor. Bir denemem olmuştu sizinle de paylaştığım, başkaları da olabilir: hazırlıklı olun.
Konumuzla çok alakalı değil ama, o kadar hızlı ve kalitesiz tüketiyoruz ki hayatı, dinlediğimiz hatta sevdiğimiz bir şarkının kim tarafından, neden yazıldığını merak etmiyor ve tüketiyoruz çabucak.
***
Daha önceki yazılarımda olduğu gibi sözlük tanımı vermeyeceğim Delilik hakkında, zaten buna kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Zihinsel bir hastalık olarak delilikten bahsetmeyeceğim. Konunun uzmanı değilim ve kimseyi de rencide etmek istemem.
Hepimiz deli doğarız, bazılarımız deli kalırız.
                                                   Samuel Beckett.
En son ne zaman sordunuz kendinize ne kadar deli kaldığınızı.? Ya da toplumsal baskılardan, size dayatılan bir hayat mı yaşadınız? Soruları soruyorum ama cevapları tahmin edebiliyorum. Toplum mühendisliği (bu tanımı kullanabileceğim aklıma gelmezdi) hep standardı sever, sapmayı sevmez. Kaybedenler Kulübü filminde ne güzel bir replikti o :
Nasılsın?
Standart!
Allah standarttan ayırmasın.
Oysa ilerleme hep aykırı ve delice fikirlerle can suyu bulmuştur. Akıldışı işe kalkışanlar sayesinde teknoloji ilerlemiştir, medeniyet ilerlerdi diyemiyorum çünkü medeniyetin bir canavar dönüştüğünü düşünüyorum hem de dişlerini yaptırmış. Medeniyet teknolojik ilerlemeyi hep çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam ediyor ve de edecek.
Delilik üzerine bir yazı da Einstein’dan bir alıntı olmadan eksik kalır:
Delilik şüphesiz aptallıktan daha iyidir delilik var olmuş bir zekanın yok oluşudur. Aptallık ise var olmamış bir zekanın var olmamaya devam edişidir.
Bu söz bana yıllar önce dinlediğim ve hiçbir zaman unutmadığım bir fıkrayı hatırlatır:
Sağnak yağmurlu bir günde, adamın arabasının lastiği tam akıl hastanesinin yanında patlar. Adam dışarı çıkar ve yağan sağanak yağmura rağmen lastik değiştirmeye başlar. Tam bijonları alıp yerine takacağı sırada bijonlar su akıntısı kapılıp logar kapağından aşağıya düşerler. O çaresizlik anında, akıl hastanesinin duvarlarından onu izleyen akıl hastası ile göz göze gelir. Çaresizce akıl hastasına doğru “ben ne yapacağım şimdi?” diye serzenişte bulunur. Akıl hastası oldukça “cool” bir şekilde neden her tekerden bir bijon söküp stepneye takmadığını sorar. Adam hayatının anlamını bulmuş gibi bu fikre çok sevinir ve hemen söyleneni yapar. Tam arabasına bineceği anda kalakalır; Az evvel akıl aldığı kişi akıl hastanesinde yatmakta olan bir hastadır. Ona dönerek “bunu nasıl akıl ettin ve sen neden buradasın?” diye sorar. Aldığı cevap daha da düşündürücüdür: “Ben delilikten yatıyorum der salaklıktan değil.”
***
Yazmaya başladığımdan beri geçmişi daha iyi hatırlar oldum. Ortaokulda ne akla hizmet ise, paskalya tatilinde Fransız Hocaların yokluğunda, dersler boş geçmesin diye, okul gezisi adı altında Manisa Akıl Hastanesine sınıfça bir ziyaretimiz olmuştu. Tahmin edebileceğiniz gibi burada anlatılamayacak kadar çok efsane bir geziydi.
Hastanede gezerken bir hasta yanıma yanaştı ve gözlerimin içine bakarak, “yazık çok da gençmişsin” demişti. Kesin görmüştü gözlerimden bakan delileri.
Naduş’un daha hastalığı ilerlememişken ama unutmalar yavaş yavaş başlamışken hep takılırdım ona, her bana sen Manisa’ya ne yapmaya gidiyorsun diye sorduğunda.
“Akıl Hastanesinde tedavi görüyorum ve akşamları evci çıkıyorum” derdim. Sonra mı ne olurdu; önce okkalı bir küfür yerdim, sonra da “deli oğlan” diye beni severdi.
Ben deli kaldım mı bilmiyorum ama kalmaya çalıştığım kesin.
***
Bu yazıyı kafamda kurgularken aklımda, en başından beri çocukluğumun önemli renkli anıları vardı. Hepinizin yaşadığı renklerdi bunlar: çocukluğumda her kasabanın, her mahallenin bir aklı havada olanı vardır. Deli demek istemedim. Çünkü onlar o mahallenin renkleriydi, neşeleriydi hatta kültürüydü. Mahalleliyi birleştiren unsurdu. Mahalle yaşamının gitgide yok olduğu bu zamanlarda, bu renklere karşı hoşgörümüzde yok oluyor. Hatta artık onları görmez olduk ya da görmezden gelmeye başladık.
Çocukluğumun Kuşadası’nda da bu renkleri az da olsa yaşama fırsatı buldum. Başkan Sıtkı, Sedat, İzzet ilk aklıma gelenler.
Başkan Sıtkı vefat ettiğinde, şanına yaraşır bir cenaze töreni ile anılmıştı. Çünkü o Kuşadası’nın gönüllerinde daimi belediye başkanıydı. Her zaman şık giyinişi ile tüm protokol törenlerinde en önde yerini alırdı. Hatta yeni bir protokol üyesi atandığında bir tanışma ya da hoşgeldin seremonisinde yerini alır ve kendinden emin tavırlarla şehrin taze bürokratına hoş geldin der ve elini sıkardı. Düşünsenize şehre yeni atanmışsınız, Kaymakam ve Belediye Başkanı ile tanışıyorsunuz ya da bir törende karşılaşıyorsunuz, onlarla el sıkıştıktan sonra Sıtkı da sizinle selamlaşıyor ve eliniz sıkıyor. Kim olduğunu soramıyorsunuz ya da sorsanız bile aldığınız cevap sizi şaşırtıyor. Ama bir sonraki böyle bir olayda yeni gelene aynı cevabı siz veriyorsunuz. Çünkü artık Başkan Sıtkı’yı tanıdınız. Daha onlarca şey var Sıtkı’ya dair anlatılacak. Onu yaşamışlar ne şanslı.
Sedat da benim için önemli bir renkti. Her gün aynı güzergâhta bir ileri bir geri yürürdü. Yorulduğunda herhangi bir dükkanın önündeki tabureye oturur, çay isterdi. Çayını içerken de sohbet edilirdi. Yanındaki hayali arkadaşına kızardı hep iki laf ettirmiyor diye başkasıyla. Bazen de ona yapılan hayali ortaya kafa topuna çıkardı.
İzzet ise her sabah sahile gider ve kafasında şapkası, ağzında düdüğüyle gemileri yanaştırırdı. Belki de İsmail Abi gibi o gemiyi bekliyordu, onu alıp uzaklara götürecek olan. Onu ilk gördüğümde çocuk aklımla çok korkmuştum. Ama babaannem ondan korkmamam gerektiğini söylemişti.
İşte söylemek istediğim buydu en baştan beri, tüm farklılıkları kendi içinde kabullenen ve onları yaşatan bir mahalle yaşamı.
Şimdi bu renkler var mı bilmiyorum. Hala bu renklerin olduğu mahalleler olduğunu umuyorum. Bazen televizyonda magazin haber olarak çıkıyorlar. Sirk gibi oluyor o zaman ve ben bunu sevmiyorum. O yaşadığı yerdeki insanların hissettikleri benim için anlamlı.
Ortaokulun başlaması ile Kuşadası’ndan kopuşum başladığından olsa gerek bu renkleri tattım ama doyasıya yaşayamadım. Şimdilerde ise onları görmüyoruz ya da görmezden geliyoruz. Keşke her biri için onları yaşayanlar anılarını paylaşsa ve onları ölümsüzleştirsek.
***
Uzun zamandır kitap ya da film tavsiyesi vermiyorum. Ama konu deliler olunca aklıma hemen Zeki Alasya-Metin Akpınar’ın Deliler Müzikali geldi. Youtube’dan rahatlıkla bulup izleyebilirsiniz. Ben tekrar izledim. Hatta hızımı alamadım Yasaklar’ı da izledim. Deliler Müzikalini Turgut Özakman kaleme almış.
Efsane başlangıç tiradı aslında Samuel Beckett’i doğrular şekilde:
Normal insanın tarifi bile yok, yani her insan biraz anormal. Aslında insanlar ikiye ayrılıyor: Anormal Normaller ve Normal Anormaller.
Bu kadar delilerden bahsedip de, Cem Karaca’nın “Beni Siz Delirttiniz” şarkısına dokunmadan tabi ki olmazdı.
Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…
Read More

04 Tem Değerler

Sizi siz yapan değerler ne diye bir soruyla karşılaşmıştım bir toplantı sırasında. Tam düşünmeye başlayacağım sırada, soruyu soran düşünmeden cevap vermemi salık verdi. Oysa daha o telkini duymadan arka planda işlemci çalışmaya başlamıştı bile ve kendimi üç şeyle ifade edebilmek için onlarca değer diye adlandırabileceğim şeyi aklımda sıralamaya başlamıştım bile . Sorunun ardından gelen istek beni durdurdu. Soluk aldım ve aklıma gelen ilk üç şeyi düşünmeden dile getirdim: Adalet, Merak ve Hayalperest.

Karşımdan bir yorum almadım, almayı da beklemiyordum. Ana konumuza döndük. Ama ben bu üç kelimeyi defterime not aldım, daire içine aldım ve kırmızı renkli kalemle “Üzerine Düşün” yazdım. Sonrasında ise kuluçkaya yattım. Çok emindim, o anda yaşadığım deneyim bir anda yine aklıma düşecek, düşünmeye, içimde hesaplaşmaya ve yazmaya başlayacaktım. Ve de öyle oldu. Sabah işe gelirken dinlediğim bir şarkı çağrışım yaptı ve yol boyunca üzerine düşündüm.

İnsanın kendini üç kelime ile ifade etmesi zor ama asıl zor olan bu seçtiği kelimelerin yaşamına ilişkilendirmesi ve sonrasında bunların doğru kelimeleri olduğuna ikna etmesi. Bu tür sorulara çoğunluğun verdiği cevaplar genelde “Dürüst, çalışkan, merhametli” gibi genel geçer kavramlar oluyor. Ben de düşünürken bunlar içinden bir seçim yapacaktım eğer soru sonrasındaki telkini almasaydım.

***

Adalet, adil olmak; ağzımdan çıkan ilk kelimeydi. Hayatımda herkese adil davranmaya çalışıyorum. Adalet hiçbir zaman eşitlik olmadı benim için. İşim gereği herkesi mutlu etmek gibi bir şansım yok: yöneticilik yapıyorum ve kararlarımı her zaman analitik analizlere dayandırmak zorundayım.

Steve Job’un çok sevdiğim bir sözü var:

Herkesi mutlu etmek istiyorsanız yönetici olmayın, dondurma satın.

Ama her zaman içimdeki sese soruyorum adil olabildim mi diye. Hayat adil değil ki diyeceksiniz biliyorum. Kendinize karşı dürüst olabilmeniz için içinizdeki sesle barışık olmalısınız yani vicdanızla. Vicdan için Fransızlar tanrının içinizdeki sesi derler. Doğuştan içimize yerleştirilen, karar ve hareketlerimiz ile geliştirdiğimiz veya köreltip öldürdüğümüz ses. Kuran-ı Kerim’de de bununla ilgili bir ayet var çok sevdiğim:

Şems Suresi

İnsan Benliği ve onun yaratılış amacına uygun biçimlenişi şahit olsun
Ve nihayet insanın benliğine iyiyi ve kötüyü tanıyıp sorumsuz ve sorumlu davranma yeteneğini yerleştiren şahit olsun ki
Kim kendini geliştirip arındırırsa o kesinlikle edebi mutluluğa ulaşacaktır.
Kim de kendini geliştirmeyip içindeki iyilik tohumunu çürütürse, o kesinlikle kaybedecektir.

Bazen aldığım kararlar kişilerin hayatlarını olumsuz yönde etkiliyor ama vicdanımla baş başa kaldığımda bu aldığım kararın daha önce aldığım kararlarla tutarlılığını sorguladığımda rahat uyuyabiliyorsam benden mutlusu ve huzurlusu yok. İyi bir yastık oluyor bu zamanlarda vicdanım. Hayatımın amacının vicdanımın ağırlık merkezini yukarılara taşımak olduğuna inanıyorum.

Adil olmak sadece aldığım kararların vicdanım da verdiği huzur değil, hak etmediğim hiçbir şeye sahip olmadım ve olmak istemiyorum. Ancak çalışır ve bunun için ter dökersem kazanımlarım benim için anlamlı oluyor. Günümüzde belki de çok demode bir beklenti bu. Ama ben böyle olmalı seçiyorum. Çakallığın kurnazlık ve zekanın önüne geçtiği bir dünyayı kabul etmiyorum. Tıpkı o duvar yazısında söylediği gibi:

Milyonlarca sinek bok yiyor diye ben bok yemem.

Bunları yazarken benim şiirim diye kabul ettiğim  Edip Cansever’in Umutsuzlar Parkı’dan birkaç mısrası geldi aklıma.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikâye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.

***

“Merak etmeye devam et” yanlış hatırlamıyorsam National Geographic dergisinin sloganıydı. Merak etmek ve soru sormak sayesinde insan insan oldu. Bununla ilgili onlarca bilim adamının hayat hikayesi ve trajedisini okumuşsunuzdur. Beni ben yapan ve yapmaya devam eden şeydir merak. Sorular sorarım her an, cevaplarını bulamayacak olsam da.

Merak susuzluğunu deniz suyu ile gidermektir, susadıkça içersin ve içtikçe daha da susarsın.

Merak, Don Kişot gibi dogmaların ile savaşmaktır. Her mağlubiyet seni daha hırslandırır ve her galibiyet yeni bir cephe açar. İnsanın bitmeyecek savaşıdır bu.

Yenileceğini bile bile denemeye devam edersin tıpkı öleceğini bile bile yaşadığın gibi.  (Özdemir Asaf’a bir selam)

Merak etmek deliliğin başlangıcıdır. Hayatımızın birçok kolaylığı “delilerin” merakları yüzünden varlar.

***

Albert Einstein hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğunu söylemiş. Merak ve hayal etme bu nedenle birbirini tamamlayan kavramlardır. Hayal edersin, sonra hayalinin peşinde koşarken merak sana yol gösterir. Hayallerin gerçekleşmese bile merak seni geliştirir ve daha güzel hayallerin peşine koşarsın.

Hayatım boyunca hep hayaller kurdum, bazılarını gerçekleştirdim bazılarını ise artık gerçekleştiremem ama hayal etmek hep beni canlı tuttu bu sonunu bildiğimiz tiyatro sahnesinde oynarken. Araba kullanırken, bisiklete binerken, müzik dinlerken ya da uykuya dalmadan önce hep hayaller kurdum ve kurmaya devam ediyorum. Bunlar beni canlı tutuyor. Bunları yazarken aklıma düştü Orhan Veli’den Dalgacı Mahmut Şiiri,

İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah.
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem.

Kulağımda ise Ezginin Günlüğü’nden Ebruli’nin tınısı:

Uyanır gece yarısı
Yoktan sevda yaparım
Dilsizler bana danışır, kelebeklerin aklı benim
Sen unut geçmişini, ben aklımda tutarım
Gemilerle her gece ben çok uzaklardan dönerim
Çağırırlar küçük adımı, karafakiden ben akarım
Kalbim sevda kuyusu
Her gün yoldan çıkarım
Adamım, bu küçük işlere ben bakarım, yakarım
Benim adım Ebruli, biraz gerçek biraz rüya
Yalanımı sevsinler, aşksız dönmüyor dünya

***

İşte o gün bana sorulan soru ve verdiğim cevap ve sonrasında düşündüklerim bunlar. Ben kendi pusulamı ve kutup yıldızımı paylaştım sizlerle.

Dürüstüm demedim mesela o gün; dürüst olalım, hangimiz yalan söylemedik ki. Söylediğim her yalan vicdanımda bir iz bıraktı ve bırakmaya devam ediyor.

Çalışkanım da demedim, çünkü biliyorum:

Zor bir işi tembel birine verin, bir kolay yolunu bulur.

 

Peki sizi siz yapan 3 değer nedir?

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

Read More

03 Haz Dünya Bisiklet Günü

Birleşmiş Milletler 2020 yılında, 203 yaşına giren bisikletin doğum gününü belirleyerek 3 Haziran’ı Dünya Bisiklet Günü olarak kabul etti. Bu günde, toplumda bisiklet kültürünün gelişmesine yönelik her türlü uluslararası ve yerel etkinlikleri teşvik ediyor.

İnternette Dünya Bisiklet günü diye aratırsanız bulacağınız ilk haberde bu yazılanlarla karşılaşırsınız.

Bisikletin mucidi kabul ettiğimiz Kont Von Drais, “Laufmaschine” için patent başvurusunu 12 Ocak 1818’de yaptı. 6 ay önce de 12 Haziran 1817 tarihinde ise icadını ilk kez kamu önüne çıkararak Mannheim’dan Schwetzingen’a gidip gelmiştir. Bu 15 kilometrelik yolculuk 1 saat sürmüştür. Ne 12 Ocak ne de 12 Haziran Dünya Bisiklet günü için seçilmemiş.

Peki neden 3 Haziran? Merak edip Wikipedia’ya baktım.

1892’de Liverpool kurulması, 1965’de Edward Higgins White’in uzayda yürüyen ilk Amerikalı olması gibi olayların olduğunu ama bisiklete dair bir önemli bir haberin olmadığını gördüm.

Aynı şekilde doğum ve ölümlere baktığımda da Bisiklet dünyasına dair bir kayıt ile karşılaşmadım; 3 Haziran’da dair akılda kalanlar Franz Kafka, Nazım Hikmet ve Muhammet Ali’nin ölüm yıldönümleri olması.

Nazım Baba’nın ölüm yıldönümünde onu anmamak olmaz.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
öylece gibi de görünüyor
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
                  tepemde bir de çınar olursa
                  taş maş da istemez hani.

 

Dünya Bisiklet gününün seçiminde hiç mi anlam yok peki? Dostum Aydan Çelik’e sordum sence neden 3 Haziran diye. Aldığım cevap çok mantıklı geldi; “Bence takvimde yer bulamadılar.” Bu arada kapak da kullanmama izin verdiği çizimin için de sonsuz teşekkürler Aydan. İyi ki varsın.

Peki bu takvime uydurma nedeniyle seçilen 3 Haziran’ın hiç mi anlamı yok, aslında var; yıllardır bisiklet sektörüne hizmet eden dostum, kardeşim, mesai arkadaşım Selim Ataz’ın yaş günü. Ne kadar şanslı biri, kıskanmıyor değilim kendisi. Yıllardır emek harcadığı ve harcamaya devam ettiği bisiklet için seçilen gün onun da yaş günü.

Yaş günün kutlu olsun Selim.

Benim yaş günüme dair en önemli olay ise Körfez Savaşının başlaması.

***

Bisiklet için farkındalık yaratan her gün önemlidir. Bu nedenle 3 Haziran Dünya Bisiklet Günüdür ve Dünya Bisiklet Günümüz kutlu olsun.

Geçtiğimiz yıl, tıpkı her sektör gibi, pandeminin getirdiği zorluklar ve dayattığı yeni yaşam koşulları Bisiklet ve Bisiklet sektörünü de etkiledi. Bu etkileri 4 aşama da özetleyebiliriz.

Sektörün yan sanayi parkının uzakdoğu da yoğunluklu olması kaynaklı, ilk aşamada parça tedariğinde bir belirsizlik oluştu. Yan sanayiler de karantina nedeniyle kapanmalar ve sevkiyatların geleceğinin belirsizliği gözlemlendi. Bu sürede hala talep devam etmekteydi.

İkinci aşama da ise kriz müşteri tarafındaydı. Avrupa’da kapanmalar başladı ve bir anda sipariş iptal ve ertelemelerle yüz yüze geldik. Tedarikçilerde durum düzelirken, bu sefer müşteriler sevkiyatlarını geciktirmek istiyorlardı.

İkinci aşamadan üçüncü aşamaya geçiş ise çok hızlı oldu, fabrikalar iptal olan siparişlerin yola çıkacak parçalarını yönetmeye çalışırken, Avrupa yeni yaşam düzenine adapte oluyordu. Bisiklet bu yeni dünya düzeninde ulaşım için en önemli oyuncu olmuştu. Hükümetler sokağa çıkma kısıtlamalarında bisiklet dükkanlarına tamir işlemi için izinler veriyorlar, bireysel bisiklet kullanımına dair kısıtlamalarda esnekliğe gidiyorlardı. Bu da “toplu ulaşıma entegre” olması hedeflenen bisikleti bir anda “toplu ulaşıma alternatif” hale gelmeye başlamıştı. İptal edilen siparişler yeniden misli ile talep edilmeye başlandı. Hatta hiç alışık olmadığımız ülkelerde hiç alışık olmayan bisiklet türleri için talep gelmeye başladı. Daha doğrusu 2 tekeri ve pedalı olan her şeyi talep ediyorlardı.

Bu da sektörün şu anda da devam eden 4. Dönemine denk gelmekte, talebin inanılmaz bir hızla artması ile önce bayilerin sonra da üreticilerin stokları hızla eridi. Bunun sonucunda da tüm dünyada yan sanayilere sipariş yağmaya başladı. Bu “kar topu” etkisi de, bu kadar hızlı talep değişimine hazır olmayan büyüğünden küçüğüne tüm parça üreticilerini çok zorda bıraktı. Bazı parçalarda tedarik süreleri 3 hatta 4 katına çıktı. Bisiklete talebin 15-20% civarında arttığını tahmin ettiğimiz dünya da, parçaya talebin bu kadar misli artması haliyle tedarikçileri yatırım yapma konusunda da “ya talep artışı geçici ise” kaygısıyla kararsızlığa itti.

Birçok tedarikçi vardiya eklenmesi gibi çözümlerle bir miktar kapasite arttırsa da henüz yapısal kapasite arttıran firmaların sayısı oldukça kısıtlı. Bu sürecin en sevindiren tarafı, Avrupa’da parça üretimi konusunda birçok yatırım yapılmakta olmasıdır. Fakat üzücü olan tedarik zincirini tamamlayan en önemli parçalarda henüz bir kapasite artışı olmaması nedeniyle hala bu “kar topu” etkisinin ne zaman eski günlerdeki ritmine gireceğine dair iyimser bir takvim bulunmamakta.

Türkiye’de sektörümüz de aynı süreçleri birebir yaşamaya devam ediyor. Montaj kapasitesi anlamında gerek ülke talebini gerekse de ihracata cevap verecek nitelikte, fakat yan sanayi konusunda tüm dünya gibi uzakdoğu’ya bağlılık, maalesef sektörü zor duruma sokuyor ve önümüzdeki en azında 2 yıl için daha bu sürecin devam etme ihtimali var.

***

“Her kriz içinde fırsatlar barındırır”. Aslında “Dünya Bisiklet Günü” için verilebilecek en güzel mesajın bu olduğunu düşünüyorum.

Neden mi?

Bisiklet kullanımı konusunda Türkiye’de inanılmaz bir dönüşüm var. Adeta bir “Bisiklet Devrimi” gerçekleşiyor. Yıllardır topluma dayatılan hafta sonu etkinlikleri gerek kısıtlamalarla gerekse de sağlık kaygılarıyla, insanları farklı arayışlara itti. Bisiklet bu arayışlarda en iyi alternatif. Ulaşımda da coğrafyanın ve mevsimin imkan sağladığı her yerde bisiklet en sağlıklı alternatif olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Her ne kadar Bisiklet Turizmi pandemi koşulları ile emekleme aşamasında ağır darbe almış olsa da, seyahat kısıtlamaları ve aşılama çalışmaları sonucunda deneyim turizminin gelecekte turizmin parlayan yıldızı olacağına inanıyorum. Gurme, dini, doğal yaşam ve tarih gibi bu tür deneyim fırsatlarında belki de dünyanın en zengin ülkesi olan Türkiye, bisiklet ve özellikle de e-bisiklet ile deneyim turizminde en önemli rota olacak.

Sektör açısından bakıldığında ise bu yükseliş trendiyle ve uzakdoğu’da kaynaklı yaşanan termin sorunları Türkiye’de parça tedariği konusunda yatırım fırsatları doğuruyor. Güçlü bir sanayi ve kalifiye işgücüne sahip ülkemiz, bu krizi fırsata çevirebilir.

Covid salgını herkes için çok zor geçti ve geçmeye devam ediyor. Belirsizlik her birimizi karamsarlığa sürüklüyor ama hayatımıza kattığı birçok iyi yanı da göz ardı etmemek lazım. İnsanlar hayatlarını yavaşlatmak zorunda kaldıkları bu dönemde içlerine dönerek birçok farklı yeteneklerini keşfetti. Çevremde mutfak ve elişi konusunda bu kadar yetenekli dostum olduğunu bilmiyordum.

Covid salgını birçok alanda kabul edilmesi uzun yıllar alacak değişimleri çok hızlı kabul etmemize olanak sağladı. Bisiklet kültürünün ilerlemesi için tırmanmamız gereken basamakları neredeyse üçer üçer çıktık bu dönemde. Bu kazanım çok önemli.

***

Daha krizin yan etkilerini yeni yaşamaya başladık ve maalesef dünya ticaretinin tekrardan dengeye oturması zaman alacak gözüküyor. Bisiklet sektörün içinden bir sosyal bisiklet kullanıcısı olarak söyleyebilirim ki; üreticisinden ithalatçısına, bayisinden servisine tüm sektör bir Don Kişot gibi dengeye ulaşmak için savaşıyor. Aynı şekilde merkezi yönetimden yerel yönetime, derneklerden topluluklara her kurumda bu dönüşüme inanmış durumda. Tabi ki burada maalesef sıklıkla koordinasyon sorunu yaşıyoruz. Zaten ülke olarak en büyük sorunumuz koordinasyon ve planlama.

Eski hayat düzenlerimize döneceğimize inanmıyorum. Artık yeni bir hayat düzeni ve rutini yaratacağız. Bu düzende daha yaşanabilir şehirler ve daha sağlıklı bireyler için bisiklet ile daha da mümkün. Buna inananlar artık eskiye göre daha fazla. Bu insanı çok umutlandırıyor.

“Bir Bisiklet alın, pişman olmazsınız, ömrünüz varsa” demiş Mark Twain. Üstadın sözüne “Anılca” bir düzeltme yaptım.

Aklınız varsa bir bisiklet alın, pişman olmazsınız.

Dünya bisiklet gününüz kutlu olsun, bisikletli bir hayatınız olsun.

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

 

 

Read More

30 May Sessizlik

Uzun zamandır sessiz kaldım. Bir türlü kafamı toparlayıp bir şeyler yazamadım. Bu yaşadığımız pandemi dönemi gerçekten herbirimizi çok zorladı. Uzun zamandır yaptığımız basit şeyleri bile özler olduk.
Tünelin sonununda ışığı görür gibiyiz. Bu süreçte öğrendiklerimi yazmaya çalışıyorum. Korkarım ki, bu yaşadığımız dönemi ilerleyen yıllarda yine yaşama ihtimalimiz var ve yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi unutmamamız lazım.

Sessizlik nedir?

Tıpkı ışığın yokluğunun karanlık olması gibi çok basit bir tanımla, işitilebilir sesin kısmen ya da tümüyle yokluğudur. İnsanların sessizliği ise konuşmamasıdır.
Geçen hafta sessizlik üzerine bir konuşma dinledim. O konuşmayı dinlerken aklıma bir film ve bir şarkı geldi, sonrasından da bu yazıyı yazma fikri.

***

Yıllar önce Stüdyo AC ‘den Betamax kaset olarak alıp seyretmiştim “Sessizliğin Gücü” adlı filmi. Orijinal adı ise “Amazing Grace and Chuck”. Film 1987 yapımı göreceli olarak küçük bütçeli bir film. IMDB puanı 6 yani vasat bir film.
Peki bu filmi bu kadar özel kılıp sizinle sessizlik üzerine yazdığım yazımda paylaşma nedenim ne? Konusunu paylaşınca biraz daha anlaşılır olacaktır.

Chuck ortaokula giden başarılı bir beyzbol oyuncusudur. Nükleer füzelerin olduğu bir tesise okul gezisine katılır ve nükleer silahsızlanmaya karşı bir tepki koyması gerektiğine karar verir. Hayatta en iyi yaptığı şeyi, beyzbol oynamayı bırakmaya karar verir. Kendisi için çok büyük ama dünya için çok anlamsız bir eylemdir aslında. Fakat bunu yerel basında okuyan Boston Celtics’li Amazing Grace lakaplı basketbol oyuncusu Smith de ona eşlik edince, başlattığı eylem çığ gibi büyür. Dünyada birçok sporcu Amazing Grace’in dahil olduğu bu eyleme destek vererek sporu bırakmaya başlarlar.

Biliyorum çok ütopik bir hikaye ama insanlara her zaman umut gerekmez mi devam etmeleri için?

Bu eylem karşısında silah lobisi Amazing Grace’i öldürür. Herkes eylemin biteceğini sanarken Chuck bu sefer susmayı tercih eder. Nükleer silahlar kaldırılıncaya kadar susmayı. Chuck susunca diğer dünya çocukları da susmaya başlar.

Eylem o kadar büyür ki Amerika Başkanı ve SSCB Genel Sekreteri nükleer silahsızlanma konusunda görüşme yapmak zorunda kalır. Bu görüşme de Amerika Başkanı (bu arada küçük bütçeli desem de Amerika Başkanını Gregory Peck oynuyor) SSCB Genel Sekreterine “torunun seninle konuşuyor mu?” diye sorar. Genel sekreterin cevabı ise “hayır” olur.

Filmin mutlu sonla bitiyor. Ama sessizliğin bir direniş olabileceğini çok güzel anlatıyor.  Arşivciliğimi ve internet merakı az çok sizlerde öğrendiniz, bu filmi hala dijital arşivime koyamadım ve internette ne kadar aradıysam hala bulamadım. Aramaya devam.

***

Bir de şarkı geldi demiştim aklıma: Simon & Garfunkel’den “Sound of Silence”.

Paul 1963 yılında yazdı bu şarkıyı. Şarkı her ne kadar Vietnam savaşı nedeniyle oluşan savaş karşıtı hareket tarafından sahiplense de şarkının savaş ve savaş karşıtlığı ile ilgili yoktur. Paul’un çocukken ışığı kapatarak banyoda şarkı söylemeyi ve sesinin ekosunu duymaktan çok hoşlandığı, şarkının ilk dizesi olan “hello darkness, my old friend” çocukluk anısına gönderme olduğunu internette araştırma yapan herkesin ulaşabileceği bilgi.
Ama ben ise bu sözleri kendi penceremde hep farklı dinledim. Sessizliğin Sesinin hep sessizliğin gücü olduğunu düşündüm.

Ve çıplak ışık içinde gördüm
On bin insanı, belki de daha fazlasını
Söylemeden konuşan insanları
Dinlemeden duyan insanları
İnsan seslerinin asla paylaşmayacağı şarkıları yazan insanları
Ve kimse cesaret etmedi
Sessizliğin sesini bozmaya

Sessizlik üzerine dinlediğim konuşma sırasında aklımdan geçenlerin kağıda dökülebilenleri bunlardı. Gerçekten sessizlik bir eylem miydi? Bence bir eylemdir, bazen cevap vermemek, sessiz kalmak en güzel cevaptır.

Peki sessiz kalmak dinlemek midir? Dinleme konusunda başarısız biri için “bazen” demek en doğru cevap olarak geliyor. Dinlemenin gücüne hep inandım ama daha çok yolum var bu süreçte ama susuyorsam eğer, bu hep bir tepki olduğundandır.

Dinlemek bugünün konusu değil ama yıllar önce duyduğum ve defterime yazdığım ama hala içselleştiremediğim bir söz var.
Anılca ifade edersem, insanın 2 gözü, 2 kulağı ve 1 ağzı var, daha çok gözlemlemek, daha çok dinlemek ve daha az konuşmak için.

Son söz bir ustamla sohbetin satır aralarından kendime çıkarttığım dersten:

Söylediklerini düşünmekten, düşündüklerini söyleme geçmeli insan…

***

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More

04 Nis Sevda ile Sevgi

Bu hafta yazımın başlığı en sevdiğim yazardan, Edip Cansever’den. Kütüphanemde 1977 baskısı var. Okumaya kıyamadığım bir kitap.

Bloğumda dönüp dolaşıp şiire geri geliyorum. Çünkü şiiri çok seviyorum. Çünkü biliyorum;

Herkesin bir hikayesi olabilir ama herkesin bir şiiri olamaz.

Benim bir şiirim var mı bilmiyorum. Ama bugün, şiirler yazacağım yazıda bana yine yardımcı olacaklar. Ne demişti Mario Ruoppolo Pablo Neruda’ya:

Şiir sahibinin değil, ihtiyacı olanındır.

***


İçinden doğru sevdim seni
Bakışlarından doğru da sevdim de
Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
Sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de
Beni sevdiğin gibi sevdim seni
Kar bırakılmış karanlığından.

Sevda bir ateş buldu sende, eğilip öptü seni
Artık kimse denizi bilmiyor.
Dirseklerini masaya koyuşundan belli
Gelip geçen bir günü bitirmek istemediğin
Sevda bir umut buldu senle.

Seni günlere böldüm, seni aylara
Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim
Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla
Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi
Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşında.

Bu yazı için aklımdan geçenleri kelimelere dökerken, eksik kaldım hep ve ben de Edip Cansever’den yardım aldım biraz, hissettiklerime tercüman olsun diye. Tıpkı Hasan Hüseyin’in yardım ettiği gibi:


Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü aşk
Kavganın içindedir
Çünkü sen
İçindesin kavganın

Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü sen ilkyaz yağmurlarında çırılçıplak
Dolaşır gibi sıcak morlarda
İçer gibi morları
Düşer gibi morlara
Yaşarsın aşkı iliklerinde

Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Oysa sen
Oysa aşk
Oysa sen
Sen
Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin.

***

3 Nisan son 12 yıldır hayatımda, hayatımızda önemli bir gün, Burcuyla bir sevdayı filizlendirdiğimiz günün yıldönümü. 12 yılı bitirmişiz bile. İlişkilerin çok kolay tüketildiği bir dünyada 12 yılı devirdik beraber, her ikimizin de geçmişlerinde en azından bir başarısızlık var iken. Sihirli formülümüz herkesin sahip olduğu ama unuttuklarıydı: Sevgi ve Saygı. Bardağın dolu tarafına bakmaya devam ettik hep ve devam ediyoruz.
Herkes gibi zor bir hayatımız var ama beraber olduğumuzda bununla baş edecek gücümüz de var. Ben zor bir adamım, bazen kendime tahammül edemezken, bana tahammül edebilmeyi başarıyor. Kavgalar, tatsızlıklar olmadı mı? Oldu tabi ki, ama açık iletişim her şeyi kolaylaştırdı.
Bu hafta bloğumda bu 12 yılı yazmak istedim ama yazının başında da söylediğim gibi kelimelerim yetersiz kalınca biraz yardım aldım. Son yardımım da Kayahan’dan;


Bizimkisi bir aşk hikayesi
Siyah beyaz film gibi biraz
Hüzünlü sonbahar kapısından
Çıkmak gibi aydınlığa biraz

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Read More